08:34 pm, ozanonen
82 notes
text
bir zamanlar yan masamda okey çeviren adamın dördüncüsü yoktu.

bir zamanlar, çorabımın teki diye bir şey yoktu ve çorabın icadından sonra çorabımın teki dert oldu.

bir zamanlar, televizyon diye bir şey de yoktu elbette ama bu ve bunun gibi şeylerin icadından sonra, bunların yokluğu üzerine konuşmak da epey popüler oldu ve insanlar buna yunanca‘daki özlemek fiilinden türettikleri adıyla, nostalgia dediler.

bir zamanlar, sen yoktun.

bir zamanlar, ben yoktum ve t-rexler mamutlarla güreşirler, urvogeller ağızlarında boa yılanlarıyla kanat çırparlarken güneşlenirlerdi.

bir zamanlar zürafalar bulut yiyordu ve zebralar piyasada henüz yoktu.

bir zamanlar bir tavşanın değeri on kakao meyvesine denkti ve kağıt banknotlar henüz tedavülde değildi.

bir zamanlar, adamın teki yoktu ve adamın icadından sonra ben adamın teki oldum.

*

bir zamanlar, adamın ikincisi, fransa‘da bir gün, seine nehri‘nin kıyısında resim yapıyordu ve adamın üçüncüsü, bir italyan, tesadüfen, hiç tanımadığı bu adamın ikincisini, kıyıdan köşeden sessizce izlemeye koyuldu çünkü yapmakta olduğu o resmi çok beğenmişti.

izleyen adam, izlenen adama, resmini henüz tamamlamadan yaklaştı ve ona “pardon bayım, resme imzanızı da attığınız takdirde, bu resminizi ben satın alabilir miyim?” diye sordu.

resmi yapan adam bu sözler üzerine köpürdü; “bu resim henüz tamamlanmadı ve tamamlanmış olsa bile sizin gibi birine asla satılık değil” dedi ve resmi satın almak isteyen adamın suratına bile bakmadan onu olay yerinden apar topar kovdu ve resmini yapmaya devam etti.

resmi satın almak isteyen adamsa bu duruma çok şaşırdı ve bu anısını daha sonra başka insanlarla da paylaştı ve onu dinleyenler de bu duruma çok şaşırdılar.

çünkü resmi satın almak isteyen adam, o resmin bittiğini düşünmüş ve resmi yapmakta olan adamın bu tepkisine rağmen “ama bu resim bitmiş” diye ısrarda bulunmuştu.

resmi yapan adamsa, cebinde beş kuruş parası olmamasına rağmen resmini bu adama satmayı hiç düşünmedi ve karşısındaki adama “sen kimsin ki bu resmin bittiğini söylüyorsun ısrarla?” diye sorduğundaysa, resmi satın almak isteyen adam dayanamamış ve ismini söyleyivermişti:

“ben pablo picasso‘yum.

resmi yapan o adamın ikincisi, picasso olduğunu söyleyen adamın üçüncüsünün bu söylediğine elbette ki inanmamıştı fakat o adam harbiden de pablo picasso‘ydu.

picasso
‘ya “git başımdan” diyen o ressamın yaptığı o resim bittiğinde, resmin altında yer alan imzadaysa şu isim ve soyisim yer alıyordu:

fikret muallâ

fikret muallâ, picasso‘nun suratına bile bakmadı ama zaten baksaydı da onu tanıyamazdı ve tanıyamadı da.

muallâ‘nın yalnızca isminden ve yeteneğinden haberdar olduğu picasso, fikret muallâ‘yı atölyesine davet edip bir resmini hediye etmek istediyse de fikret muallâ‘nın kafası her daim karışıktı.

bir zamanlar, bir adamın adı pablo picasso‘ydu ve dünyamız onu büyük bir ressam olarak tanıdı.

fikret muallâ çok büyük bir ressamdı ve resim yaparken ona picasso bile dokunamadı.

bu dünyadan fikret muallâ diye bir adam geçti ve ölümünün ardından, picasso, onun bir tablosunu satın aldı fakat fikret muallâ’nın kemikleri, paris kimsesizler mezarlığı‘na gömüldü.

fikret muallâ, ölümünden sonra da göçmen oldu ve kemikleri, yıllar sonra, istanbul karacaahmet mezarlığı‘na taşındı.

*

bir zamanlar, yan masamdaki adamın dördüncüsü henüz yoktu ve dikkat ettim; herif resmen pablo picasso‘ydu ve yan masamda okey çeviriyordu.

oturduğum yerden adama doğru eğilip, “pardon bayım, siz picasso musunuz?” diye soruverdim.

adam bana baktı ve sonra da “deli misin, yoksa kafan mı güzel?” diye karşılık verdi ve suratıma bir daha bakmadan okey ıstakasına konsantre oldu ve beni atölyesine falan da davet etmedi hiç.

bir zamanlar, yan masamda okey çeviren adamın dördüncüsü yoktu ve onun picasso‘nun reenkarne olmuş hali olduğunu sanmamdan sonra, ben bu yazıyı yazmaya karar verdim.

*

bir zamanlar, böyle bir öykü de yoktu ve bu öykü tamamlanmış bir yazı olsaydı bile, bu yazının altımda imzam olmuş olsaydı bile, bu yazı kendisini picasso sananlar için değil; bu yazı kendisini picasso sandığımdan dolayı beni deli zannedenler için hiç değil; bu yazı, kendisinin fikret muallâ olduğunu bilen akıllı deliler için olurdu.

çünkü böylelerinin kemikleri, genellikle, kimsesizler mezarlığı gibi yerlere gömülürdü.

böyleleri, toprağından, evinden, en sevdiklerinden uzakta ölürdü.

böyleleri, kendi hallerindeki delilik, dünya hallerindeki saçmalık içinde erirlerken verirlerdi en güzel eserlerini ve o en son nefeslerini.

çok sonraları,

böylelerine yazılırdı en güzel yazılar;
böylelerine yapılırdı şarkıların,
heykellerin,
resimlerin,
filmlerin
ve hatta böreklerin bile
en
gü-
zel-
le-
ri.

