10:45 pm, ozanonen
222 not
text
rakıyı severim. kadınları da severim. rakı içen kadınları daha çok severim.

image


bu yazıda, beş yaşından yirmisine kadar rakı içemeyip de, yirmisinden sonra rakıyı çok sevmiş bir adamın aklını başından alan şeyler var.

bölüm I: materyalizmin çöküşü

iri puntolarla aklınıza kazıdığınız, insanlık için küçük ama sizin için büyük bazı sahneler vardır. yaşım henüz beşti ve ellerimle masanın kenarına tutunmaya çalışıp parmak uçlarımda durarak, masanın üzerinde olup biteni izlemek için çırpınıyordum: masada rakı vardı. güzel de bir sofraydı. babam rakıyı severdi; annemse kokusundan bile hoşlanmazdı.

1989 yılbaşı gecesiydi ve babam rakısını yuvarlayıp sezen aksu şarkıları dinlerken, ben de babamın içtiği o şeyden içmek istedim. çünkü su katıyordun içine; o şeffaf içecek, bembeyaz oluveriyordu.

üstelik içinde cam gibi de buz küpleri vardı. hem de babam içiyorsa bu şeyi, o gerçekten de iyi bir şey olmalıydı. bu rakılı-rokalı yılbaşı ritüelini izledikçe, “içeceğim” diye tutturdum; babam bu isteğime direnince de çılgınlar gibi ağladım.

ardından babam -gözyaşlarıma dayanamamış olsa gerek- annemden ince belli bir çay bardağı istedi. bardağın içine rakıyı koydu, suyla karıştırdı ve “” dedi.

buz da istiyorum” dedim. çünkü çocuklar isterler. “sen onu bir iç, buzlusunu da içersin. ama…”, dedi; “…bir dikişte içeceksin; bu öyle içilir.

babamın söylediğini yaptım; bir yılbaşı gecesinde, beş yaşımdaki boyumla, bir çay bardağı dolusu rakıyı bir dikişte yuvarladım.

hayatımın ilk fondipinden sonra daha çok ağladığımı hatırlıyorum ve nihayetinde, yirmi yaşıma gelinceye kadar da bir damla rakı bile içemedim. içmeyi denediysem de, “bunun nesini seviyorsunuz?” bakışlarıyla rakı sofrasındaki arkadaşlarımı hep üzdüm.

babam da zaten böyle olsun diye öyle yapmıştı; yani, bir daha hiç rakı içmeyeyim diye. işte o akşam, rakı içme özgürlüğüm oldu benim ve en özgür olduğum zamanlarda içemediğim tek şeyin adı da rakı oluverdi, o geceden sonra.

*

yıllar sonra, odtü’de öğrenciyken, cumhuriyet gazetesi ankara temsilcisi mustafa balbay’la, rakı sofralarına kadar uzanan bir dostluğumuz başladı.

merak edenler için de şunu söylemeliyim: babam, küçüklüğümden bu yana cumhuriyet okurdu ve uğur mumcu, en sevdiği yazardı.
uğur mumcu aramızdan ayrıldıktan sonra, uğur mumcu'nun köşesinde mustafa balbay yazıyordu.

artık, ben de yazılar yazan biriydim. ve yirmi yaşıma girdiğim gün, telefonu elime aldım; diğer elimde de, cumhuriyet gazetesi vardı.

bu yüzden, tereddüt etmeden, gazetenin künyesinde bulunan ankara bürosu numarasını aradım; cumhuriyet gazetesi sekreterlerinden aynur hanım açtı telefonu:

ben…" dedim, "ozan önen… odtü felsefe bölümü öğrencisiyim. odtü genç yazarlar topluluğu diye bir topluluk kurmak istiyorum, yüzlerce yazarla iletişim halindeyim, yüzlerce de imza topladım, ama okuldan halen zorluk çıkartıyorlar. balbay’la da bu durumu paylaşmak, bürokratik engelleri aşmak adına da önerilerini almak istiyorum.

gazeteye ulaşabilmek adına, böyle bir bahane bulmuştum. telefon numaramı aldılar, iki hafta boyunca hiçkimse aramadı.

bir gün, telefonum çaldı ve telefonun diğer ucundaki ses, mustafa balbay'dı. “gel lütfen, görüşelim" dedi. gittim…

her şey, böyle başladı… uğur mumcu artık aramızda değildi, ama onun köşesinde yazmakta olan balbay diye bir adama güvenebileceğimi hissetmiştim ve beni ciddiye alıp görüşmek de istemişti.

peki neden? çünkü karmaya inanmasam bile ona güveniyordum.