*

bir zamanlar, sen yoktun.

bir zamanlar, ben yoktum ve t-rexler mamutlarla güreşirler, urvogeller ağızlarında boa yılanlarıyla kanat çırparlarken güneşlenirlerdi.

bir zamanlar zürafalar bulut yiyordu ve zebralar piyasada henüz yoktu.

bir zamanlar bir tavşanın değeri on kakao meyvesine denkti ve kağıt banknotlar henüz tedavülde değildi.

bir zamanlar, adamın teki yoktu ve adamın icadından sonra ben adamın teki oldum.

ozan önen  | 7. 11. 2011, pazartesi

zürafanın bulut yediği illüstrasyon: giraffes are known to eat clouds / the illustrated world - simon alenius

not: picasso’nun fikret muallâ ile arasında geçtiği rivayet edilen bu şehir efsanesi, aslında şehir efsanesi değilmiş ve bu anının gerçekliği, taha toros beyefendi tarafından, pablo picasso‘nun sekreterinden doğrulatılmış. haliyle, öykümde bahsi geçen olay, yüzde yüz gerçektir diyeceğim ama felsefeci kimliğim beni içeriden yine de dürtecek: “gerçek nedir?”


12:45 am, ozanonen
55 notes
text
rüyamda bir rüya gördüm, rüyamın içinde tatlı bir rüya.

kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum. kedi oldum, peşine takıldım. radyoaktif dalga oldum, ciğerlerine süzüldüm. güvercin tüyü oldum, havada uçuştum. toprak oldum, yüzünü örttüm. rüyamda bir rüya gördüm; rüyamın içinde tatlı bir rüya; kuyruğundan halen yakalayamıyorum ama şampuan kokulu kafasından geçenler kadar, dilinin ucuna takılan o şarkıları da unutamam. çünkü mayıs ayı kadar güzeldi o:

iki yana dağılmış iki yaka, kuğu sütü tazesi bir boyun, bıçak keskini zekâsını gösteren pırıl gözler ve her konuşmasının altında yatan o ince gülümsemeli haller: hem ciddi, hem de tüm evrenle kafa bulan o la star anti star haller. kemikli parmakları düzeltmezdi o dağınık saçlarını hem. öyle de rahattı o, öyle de kendi halinde bir sadelik içinde izlerdi dünyayı ama, yine de oturduğu her yer, onun varlığıyla bir megaron görkemiyle selâmlardı kalabalıkları. ince ince izler, ince ince konuşurdu ve konuştuğunda, kalabalıklar onu dinlemek için suskunlaşırdı. bir süre sonra izlenen o olurdu. çünkü mayıs ayı kadar güzeldi o.

kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum. ne buruk iştir şu unutamamak meselesi. diyelim ki belli bir anda, başka başka bir zamanda ve alâkasız bir mekânda onu unutmak mefhumuna kapılmışız ve diyelim ki hiçbir zaman uğramayacak gibi de seyreltmişiz onun hatırasını kafamızın içindeki mahir laboratuvarlarda ve diyelim ki hiçbir zaman hatırlamamak üzerine de yeminler üzerine yeminler etmişiz ki bence bu büyük mesele.

sormazlar mı “hiç olur mu öyle şey?” diye? olmaz elbette öyle şey, olamaz elbette unutmanın yemin etmelisi, çünkü zihne bir kez ilkbahar indi mi, bizi varlığıyla afallatan tüm mayıs gibi adamlar ve kadınlar, yokluklarıyla kalbe bıçak gibi saplanırlar. “artık unut onu” diyenlerin seni teselliye havale eden tüm sözleri, onu hatırlamanla birlikte şamar üstüne şamar yer. allame-i cihan olsan, fenafillâh olsan kaç yazar? yutkunmaktan başka ne iş yaparsın sen? kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum. çünkü mayıs ayı kadar güzeldi o.

gün gelir, amerikan başkanı değişir. gün gelir, fenerbahçe küme düşer. gün gelir, borsa bir iner bir çıkar. felâket üzerine felâket gelir, cinayet üzerine cinayet işlenir, bir kriz biter öbürü başlar. memleketin hali, onun bunun kaşı gözü derken, bakmışsın, başka biri olup çıkmışsın ve yıllar geçiyor. sokakta görsen yolunu değiştireceğin türden biriyle ayna karşısında her gün göz göze geliyorsun artık. dahası, sokakta aslında karşılaşmaktan o kadar da hoşnut olmadığın bir halkla burun buruna yaşamaya alışmışsın; çünkü sen gibi diğerleri de aynalarla kandırıyor kendini ve herkes istemediği mecburiyetler içinde birbirini yiyor zorunlu bir iştah haliyle.

iyi de… tüm bunlardan sana ne? seni en çok sen yapmış, seni en çok sen gibi sevmiş, seni en çok dumura uğratmış, seni en samimi kahkahalara boğmuş, sana en sahici gözyaşlarını döktürmüş onu, tüm bunlar gibi algılaman mümkün müdür hiç? en güzel günlerimdi dediğin o günlerin hatırasını kutlamayacaksın da ne yapacaksın şimdi? kaç kalibrelik cesaretin olursa olsun, aklından geçirirken dehşete kapıldığın şeyi yapmak üzereyken buluverirsin kendini ve gün gelir, -amerikan başkanı ne yapar bilemem ama- senin gardın bir gökdelenin tepesinden bir jet motoru gibi yere çakılır.

“ben aslında şu hayat karşısında haksızlığa uğruyorum, ben aslında bunları hiç hak etmiyorum” diye de kendi kendine mırıldanıp dururken sen, hak, hukuk ve “adaletin bu mu dünya?” sözleri bir masala dönüşür ve sadece sen değil, galaksinin büyük coğrafyaları, hatta bir çölün ortasındaki bedevi çadırında dünyanın en güçlüsü olduğunu sanarak sittin sene yaşamış bir diktatör bile, bu masallarla uyutulduğunu bilmeden nefes alıp vermiştir bugüne değin ve sen halen, onun hatırasının seni gelip de naif dokunuşlarla buluvermesini takıyorsundur kafaya. öyle mi?

hiç olur mu öyle şey, hiç olur mu unutmanın yemin etmelisi? senin sevgin coğrafi keşiflerden daha büyük, senin sevgin diktatörlerin yıkılışından daha görkemliyken? insanlar başka insanları köpeklerden beter parçalarken, sen inadına unutmayacaksın o en değerlini. kendi varlığın ve geçmişin yüzünden tir tir titremeden, cesaretin tüm sözlük anlamının da hakkını vererek kendini aslında hiç de iyi hissettirmediğini düşündüğün o ince hatırayı, bugün çocuğun gibi seveceksin ve bu yüzden bir değil birkaç defa daha duyacaksın bu sözümü: kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum. çünkü mayıs ayı kadar güzeldi o!

bakarsın mayıs ayı tarihin en güzel mayıs ayı olur bu yıl. bakarsın ki o gelemez geri ama sen gidersin onun yanına. çünkü insanoğlu yalnızca gömmüyor, gömerken unuttuğunu sanmak gibi büyük bir salaklık da yapıyor. sanki kendisi toprak altına hiç uğramayacakmış gibi… arada bir de kazıyor şu insanoğlu. şu kara toprağı yani. ve bayağı, bildiğin kazma ve kürekle. ve bazen de minik fırçalarla. ve arkeologların kazdıkları bu antik kentlerde buldukları tarihi parçalar arasında seni en çok çarpan neydi? hatırlıyor musun?

hatırlamıyorsun tabi! çünkü arkeolojiyle hiç ilgilenmedin, belki üç beş sergi, beş altı müze gezdin bugüne değin ama arkeoloji insanlıkla bu kadar ilgiliyken ve sen seni hiç ilgilendirmeyen ve hiç ilgilendirmeyecek olan tonla şeyle kafanı bu kadar doldurmuşken, arkeoloji tutup da seninle ilgilenecek değildi.

fakat ilgilendi.

yutkunarak sakladığın, boğazına düğüm düğüm takılan cümlelelerin birikiyor bol bol ve şimdi tüm o cümleleri tükürmenin vakti geldi çünkü kara toprak ve arkeoloji ilişkisi böyle buyuruyor. sana, şu toprak altında, en çok buldukları parçalardan birinin adını söylüyorum bu yüzden:

pişmiş topraktan veya camdan yapılmış gözyaşı şişeleri buluyor arkeologlar bol bol; unguentarium denilen keramikler bunlar ve bana kalırsa bir antik kent kazısından çıkartılabilecek en çarpıcı parçalardır unguentariumlar. bana birisi “insan nedir?” diye soracak olursa, ona bu yüzden şöyle derim: “insan, gözyaşlarını saklamak için şişeler üreten tek canlıdır.”

geçmişinin kaç yıl olduğunu hesap bile edemediğin bu büyük insanlık, sen unuttuğunu sanadur, en çok da unutamadıklarının ardından döktüğü gözyaşlarını saklamak için şişeler üretiyor binlerce yıldır. büyük bir incelikle, kendilerinden başka hiçkimsenin bilmesine ihtiyaç duymadıkları büyük bir saygıyla, nezaketle, ustalıkla, özenle ve yürekleri sızlayarak.

fakat sen unutmuşsun. hem de sırf yaşam hali böyle gerektirdiği için, ‘an’ını yaşama sloganına bir anlık dalgınlıkla da olsa inanabildiğin için. öyle mi? insanlık tarihindeki yerini bir düşün, reklamları değil ve bir değil birkaç defa daha duy bu sözümü: kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum. çünkü mayıs ayı kadar güzeldi o!

ne tuhaf iştir şu kendi özüne darılma hadisesi, “bazen kendime darılıyorum” demelerin… bugün, kaçırdığın aklını kutsadığın gün olmayacaksa, peki hangi gün sen kendin gibisindir bundan böyle? bugün, yitirdiklerini özlemeden attığın her adım, seni hangi yola götürüyor peki? daha iyi bir karakterin mi oluyor böyle yapınca? kariyer mi yapıyorsun unutarak? peki ya çocuk yapmaya yarıyor mu bu unutma özelliğin? peki ya bu unutma özelliğin, hakkında edilmiş tonla çirkin sözün üstüne cilâ mıdır?

bugün aynalarla aran gerçekten iyi olmamalı ve bugün hiçbir slogana kanmamalı şu şıpsevdi inanç mekanizman. çünkü en çok da bugün adil olacaksın kendine ve başkalarına karşı ve geçmişine sahip çıktıkça anını daha da güzel yaşayacaksın.

hiç olmazsa bir deneyeceksin bunu.

tiffany
‘de kahvaltı etmeyeceksin belki ama, kendi halinde durup duran bir şeyi belki de bugün değiştireceksin baştan sona.

mesela kendini; kendine doğru.

çünkü bugün tüm iklim şartları bize mayısı hatırlatmak için dizayn edilmiş gibi seferber olacak. çünkü biz böyle olmasını istiyoruz ve bugün paşa gönlümüz iktidarda. kar bile yağsa, mayıs gelmeli bugün aklımıza. çünkü unutmanın cehaletin en büyük silahı olduğunu hatırlıyoruz bir yerlerden ve unutmak, kendine adil davranmama halinin en işbilir jokeri üstelik. unutmak kadar unuttuğunu sanmak da nerden baksan kötücül ve kendinden başka herkese giden yolda da seni adaletli biri olmaktan alıkoyuyor bu. unuttukça öldürmezsin o sevdiklerini belki ama, unuttukça kendinden yersin; burası su götürmez gerçekler sınıfına dahil oluyor işte.

ve bugün, kalbine bıçak gibi saplanan herkesi ve her şeyi mayıs gibi sevmen şart. hiçbir dini ya da milli bayramı kutlamadığın gibi kutlamalısın bu anını, kendi kendini bunca zamandır kandırdığın için. hiçbir dans, hiçbir festival, hiçbir parti, hiçbir jest seni o sevgiden mahrum kılacak kadar çekici gelmemeli bugün sana. bu anını şölene çeviremeyeceksen, bu halinden bir devrim çıkartamayacaksan, kalbine bir mikrogram bile işlememiş olayları mı dert edip sevmeye çalışacaksın kendini ve başkalarını, bugününü ve yarınını? neyi değiştirebileceksin senin kendi baharın arap baharı‘ndan daha ferah olamadığı zaman?

söylesene, derdin nedir senin?