çünkü bizim evimizde, karlı bir kış gününden kalan uğur mumcu'nun o kırık gözlüğü, sanki, hiçbir zaman göremeyeceğimiz bir yerde saklı durur, bizi izler sanki hep… bu, çocukluğumdan bu yana da böyledir.

ne zaman memleketin dertlerini unutsam, aklıma uğur mumcu gelir ve toparlanırım.

ve ben, ne zaman kar üstünde bir kırmızı karanfil görsem, gözlerim dolar. halen.

ben, işte o duyguyla, “uğur mumcu’nun gazetesi"ne gitmek istedim. belki de bu duygu, "doğru bir duygu" olduğundan olsa gerek, karma, bazen benim yüzüme böyle güler…

ve balbay'la tanıştıktan bir süre sonra, birbirimizi tanıdıkça, kendisi, benim ankara'daki babam gibi oldu öğrenciliğimde. hatta, babamla tanıştırdım da ikisini; bülent ecevit'i, toprağa yolladığımız o gün…

kısa süre sonra, balbay'la hem cumhuriyet gazetesi için bir şeyler üretmek, hem de ülkenin geleceğine dair tartışmalarda bulunmak için, sık sık buluşmaya başladık. üstelik, odtü'deki öğrenci topluluğumuzu da kurmuştuk. dört yıl boyunca da, cumhuriyet gazetesi için birkaç arkadaşım ve ben, bir şeyler ürettik. zaman zaman, o gazetede yazılarımla da yer aldım.

orada çok şey öğrendim, ama çok da kırıldım. gazeteye karşı da halen eleştirelim ve kırgınlıkla beraber kızgın olduğum isimler de halen gazetedeler ve gazetenin yayın politikası bana hitap etmiyor. ama, konu bu değil ve inanın, bu kırık duygu, yaşadığım ve öğrendiğim onca şeyin yanında mühim de değil. ve bunları konuşmanın da, ne yeri, ne zamanı.

işte biz, balbay'la, bazen cumhuriyet gazetesi ankara bürosu'nda, bazen de hani şu “darbe toplatıları”nın yapıldığı iddia edilen ve ergenekon iddianamesinde de adı sık sık geçen kent otel’de toplanırdık…

ankara'ya uğradığında, ilhan selçuk da olurdu o masada ama “ilhan abi”den hep çekindiğimden olsa gerek, onun karşısındayken ben hep “çay alayım” diyordum; bunun üzerine balbay, “şöyle güzel bir şeyler örgütlesek?" diyordu. ve hepimiz "anlamlı" şekilde gülümsüyor, nazikçe, balbay'ın rakı teklifini geri çeviriyorduk, ilhan abi'nin karşısında rakı içmenin “hafiflik” olacağını düşünerek…

şimdi, olmayan darbenin suçlularını arayanlara buradan şunu söylemek isterim: “örgütlemek” l
âfı, balbay'ın çay ve rakı söylemeden önce kullandığı tabirdi. sekreteri aynur hanım'a da “aynur, oradan bize iki çay örgütlemelerini söyler misin?" derdi örneğin. bu yazıdan da şifreli bir şey çıkarmak isteyen varsa, buyursun, çıkarsın. belki, iddianameye de girer…

ve biliyorsunuz, birkaç gün önce “ilhan abi’yi kaybettik.”

bugüne kadar, ne ergenekon sürecine, ne ilhan selçuk'a, ne de balbay'a dair tek bir satır bile yazmadım; bunun kendimce çok nedeni var, ama bugün şunu yazmak boynumun borcudur:

o masalarda, hiçbir zaman darbe planları yapılmadı, keza militarizm de övülmedi. ben, bu iki adamın ağzından hiçbir zaman antidemokratik söylemler de işitmedim.

diyeceksiniz ki yazıları ortada…

evet, siz ne derseniz deyin; ben o masalarda, cumhuriyet gazetesi'ne dair en sert eleştirilerimi bizzat mustafa balbay'a ve ilhan selçuk'a iletiyordum ve hiçbir zaman da yargılanıp yadırganmadım; aksine, bu iki müthiş zeki adam beni ve bazen de diğer odtülü arkadaşlarımın eleştirilerini yüz yüzeyken dinlemek istediler hep.

ülkenin geleceği hakkında ne düşündüğümüzü, güncel olaylara ve kavramlara dair fikirlerimizi hep merak ettiler ve evet, yirmi yaşlarındaki bir adamı dinleyen iki koskocaman çocuktu balbay ve ilhan abi. benim gözümde…

ve, hiçbir zaman, klavye başından “sallamadım”. gittim, yüz yüze, ne iletmek istiyorsam kendilerine, iletmek, derdimi paylaşmak, fikirlerimi sunmak ve eyleme geçmek adına uğraş verdim.

bu yüzden de, kim ne derse desin, eleştirilerimi yüksek sesle kendilerine yüz yüze iletme şansını bana tanıdıkları için bile, bu iki isim hayatım boyunca çok özel bir yerde tertemiz harflerle durmaya devam edecek.

işte o masalarda, yıllardır rakı içemeyen ben, bir gün, balbay'ın “reddedemeyeceğim bir teklif” yapmasıyla, rakı içmeye başladım. yine kent otel'de. ne tuhaftır ki, rakının kokusunu bile sevmeyen ben, o gün, rakı içmeyi birkaç dakika içinde “kaptım” ve çok da hoşuma gitti her şey.

ve o rakı masasında öğrendiğim ilk şey, rakı masasında konuşulanların o masada kalması gerektiği oldu. bu yüzden, o masalarda konuştuklarımızı açık olarak anlatacağımı hiç sanmıyorum. ama, ilhan abi'yi de uğurladığımıza göre, bu birkaç satırı da, borcumu öder gibi bırakmam gerekiyor sizlere…

siz hiç, işkenceden geçirilen bir adamın, işkenceyle dalga geçtiğini duydunuz mu?

ben, işte o masalarda bunu “gördüm”. ilhan selçuk, böyle bir adamdı. bunu düşündükçe bile tüylerim halen ürperir.

ilhan abi, gerçekten yüreği kocaman bir adamdı. ve şimdi, ay tutulmasının olduğu bu dolunaylı gecede, kadehimi ilhan abi'ye kaldırarak, bu yazıya devam etmek istiyorum; izninizle…

çünkü ilhan abi bir süreliğine aramızda yok.
çünkü balbay, silivri cezaevi'nde, neyle suçlandığını dahi bilmeden, aylardır, büyük bir hukuksuzluğa maruz kalarak içeride yatıyor.

ilhan abi'yi bilemem ama balbay'ın yanında rakı olmadığına eminim: yaşama isteğim, işte böyle sahneler karşısında, daha çok hayat buluyor.

ve, ilhan abi'nin cenazesine balbay şu mesajı yolladı, biliyorsunuz:

dışarıya çıktığımız zaman ‘ilhan abi’yi görecek miyim?’ diye düşünüyordum. elbet bir gün buluşacağız… bu böyle, yarım kalmayacak.

ve evet sevgili balbay, o masada, bu defa, ilhan abi'yle ben de rakı içeceğim. çünkü artık büyüdüm, yirmi altı yaşında eşşek kadar adam oldum ve size rakıyı ben 'örgüt'leyeceğim bu defa…

çünkü siz, bana rakıyı zorla sevdirdiniz ve rakı içmeye başladığım o dönemlerde, rakı içmeyi seven kadınlar da girdi hayatıma. sevgilim olarak ya da değil…

anladım ki sevdiğim tüm kadınlar arasında, ben en çok, rakı içen kadınları seviyormuşum aslında. bu da, karmanın güzel bir armağanı sanırım… değil mi ilhan abi?

kimi materyalistler der ki “rakı içen bir kadının, domates yiyen bir erkekten farkı yoktur” ama ben o “kimileri”nden olamayacak kadar subjektif bir tatlı su materyalisti olmayı tercih ediyorum izninizle; çünkü biliyorum ki bir duble rakı, materyalizm de dahil tüm “-izm”leri mat edebilecek denli güçlü bir güzelliğe sahip; rakı içmeyi seven o kadınlar gibi…

ilhan abi'nin işkenceyle dalga geçerek gülümseyişi gibi. balbay'ın içeriden yolladığı o cenaze mesajı gibi… uğur mumcu'nun bizlere bıraktığı o kırık çerçeveli gözlüğü gibi.

artık eminim ki, rakının başladığı yerde, tüm -izm'ler çöküyor. memleketi nasıl olsa rakı masasında bile kurtaramıyoruz.

ve şimdi de, rakı içen kadınlardan bahsetmek istiyorum. çünkü böyle bir yazıda, sürekli, ölümlerden bahsetmek bize yakışmaz.