derdini soruyorum çünkü bize dert ettikçe küçüleceğimizi söylüyorlar. dert etmememiz gerektiğini, bunun da norm olduğunu. morfinlenmiş kafalarla ‘an’ı yaşamamız gerektiğni. fakat biliyor musun, derdini söylemezsen dert eden olursun asıl. işte o zaman sahiden büyük gelir o ökçeler ayağına. derdi olmayan büyüyemez ki hiç; hep birkaç beden eksik kalır hayatın ritminden geriye doğru. şu anının değil, hiçbir anının güzel kafasını yaşayamazsın unuttuğunu sanan sahte işbirlikçi o halinle. büyümek için derdini ortaya koyup, kendi benliğine, kendi kimliğine, geçmişine ve gelecek günlerine sahip olmanın vakti gelmedi mi? carl jung, sigmund freud falan olup, bilince, bilinçaltına ve bilinçdışına dair ciltler dolusu eser yazsan kaç yazar? senin en kıymetli hazinendir o unutamadıkların. yoksa, bir balık hafızasına sahip olma çabasından ibaret olmaz mıydı şu hayatın amacı? öyleyse niçin kendi kafalarımızı balyozlamıyoruz hep birlikte?

madem ki bu kafalar balyozu sevmiyor, o halde burada yazılı cümleleri unutmaman şart. çünkü mayısı her hatırladığında, yolunu erik ağaçları kesecek ve sen erik yeşili çimenler üzerinde çıplak ayaklarla koşar gibi sarılacaksın ‘o’nun hatırasına. çünkü mayıs sızacak koynundan içeri, ferah ferah öpecek alnındaki her ince çizgiyi, kişisel tarihinin belleği olarak yüzünde asılı duran o her ince çizgiyi. yıllar geçtikçe güzelleşenlerden olduğunu fark edeceksin günler gelip seni öptükçe. unutamadıklarının tatlı ve ılık nefesini ensende hissedeceksin, en zor anlarında gelip seni yüreklendirecek olan da onlar olacak.

bu hayat, tatlı bir rüya gibi akacak ve sen kuyruğunu yine yakalayamayacaksın.

hepimiz uykumuzda ölürüz biraz diyeceksin, uykuya dalmaya yakın bir daha uyanmayacak olmayı düşünmekse, bir düşten daha fazlası, biraz daha ölmektir diyecek mantığın sonra.

yaşanan her an aslında biraz daha ölmektir ve bu yüzden “rüyamda bir rüya gördüm” diyerek uyanacaksın yeni güne; “rüyamın içinde tatlı bir rüya”.

“kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum” diyeceksin; çünkü onun üzerine attığın birkaç kürek toprak, yıllar sonra bugün gelip canını acıtacak.

bir gözyaşı şişense muhtemelen hiçbir zaman olmayacak ama şişeler şişelere değecek, erik ağaçları yine çiçek açacak ve “mayıs ayı kadar güzeldi o” diyecek o güzel dudakların.

işte o vakit sevdiklerinin la star anti star‘ı sen olacaksın ve mutluluğun mimarisi senin hayatını dekore etmek için çalışacak.

çünkü uzun süreden sonra ilk defa bugün kendin olacaksın ve belki de şaşkın olacak sonrası.

ozan önen  | 30. 10. 2011, pazar

kullanılan görsel: reptiles by maurits cornelis escher, 1943
video-şarkı: isminde barındırdığı tüm ironiye rağmen forget her by jeff buckley. aslında bu şarkının stüdyo versiyonu olmayan forget her - live at cbgb’s isimli versiyonunu dinlemenizi isterdim fakat, hayat her zaman paşa gönlümüze boyun eğmiyor.


12:42 am, ozanonen
30 notes
text
şair m’nin intiharının şapkalı a’nın ölümü bağlamında analizi

şair m‘yi analiz edebilmek, tek nefeste eyyafyallayöküll diyebilmenin zorluğuyla asla karşılaştırılamaz ve beyaz kâğıda, gözler kapalı friedrich nietzsche yazabilmenin tantantası bu meselenin yanında kambur kalır;

şair m
‘yi sevmekse,schlotzsky’s sandviçlerini ismindeki tek bir sesli harften dolayı sevmeye asla benzemez ama sabahın beşindeki allahüekber sesini takiben, sevgilinin dudaklarından süzülen ceci n’est pas une pipe ‘ı işitmek gibi de heyecan vericidir onu sevme hâli.

bu bağlamda, şapkalı a, yani şu bizim al
â â devreye girer ve fransız öpücüğünü avrupa ve asya olarak ikiye ayıran é‘ye nazire yapar. yani şu accent aigulü yabancı e‘ye, yani tam olarak é‘ye… ve susarken dudaklarını yutanlar ve galaksinin tüm harfleri, “üzgün adım ileri marş”, şair m‘yi özlemektedirler.


şair m’nin intiharının şapkalı a’nın ölümü bağlamında analizi

şapkalı a‘nın ölümünü takiben, şair m intihar etti;
şair m intihar etti ve tüm şairler w oldu.
sayıyla 13.10.1987;
yazıyla bindokuzyüzseksenyedisonbaharınınekimonüçünübirkaçgeçe.


ajanslar verdiler o kara haberi apar topar:
şairin ölümünün ardındaki sır perdesi neydi?
üzerinde mürdüm eriği moru yün kazağıyla,
29 şairi birden
â-şık etmiş o 29’luk suretiyle.

yazıyla bindokuzyüzseksenyedisonbaharınınekimonüçünübirkaçgeçe,
sayıyla 13.10.1987.
şair m,
boğaziçi köprüsü‘nden bir gece yarısı kanatlanmadı ama,
marmara denizi, kara ve kara bir jaguar gibi şair m‘nin içine atladı!

o gece karasında o iç denizi bir kesiği camla;
suyu iç dolu bir balonu kırmızıyı keser gibi asla değil ama,
asasız ve sessiz bir musa asaletiyle yarıp şairi’m,
bir kızıldeniz yapıp tüm şairlerin üzerine boşalttı.

nilgünü’m
, marmara’m, canı’m, boğaziçili’m, yavru’m ah!
tüm şairler w oldu;
sayıyla 13.10.1987;
yazıyla bindokuzyüzseksenyedisonbaharınınekimonüçünübirkaçgeçe.