çünkü, ölüm hüznünden ziyade yaşam savaşına davet vardır rakıda. rakıda, yedi düvele meydan okuyup da rakı yüzünden aramızdan ayrılan bir sarı zeybeğin dalga geçen huzurlu-hüzünlü bakışları da vardır ve rakı, rakı içen kadınlar gibi de güzel bir erkek içkisidir en nihayetinde…

şimdi, biraz toparlanıp, rakı içen kadınlar defterini açalım diyorum. açalım ki, “-izm"ler biraz daha çöksün ve güzelleşelim.

bölüm II: sevildiğinden asla emin olamazsın

madem ki “içelim, güzelleşelim" dedik, önce, "güzel olan nedir?"le başlayalım…

odtü felsefe bölümü’ndeki “estetik” konulu bir dersin ortasında, dersi anlatan hoca, “estetik olan"dan, "güzel"den bahsederken, şair rilke'den bir alıntı yapmıştı ve ben o sözleri çok sevmiştim:

for beauty is nothing but the beginning of terror which we are barely able to endure, and it amazes us so, because it serenely disdains to destroy us.

rilke’nin güzellik hakkındaki bu güzelim sözlerinin tercümesini dilim döndüğünce şöyle yapabilirim sanırım:

güzellik, aklımızı çelebilecek ölçüde güçlü bir terör olayının başlangıcıdır ama öylesine güçlüdür ki bizi yok etmeye tenezzül dahi etmez.”

ve dersi anlatan hoca, şöyle de bir açıklama yapmıştı: “rilke burada, ‘sublime’ denilen türden bir güzelliği anlatıyor estetik olarak.

sublime kavramının türkçe’de muadili olabilecek bir tek sözcük, aslına bakarsanız yok gibi çünkü ‘sublime’a karşılık birçok sözcük var türkçe’de: alâ, görkemli, muhteşem, asil, şaşaalı, heybetli, nev-i şahsına münhâsır ve tehlike duygusunu sen o güzelliğin dışında olduğun sürece hissettirmeyecek türde bir güzellik.

diyeceğim o ki, rakıyı bilemem ama güzellik ve estetik kriterlerime göre rakı içen bir kadın, “sublime” türdeki o güzelliğin ta kendisi oluyor.

rakı içen bir kadını izlemek de, aslında, 11 eylül’ü tv başından izlemek kadar görkemli ama tehlikeli de değil; çünkü, o kadını izlerken de aslında tv başında gibisindir, ikiz kuleler’in içinde değil…

rilke'nin tanımından yola çıkarak, daha da odaklanarak irdelemek istediğim soruysa şu: kim bu rakı içen kadın?

işte, dilim döndüğünce, verebildiğim yanıtlarım… tercihen, bu bölümü, rakı sofrasında okumanızı öneririm:

rakı içen kadın, kafası bozuk kadındır ama herkesin ortasında, kafasının bozukluğundan dem vurmaz. mutludur ama memnuniyetsizdir o kadın, keza, filozofların ve edebiyatçıların çoğu da memnuniyetsiz olduklarından edebiyat ve felsefe yaparlar; bu kadınlar, dertlidirler ama soğukkanlıdırlar ve bir filozof ya da edebiyatçı değilseler bile, dişi birer filozof edasıyla ve rakı eşliğinde dünyanın en ince duygusunu sana yaşatırlar.

kimileri der ki rakıyı fazla kaçıran erkek saçmalarken, rakıyı fazla kaçıran kadın en fazla aşkını itiraf eder, usturubuyla.

rakı içen kadının en eğri bir sözü bile, senin en doğru sözünden daha doğru olabilir. bir kadınla rakı içilen bir gecede, o kadından duymaya hiç alışık olmadığın uysallıkta ve derinlikte cümleler duyman kaçınılmazdır: iksirlenirsin, efsunlanırsın; tılsımlı olur bakışlar.