kimilerinin, plathkızları‘ndan sylvia‘da arayıp da asla bulamadığını,
mai damarlı afet-i devran elleriyle kesip attı şair m.
şapkalı a bile dirildi mezarından; şapkasını alıp da önüne,
yasını tutabilmek için m‘nin;
“üzgün adım ileri marş!”

hem de 88‘in ekim‘inde çelenkle falan da değil şairi’m;
her an her yerde, belki de bebek‘te kahverengi kırmızı bir bankta;
ya da bir durakta, bir şezlongta, ya da bilemedin ikinci yeni bir pansiyonda;
oturup, mai damarlı ellerini düşünüp susarak da konuşabilmek için seninle.

içtiği baldıran zehrini tükürüp dirilse socrates şimdi yalnayak ve hür,
o atinalı muzaffer komutan laches sormaz mıydı cesaret nedir diye?
demez miydi o bilge filozof, ağzındaki baldıranın tadı henüz geçmeden;
ikibinonbirinonsekiztemmuzunda bir avuç mermiyi çiğner, çiğner gibi yaparak:

cesaret, nilgün marmara gibi ölmeyi değil ama,
nilgün marmara gibi olmayı göze alabilmektir laches!
sayıyla 13.10.1987;
yazıyla bindokuzyüzseksenyedisonbaharınınekimonüçünübirkaçgeçe.

o öldü diyorum; şapkalı a öldü ve şair m intihar etti;
şapkalı a diyorum, hani şu bizim alâ â;
daha dün o değil miydi tüm a‘lara boyun eğdiren büküm?
her boyun eğdiren gibi, o da öldü; yani o değil; â‘nın ta kendisi!

hayatın neresinden dönülse kâr mıdır bilemem ama;
şair m‘nin intiharının şapkalı a‘nın ölümü bağlamında analizi budur.
ageōmetrētos mēdeis eisitō değil;
nilgün marmara‘yı kavrayamamış olan bu kapıdan içeri giremez.

warner bros, hadi bunu da çek.

ozan önen  | 18. 07. 2011, pazartesi
dağların denize dik uzandığı yer

başroldeki fotoğraf, fotoğraftaki başrol: şair m.


11:23 pm, ozanonen
46 notes
text
amatör ve bir hayli mesut

bugün, otuzlarının ortasında görünen bir kadın ve beş yaşlarındaki oğlu, olta atmış, limandaki kayalıklarda oturuyorlardı. oltayı öylesine bir çekti kadın; bir yandan da oğluyla konuşuyordu; baktım ki balık var ucunda oltanın ve fark etmemişler; usulca ve “pardon ama ayağıma bastınız” der gibi bir ciddiyetle yaklaşıp “balık tuttunuz” dedim.

kadın şaşkınlıkla oltanın ucuna bakarak, bir anda ayağa kalkıp çığlık attı:
“gördünüz mü? balık tuttuk!”
diye bağırdı.

küçük kara bir balık tutmuşlardı, hayatlarında ilk defa balık tuttuklarını söyleyip “tamamen rastlantı!” diyordu kadın, “acemi şansı!” diye bağırıyordu üstelik; “biz sadece bir deneyelim diye…”

çocuk, balığa bakıp gülüyor; kadınsa gülerken bir iki damla gözyaşına karşı koymuyor, bir yandan da suç işlemiş biri gibi bana bakarak bu ince mutluluğuna onay bekliyordu: piçliğe hiç lüzum yoktu; efendice gülümsedim.

gözlerini gözlerimden ayırmadan“resmen balık tuttuk, baksanıza zıplıyor!” dedi; bir hayli sevinmişti kadın.

güneş gözlüğümü gözlerime indirip ses vermeden izledim.

çünkü bazen dış sesler, yeni hikâyeleri başlattığı gibi o hikâyeleri aniden bitirebiliyor da: bitsin istemedim.

birkaç metre yakınlarına ama biraz da onlara yabancı kalmak istermiş gibi oturdum. fakat yüzüme oturmuş gülümseme, üçünü birden izlemeye başladı.

biraz zaman geçince, umurlarında olmayan tanıdık bir yabancıya dönüştüm.

balığı tutmaları falan değil ama, kadının bu kadar mutlu mesut hali hoşuma gitti. küçük kara balıksa, iri bir kayanın üzerinde güvercin taklalar atıyordu.

kadınsa güzel kahkahalarına devam ediyor, ama çocuğa da balığa kıyamadığını anlatıyordu sakin sessiz.

çocuk da zaten “hadi bırakalım” diye tutturdu.

bugün, mavi gezegende çok acayip şeyler oldu elbet, ama bir çocuğun akıl defterine de ilk kez balık tutmanın sevinci böyle yazıldı.

ardından da onu suya geri bırakmanın çocuk yüzlü bilgeliği.

balığı oltanın kancasından zar zor çıkartıp maviliğe bırakıverdi kadın… ellerinden bir avuç serçeyi gökyüzüne bırakır gibi.

o küçük balık ünlü biri de değildi ama yeniden yüzmeye başlayan balığı, annesi ve oğlu birlikte alkışladılar.

amatör ve bir hayli mesuttular.

içimden üçünü de alkışladım, çünkü ilk kez küçük kara bir balığı alkışlayan birilerini gördüm. 

bir sigara yakıp, olay yerini ufak ufak terk ettim; akıl defterime, bir ilki daha yazmıştım çünkü: amatör ve bir hayli mesut insanların defterleri.

o defterleri karıştırırken, “balığı bıraktınız” demediğimi fark ettim çünkü ayaklarımdan dudaklarıma kadar müziktim o gün ve bu müziğin ucuna bir balık gibi takılmış bir soru, aniden gelip zihnime yerleşti:

ben o balığın hafızasına nasıl işlendim?

ozan önen  | 14. 07. 2011, perşembe
bir dolunay gecesi, dağların denize dik uzandığı yer

illüstrasyon: star wars pop art by eelus


08:57 pm, ozanonen
48 notes
text
yeni başlayanlar için çiçek yemek: mart kediden yaktırır, çiçek falan yedirtir.

dilimin ucuna takılan şarkı nakaratlarından biri değil fakat sürekli sayıklıyorum:

çiçek yemek… çiçek yemek… çiçek yemek… takıldı kaldı, bir türlü düşmüyor dilimden; içimden-dışımdan günlerdir “çiçek yemek” diye diye dolaşıyorum. 

gabriel garcía márquez‘in gardenya yapraklarının üzerine şiirler yazan roman kahramanı florentina ben değilim ama geçtiğimiz gün, bir kafede, henüz yeşillenmemiş bir akasya ağacına nazır bir masada bir başıma oturmuş bir şeyler yazıp çizerken, sesli biçimde “çiçek yemek” dediğimi fark ettim; aynı anda, “bir bira daha?” diye sormaya gelen kafe çalışanının bu dediğimi duyduğunu ve hiçbir şey demeden gülümseyip yanımdan geçtiğini fark edince bir parça delirmiş hissettim kendimi; yani, yakalandım ona.



aslında bu herkese zaman zaman oluyor: anlamlı ya da anlamsız kendi kendine konuşurken bir başkasına yakalanıyorsun ve o an, o kişinin senin deli olduğunu düşündüğünü düşünerek, bir parça da utanıyorsun bu mikro-deli halden.

geçtiğimiz yıl şöyle de bir not düşmüşüm bir kenara: bir arının parmağımın ucuna konması; arıyı, “sktirlan!” diye refleksif bir tepkiyle parmağımdan sallamam ve tüm kafe ahalisinin bana bakışı.

yine aynı kafede, bu defa da “çiçek yemek” diye sayıklayan adam olarak kayda geçirildim.

fakat yapacak bir şey yok, aklımdan da çıkmıyor çünkü. habire mırıldanıyorum: çiçek yemek…

amatör olarak çiçekle besleniyorum

çiçek yemek, aklıma neden bu kadar takıldı, aslında biliyorum: bahçesi geniş, ağacı-çiçeği bol, bitki örtüsü gür bir evde büyüdüm ben; çocukluğumda, akasya ağaçları çiçek açtığı vakit, akasyaları koklaya koklaya etraflarında dolaşır, dikenleri yüzünden kolay tırmanılabilir ağaçlar kategorisinde olmayan bu ağacın çiçeklerini, çiçek yemek konusundaki yandaşlarımla birlikte bir şekilde toplar ve bir güzel yerdik. abartmıyorum; yediğim tüm meyvelerin yanısıra, kilolarca akasya çiçeği yemiş olabilirim.

gözü ağaçlardan ayrılmayan arkadaşlarımla birlikte, beyaz çiçekli yalancı akasya (robinia pseudoacacia) haricinde, etrafı baştan sona harikulade kokularıyla donatan sarı-beyaz çiçekli hanımeli (lonicera periclymenum) bitkisinin de başına üşüşür; dallarından kopardığımız çiçeklerinin dibindeki balımsı sıvıyı eme eme sağda solda volta atardık.

trompet çiçeği
(campsis radicans) ya da acem borusu olarak da bilinen sarmaşığın turuncu çiçeklerinin dibindeki balımsı tatlı sıvı da, hanımeli ve akasya çiçekleri gibi çocukluğumun popüler çiçek tatlarından bir başkasıydı. trompet çiçeği, çocuk milletinin “düdük” olarak da kullanmaya çalıştığı bir çiçekti.

aynı şekilde, gece sefası (mirabilis jalapa) isimli bitkinin de rengarenk çiçeklerini toplar, diplerindeki sıvıyı emerek çıkartmaya çalışır, sonra, boncuk büyüklüğündeki sert ve siyah tohumlarını avuçlarımızda-ceplerimizde biriktirirdik. bunu neden yapardık bilmem, ama yapardık.

annemden-babamdan, bu cangılın içindeki maceralarım esnasında, bir konuda net bir uyarı aldığımı hatırlıyorum: “zakkumdan uzak dur, çünkü o zehirli.”

on yaşlarıma gelene kadar, tadabildiğim tüm çiçekleri bir şekilde tadıp lezzetli olanlarını buldum diyebilirim, lâkin, zakkumdan, aldığım uyarıların sonucunda hep uzak durdum; bir çocuk eylemi olarak çiçek yemek, böylece, kötü sonla bitmemiş oldu.

yine de, yemek için olmasa bile, zehirli bir bitkiyle oynamak bana ilginç bir keyif veriyordu: zakkum bitkilerinin gövdelerini çizdiğimde içinden süt gibi damlayan o beyaz sıvı, bana her zaman çocukluğumu hatırlatır.

profesyonel olarak çiçek zehriyle ilgileniyorum

çiçek yeme alışkanlığımı terk ettikten yıllar sonra, lise son sınıfa geldiğimde; “çiçek yemek” eylemini bir kez daha hatırladığım gibi, anne ve babamın uyarıları sonucunda çocukluğumun çiçek menüsünde olmayan çiçeği zakkum’u (nerium oleander) daha yakından tanıdım.

okulum aydın fen lisesi, milli eğitim bakanlığı tarafından, izmir fen lisesi ile birlikte türkiye‘deki iki pilot liseden biri olarak seçilmişti ve liseden mezun olabilmek için, bitirme ödevi isimli bilimsel bir proje sunmamız biz tüm öğrenciler için okul yönetimi tarafından “zorunlu” hale getirilmişti.

bu uygulama, daha sonra, tüm fen liselerine yayıldı. ben de, bitirme ödevim olarak, lisede aynı odayı üç yıl boyunca paylaştığım asil bütün ve mehmet dönmez isimli iki dostumla birlikte, zakkum bitkisi üzerine çalıştım.

bitkilere zarar veren hayvanlara uygulanan kimyasal zehirlere alternatif olarak, zakkum bitki özütünden elde edilen ve doğaya zararsız bir tür biyolojik bitki ekstraktı geliştirmek için, toksiloji uzmanı prof. dr. ferda akar‘ın rehberliğinde bir yıl boyunca çalıştık.

aydın fen lisesi‘ndeki iki biyoloji öğretmenimden biri, melahat küpeli, milli eğitim bakanlığı lise biyoloji kitabı‘nın yazarıydı. bir diğer biyoloji öğretmenim hülya olgun da, eşi üniversitede sürüngenler üzerine çalışan bir profesör olan ve lise-üniversite koordinasyonunu kullanarak bizi daha o zamanlarda üniversite formasyonuna tabi tutan, alanında çok başarılı bir başka biyoloji öğretmenimizdi.