çünkü rakı içen bir kadının sıcak ama mesafeli o hâli, hayata dair bilgece sözler sarfetmeye çalışan budalaca bir adamdan daha estetik, daha meşru ve daha doğaldır. üstelik, rakı içen bir kadının sakalları da yoktur!

rakıyı içen kadın gülüyorsa, o gülüşün ardında en az dokuz roman, on dört tane de film repliği yatar. rakıyı içen kadının gülüşünde, bu dünyanın en zararsız mutluluğu vardır çünkü.

büyük gülerler, büyük susarlar.

rakı içen bir kadın karşındaysa, susarak da anlaşabileceğin bir kadın karşındadır ve “eee, niçin konuşmuyorsun?” gibi bir soruyu asla duymaz, asla sormazsın. çünkü o kadınlar, susarak da konuşabilen kadınlardır.

bazen sadece susarak anlaşabileceğimiz insanlar girer hayatımıza ve onlarla konuşuyorsak, bilin ki başka sesleri susturuyoruzdur; hepsi bu.

işte, rakı içen kadın, o sesleri susturduğun kadının adıdır tam olarak.

rakı içen kadın, rakıyı çok sık içmez. ama rakıyı içtiği an, bil ki içme zamanı gelmiştir ve konuştuklarında net konuşurlar.

gün içinde aklına seksle ilgili yirmi sekiz şey gelse bile, rakı içen bir kadına baktığında aklına seks değil, uzaklar gelir. gitmeyi hep istediğin ama gitmeyi her defasında ertelediğin uzaklar gibidir rakı içen bir kadın. aklına türlü duygular gelir böyle anlarda: o kadının sert-sessiz sırlarına vakıf olmayı istersin… eğer biraz şansın da varsa, o sır kutuları sana bir bir açılır ve hiç tanımadığın ama hep yakınında olmak istediğin türlü duyguya muktedir olursun.

ve o kadınlar seni tutarlar: güneşli havalarda nasıl ki siyah camlı gözlüklerin gözlerindeyken izlersen dünyayı, o kadını da rüzg
ârlasaçlarının savrulduğu, radyosunda çok güzel şarkıların çaldığı bir otomobilin penceresinden, sanki hiç bitmesini istemediğin bir yolculuktaymışsın gibi, kafanı o otomobilin penceresinden uzatıp dışarıyı izler gibi, çeneni de avuç içine yerleştirip gizli bir hayranlıkla izlersin: ışığı, gözlerini alır. işte öyle bir güneşe bakmak ihtimaldir, öyle bir güneşten bakmaksa ihtilâl: eğer o kadının gözleriyle ona bakabilirsen, dostum evet, orada gizli bir ihtilâl gerçekleşiyordur. ay gibi de tutulursun.

o tutulmalarda bilirsin ki rakı içen kadının delicesine aşık olduğu ama bu aşkından hiçkimselere bahsetmediği karizmatik şairler vardır; ölesiye aşık olduğu karizmatik şairler, delirmiş yazarlar ve saçları dağınık, kalbi kırık, ağzı bozuk tuhaf rock yıldızları… tüm bu adamlar, o an, o masadan sana da gülümseyerek geçerler.

sonrasında, rakı içen kadının dudaklarından, hiç ummadığın anda, seni altüst eden iki sert-sessiz mısra aniden dökülüverir. tam da karnının üstüne, sağlı sollu kroşeler yemiş gibi kalırsın, ne diyeceğini bilemezsin. çünkü rakı içen kadın biraz da can yücel'dir. rakı içen kadının ağzından dökülen her söz, yollara serpilmiş gül yaprakları kadar kırmızı, erik çiçekleri kadar ferahtır ve o sözler iğde çiçeği kokusu gibi aklını başından alır: çünkü rakı içen kadın, bizzat baharın kendisidir. hanımeli gibi kokarlar, izmir gibi de özlenirler. o kadınlar…

keyfine doyum olmayan bir akşamüstü sonrasında, bir kıyıda köşede, gece sefası gibi açarlar.

o kadınlar, afet-i devrandır.

ve, rakı içen kadının elleri güzeldir.

şimdi, diyeceksiniz ki o nasıl oluyor? benim kriterlerime göre, gerçekten de böyledir bu. ben, o elleri öyle görmeyi severim.

ojeleri tazeyken, rakı bardağını tutuşunda dahi ince bir görkem yatar rakı içen bir kadının. kulağının arkasına, tazesinden bir çiçek o an çok yakışabilir ve genellikle o masada hiçbir zaman kulak arkasına konulacak türden bir çiçek yoktur ama sen bunu hayal edersin işte. hayal etmek, fena halde beleştir çünkü.