alanında bu kadar iddialı isimler bir arada olunca, siz de ister istemez, henüz on yedi-on sekiz yaşlarınızda olsanız bile, basbayağı üniversite ayarında bir tür bitirme tezi hazırlamak durumunda kalıyorsunuz.

bu nedenden dolayı, bu esnada, zakkum bitkisinin yapraklarını ve çiçeklerini yanlışlıkla yiyen ve bu yüzden zehirlenip ölmüş yüzlerce insan ve hayvan vakasına dair yerli ve yabancı dildeki birçok bilimsel ve tarihi kaynağı okuma şansım oldu.

okuduğum bilimsel makalelerden hatırladığım kadarıyla, zakkumun 15-20 gramı bir atı, 1-1,5 gramı da bir koyunu öldürebilecek zehirli güce haiz.

zeytinyağıyla ezilmiş zakkum yaprağı kullanarak, pire ilacı üretmeniz bile mümkün.

hayvanlar, zehirli bitkileri genellikle bir şekilde tanıdıklarından sık sık yemezler; ama, zaman zaman açlık-dalgınlık-hava sıcaklığı vb. etkenler sebebiyle zehirli bitkileri de yiyebiliyorlar.

buna, karnı ağrıyan ve sindirim zorluğu çeken ve bu yüzden bitki yiyen köpekler de dahil. dahası, zakkumdan zehirlenip ölmüş bir hayvanın etini yiyen insanların da zehirlenerek öldüğüne dair bilimsel veriler de oldukça yaygın.

hatta, zakkum demetleri yakıldığı vakit çıkan duman bile, insanı zehirlemek için yeterli olabiliyor: zakkumun zehrine maruz kalmış kişinin dil ve yutağı hissizleşiyor, nefes yolları tıkanıyor; ardından yaşanan şok ve felç ve akabinde nabız yavaşlamasıyla ve nefes darlığıyla birlikte gelen el ve dudak morarmasıyla, kişi, 2-3 saat içerisinde zehirlenerek ölebiliyor.

sadece zehirli bitkilerin tüketimiyle değil, zakkum gibi çiçeklerin polenleriyle beslenen arıların yaptığı “deli bal” denilen balın da 50 gramı dahi insanı zehirlemeye yetiyor. dünyada, deli baldan zehirlenme oranının en yüksek olduğu ülkenin türkiye olduğunu da hatırlatmakta fayda var.

bilimsel kaynaklar haricinde; tarihi ve dini kaynaklara göre; II. haçlı seferi‘nde, fransa kralı VII. louis’nin komutasındaki haçlı ordusu askerlerinden çoğunun, antalya civarında bir buçuk ay sıkışıp kaldıkları vakit, açlıktan zakkum yiyip zehirlenerek öldüklerini okuduğumu hatırlıyorum. (m.s. 1148, antalya)

dinler tarihinde de zakkuma yapılan çeşitli göndermeler mevcut: kuran‘da zakkum, saffat suresi‘nde cehennem çiçeği olarak betimlenmiştir ve zakkumun, cehennemdekilerin gıdası olduğu söylenir.

dilbilimde zakkum konusuna eğilecek olursak; dilimizde sık kullanılan “zehir-zıkkım” ikilemesindeki ve “zıkkımın kökü” deyişindeki “zıkkım” sözcüğünün de,  “zakkum” sözcüğüyle eşanlamlı olarak kullnılan bir sözcük olduğunu not edebiliriz.

yani, çiçek yemek, masum gibi dursa bile, tüm güzel şeylerin doğasında olduğu gibi, zehirli yanlar da taşıyabiliyor. çiçek yemek, tarihi fena halde değiştirebilir demek istiyorum dostlarım. hem iyi, hem de kötü biçimde… ne diyordu le petit prince?

“milyonlarca yıldır çiçeklerin dikenleri var. ve milyonlarca yıldır koyunlar çiçekleri yiyorlar.”

çiçek içmek

zehirli bitkileri felsefe tarihinden bir örnekle ilişkilendirecek olursam da şunu söyleyebilirim: tarihin bilindik ilk siyasi cinayetinde kullanılan öldürme aracı, yine bir bitki zehridir. felsefenin kurucusu olarak kabul edilen, antik yunan‘ın ünlü filozofu socrates, 500’ler meclisi tarafından, düşünceleri nedeniyle ölüme mahkum edilmiştir. kendi elleriyle intihar etmek suretiyle idama mahkum edilen (m.ö. 399, atina) socrates, baldıran zehri içirilerek öldürülmüştür.

zehirli bitkilerin arasından socrates‘in adımlarını takip ederek felsefeye doğru yürüyorsak, işte şimdi tam da buradan yola çıkarak, felsefi bir karşı çıkış yapmak niyetindeyim:

türkiye cumhuriyeti radyo ve televizyon üst kurulu (rtük), ekranlarda, halkın sağlığını korumak ve çocukları sigaraya özendiren görselleri saklamak amacıyla, örneğin dizilerde ve sinema filmlerinde görünen “sigara” görselinin üzerine “blur”, “buzlu mozaik”, ya da “çiçek” koyarak, sansür uyguluyor; tv kanallarına bu sansür yöntemini dayatıyor.

açıkçası, bu uygulamayı net biçimde faşizm olarak nitelendiriyorum.