çünkü rakıda, ruhlarımızın tüm çingene dekoru saklıdır. ve yirmi altı yaşında bir gün, çok sevdiğin yazarların, şairlerin ve rock yıldızlarının gölgesinde, rakı içen kadınları sevdiğini anlamışsındır.

fuzuli gibi, sevilmektense sevmeyi tercih edersin; çünkü, “sevildiğinden asla emin olamazsın.

bölüm III: cihanda sulh

rakı içen kadın en asil duygunun insanı mıdır bilemem ama rakı içen kadın yaz mevsiminin kadınıdır, kışı sevmez. rakıyı, akşam kavuniçi olmadan evvel içmez. rakı içen kadın, kokoreci ya da midyeyi belki de hiç sevmez ama taratoru, deniz börülcesini, ahtapot salatasını, terleteni, semizotunu ya da haydariyi de yadırgamaz. çünkü rakı içen kadın ege’yi ve akdeniz’i sever; mezeden anlar, yeşillikten de. kalamarı, rokası, peyniri, kavunu, üzümü, hep birlikte o masalarda bir güzel cunda gibi uzanırlar önünde. sakızlı türk kahvesi öncesinde ve sonrasında, “mis ada havası” yayılır öyle bir kadından dışarı, senin birazcık da koynuna doğru.

rakı içen kadın, tarzı değilmiş gibi olsa bile müzeyyen senar'dan şarkılar söyler; zeki müren’e ufak ufak eşlik eder ve o böyleyken, sen aklına uzun süredir gelmeyen duygularına iltifat ediliyormuş gibi hissedersin.

sen, sevdiğin türlü şeyden bahsederken dünyanın en mühim şeylerini anlatır gibi hissederken aslında hiçbir şey anlatmıyorsundur, ama o kadın seni dinler.

kimi zaman, aynı şeyi sen ona yaşatırsın… çünkü arada, ikinize ait bir dil çoktan yaratılmıştır o masada. ve çok sevdiğin şarkılar, o fondan sana sormadan geçerler.

sen, tanımadığı insanlara ilk isimleriyle hitap eden densizleri belki de hiç sevmezsin ama sezen aksu’ya “sezen” diye hitap eder rakı içen kadın ve bu senin fena halde hoşuna gider.

o kadın, leonard cohen’i de sever, tom waits’i de. o kadın, jeff buckley için üzülen kadındır ve rakı içen kadınlar nick cave harbiliğinde, bob dylan kalitesinde, tanju okan gerçekliğinde, frank sinatra kalibresinde adamlara aşık olurlar… jim morrison gibi adamlar, böyle sahnelerde göz göze gelirler seninle, o kadının bakışlarının biraz arkasından. belki de tam da böyle anlarda, arka fonda, jeff buckley'den forget her çalıyordur.

biraz üzülürsün. ama o kadınlar, senden başkasını severlerken bile seni incitmezler. 

ve şarkı söyleyesi varsa öyle bir kadının, susmalısındır. izlemelisindir. dinlemelisindir. rakı içen ve şarkı söyleyen o kadını. çünkü her şarkıda, “sezen” olur rakı içen kadın.

aradan birkaç şarkı, birkaç söz geçer.

rakı içen kadın, rakıyı lıkır lıkır içiyorsa başka bir anlamı oluverir o gecenin, rakıyı ağırdan alıyorsa bambaşka bir anlamı…

rakı içen kadın, adamın aklını alır diyorum, bak;
senin cebinde belki çok paran yoktur, ama o kadının yanındayken sen, bu asla bir sorun değildir.

çünkü bilirsin ki rakı içen kadın, herkesle rakı içmez ve seninle rakı içiyorsa, senin için kalbinde en az yüz elli metrekare daha yer vardır.

ve sen, bunu bildiğin için, o kadına, kalbinin tüm kapılarını beklentisizce açmış, cebindeki tüm anahtarlarıysa hiç bulmamak üzere yutmuşsundur.

işte yuttuğun tüm o anahtarlar mideni sert sert sızlatırken; gözün, buzdolabındaki yarısı içilmiş 35’lik bir rakı şişesine takılıverir.

rakı içen bir kadın hayatına girdiyse, bilirsin ki senin için şu hayattaki en hüzünlü imgelerden biri de, yarısı içilmiş 35’lik rakı şişesi olup çıkıvermiştir.

çünkü bu yalnız anında böyle bir şişe varsa ortada, o sofrada bir kadın yoktur; bilirsin ki orada yalnız başına rakı içen bir erkek yaşıyordur ve o kadının uğruna kadeh kaldıran o erkek bizzat sensindir…

o 35’lik rakı şişesi, biraz da izmir'i sığdırır buzdolabına; çünkü, bir izmir vardır, böyle anlarda, senden içeri. biraz sonra da zaten ayvalık olacaksındır, bilirsin.

rakı, böyle de hüzünlü ve dürüst sözler söyleyen bir arkadaşımızdır ve rakı içen bir kadın, senin rakıyla olan o tuhaf arkadaşlığına artık bir son vermen gerektiğini kendi varlığıyla sana hatırlatan en güzel şeyin adıdır.

çünkü rakı içen bir kadın, cihanda sulhtur: ağdalı değil, nağmeli sever.

üstelik her yudumda, aklına bir de uğur mumcu geliyordur ve yaşın beşi, altıyı, yediyi çoktan geçmiştir.

çok sevip de hiçbir zaman geri döndüremeyeceklerinin en kötü tarafı, onları her hatırladığında, seni tekrar tekrar terk etmeleridir. aniden.

gidenler gitmiş, bir tuhaf hüzün yakana yapışmıştır.


gözlerinden iki damla yaş süzülüverir, boğazın düğümlenir, yutkunursun.
ama yine de, göğsündeki o ince sızıyı taşırken bile gülümsemesini bilirsin sen.

çünkü senin gibilerin yüzüne, en çok da, böyle gülümsemeler yakışır. işte, cam gibi gözlerinle tam da böyle bakıyorken dünyaya büyük büyük,
birkaç damla gözyaşın da bu yazıya son noktayı aniden koyuverir.

çünkü can yücel gibi sen de “içim rakı, dışım su" diyorsundur artık, "bu mahmur cinayette”.

ozan önen - 26 haziran 2010, cumartesi
bir ay tutulması gecesi, dağların denize dik uzandığı yer
fotoğraf: darina çüçülayef

imageimage 


  • Notes
  1. aysucan bunu ozanonen kullanıcısından yeniden blogladı
  2. travel-music-fashion bunu ozanonen kullanıcısından yeniden blogladı ve şunu ekledi:
    Çok güzel yazmış; hem hüzünlendim, hem güldüm okurken. Fırsat bulunca mutlaka okuyun derim ben. İnsanın ruhuna hitap...
  3. tlytrk bunu ozanonen kullanıcısından yeniden blogladı ve şunu ekledi:
    Ondört tane film repliği…
  4. fulyabier bunu ozanonen kullanıcısından yeniden blogladı ve şunu ekledi:
    Yazınız muhteşem ama … Eksik:) … Not: karadeniz kadını:) …
  5. karoa bunu ozanonen kullanıcısından yeniden blogladı ve şunu ekledi:
    -yarısı içilmiş 35’lik rakı şişesi gibi bi his var içimde. oysa eline ne çok yakışırdı rakı kadehi görmüştüm ama...
  6. melektunc bunu ozanonen kullanıcısından yeniden blogladı
  7. pippirabit bunu ozanonen kullanıcısından yeniden blogladı
  8. selencansever bunu ozanonen kullanıcısından yeniden blogladı ve şunu ekledi:
    çünkü bilirsin ki rakı içen kadın, herkesle rakı içmez ve seninle rakı içiyorsa, senin için kalbinde en az yüz elli...
  9. ozgeakcankara bunu ozanonen kullanıcısından yeniden blogladı
  10. sedsev bunu ozanonen kullanıcısından yeniden blogladı
  11. hzlklms bunu ozanonen kullanıcısından yeniden blogladı ve şunu ekledi:
    Sevgi Özel ile tanıdım Uğur Mumcu’yu ben, aklıma gelen sorularla babamı sık boğaz ederken dalıp gittiğimiz konuşmaları...
  12. chiilyne bunu ozanonen kullanıcısından yeniden blogladı ve şunu ekledi:
    Belki yüzüncü kez okuyorum bunu. Her okuduğumda rakı içen o kadınlardan olmak istiyorum. “Büyük gülen, büyük susan” o...
  13. sedaktay bunu ozanonen kullanıcısından yeniden blogladı
  14. cardenworld bunu ozanonen kullanıcısından yeniden blogladı
  15. kakuleninbebekeleri bunu ozanonen kullanıcısından yeniden blogladı
  16. giselaguc bunu ozanonen kullanıcısından yeniden blogladı