çünkü, bir sanat eserine sanatçısından başka hiçkimsenin müdahil olma hakkı yoktur. bu hususta “ama sigara sağlığa zararlı” diye başlayan açıklamaların hiçbirini, kabul etmiyorum. devlet bu yöntemle, sanat eserinin içeriğine ve biçemine resmen müdahil olmaktadır. bu, açıkçası, komedi eserlerine konu olabilecek denli salakça ve şaşılası bir uygulama.

rtük’ün bu sansür savını uygulamak zorunda kalan tv kanallarından cnbc-e, bu sansüre karşı şöyle bir tavır geliştirmiş: sigara görselinin üzerini “çiçekle örtmek”.

ilk bakışta, dayatılan sansüre karşı postmodern bir karşı-çıkış olarak görülebilecek bu uyguluma biçimi, ne yazık ki, sansürü meşrulaştırmaktan öte bir durum yaratamıyor.

belki söz konusu tv kanalı, bu sansürü, sansüre karşı bir meydan okuma-kendilerince bir tür dikkat çekici karşı çıkış olarak sunuyor olsa bile, tüm tv kanalları olarak örgütlü ve geniş çaplı bir eylemden kaçınarak, hem izleyicisinin hem de iktidarın nabzına göre şerbet veriyor aslında: izleyici, “sansürle ne güzel dalga geçmişler” yollu bir vicdan mastürbasyonuna doğru yol alırken, iktidarın devlet içindeki denetleyici organları da “sansürü ne güzel uygulamışlar” diye sansürün biçimine alkış tutuyor ve böylece, bu faşizm uygulaması, gülüp geçtiğimiz bir detay haline geliyor. örnek mi?

“o çiçek görüntüleri, buzlamadan daha hoş olmuş.  (…) başbakan’ın da sigara konusunda katı bir duruşu var.”

bunu söyleyen kim? zahid akman‘dan sonra rtük başkanı olan davut dursun. (kaynak: hürriyet gazetesi)

devam edelim. örneğin, 1993 yapımı, 7 oscar ödüllü schindler’s list (schindler’in listesi) filimini ele alalım: yönetmenliğini steven spielberg‘in yaptığı filmin konusu, II. dünya savaşı sırasında naziler‘in uygulamış olduğu soykırımdan ve faşizmden kurtarılan insanların öyküsü.

schindler’s list, sinema tarihinin başyapıtlarından biri ve başlı başına faşizme karşı çıkan bir sanat eseri.

ve siz, halkın sağlığını ben korurum bahanesiyle, filmin içine ederek, sanat eserine kendinizden bir parça katıp sanatçının göstermek istediğinden çalarak, yani kısacası faşizm uygulayarak, faşizme karşı direnişin sembollerinden olmuş bir filmin, bir sanat eserinin üzerini örtüyorsunuz.

üstelik, zehirli ve sağlığa zararlı yanlarını da bu yazıda uzun uzun saydığım “çiçek”le bu “örtme” işi gerçekleştirildiğinden, bunu son derece hoş bulduğunuzu da ifade ediyorsunuz.



sanat eserlerinin sansürlenmelerini hoş karşılayanlara şu soru yöneltilebilir: niçin çocukları çiçek yemeye, çiçek içmeye özendiriyorsunuz?

sizin akıl yürütmelerinizden yola çıkarak soruyorum: halihazırda, filmlerin ortasında eşek gibi sırıtan bu çiçek görseli, sigaradan da dikkat çekici bir hale getirilip söz konusu film sahnelerinin odağı olmaktayken, bu filmlerden etkilenen çocuklar da gidip bahçedeki zakkumları ağızlarına sokup yemeye-içmeye çalışmazlar mı?

yine benzer çevrelerin sansür gereksinimi etrafındaki akıl yürütmelerinden yola çıkarak soruyorum:

zakkumun hem kendisi, hem de dumanı zehirliyken ve üstelik zakkum yiyerek ya da zakkum dumanına maruz kalarak yaşanan zehirlenmenin iki üç saat içinde öldürücü etkisi de bilimsel olarak ortadayken ve ülkemizde zakkum bitkisinin son derece yaygın ve bulunabilir olduğu da ortadayken, zakkum yüzünden ölen bir çocuk olursa, bunun hesabını vermeye hazır mısınız?

kusura bakmayın ama, akıl sağlığıma zararlı bir düşünce pratiği bu ve bırakın da kendi sağlığımı ben kendim koruyayım; çocukları da bu faşist uygulamaların koruyabileceğini düşünmek, zaten olanaksız.

siz, halkın sağlığını sigaranın zararlı etkilerinden korumak yerine sigara yasağı yasalarını kötüye kullanmayı tercih ediyorsunuz. dahası, bunu yaparken de, amacı faşizmin yıkıcı etkilerini ortaya koymak olan bir sanat eserinin güttüğü insani-estetik kaygılarla da resmen çelişmiş oluyorsunuz.

özetle, bu işin ece ayhan‘casıyla ifade edecek olursam: filmlerdeki sigara görüntüsü üzerine çiçek falan koymak, faşizmdir abiler.

ünlü yönetmen federico fellini‘nin deyişiyle, ”sansür, iktidar tarafından parası ödenen reklamdır.”

sanat anlayışınıza da, şirin sağlık anlayışınıza da çiçeğim girsin dememde bir sakınca var mıdır?

filozof jean paul sartre’ın sigarası, ressam rené magritte’in piposu ve bir başkaldırı aracı olarak felsefe, sanat ve dumanı tüten şeyler: ceci n’est pas une pipe!

tüylerimizi diken diken eden her uygulamasından sonra iktidar, “heykel yıkma”ya, “suçlu olduğu ispatlanmamış gazetecileri hücrelere hapsetmeye” kadar götürebildiği uygulamalarını ve muhafazakârlık bariyerlerini aşıp bağnazlığa vardırdığı düşünce pratiğini meşru kılabilmek için hep şöyle diyor:

“boşuna ağlamayın… bakın, yurtdışında da bu durum böyle!”

ve iktidar kanadı böyle dediği an, “aaa, bak amerika’da da böyleymiş”, “bak fransızlar da böyle yapıyorlarmış meğer” diye diye kabullenen ve sizin de bunu bu şekilde kabullenmenizi telkin eden tuhaf bir kitle türüyor; çoğunlukla da başbakanımızın müstehzi gülüşleri eşliğinde.

bir şeye karşı çıkmayagörün, hemen, “sen sus, tanzanya’da da bu işler böyleymiş bak” gibi cümleleri eveleyip geveliyorlar.

bu tavırdan güç alan daha geniş bir kitle, lâik ya da antilâik hiç fark etmez, temeli tamamen “kompleksler”den ve “bağnazlık”tan beslenen ve cahil kalmaktan hoşnut bir düşünce pratiğiyle hareket ediyor.

bir şeyi tartışmayagörün, hemen o dakika “bu böyle olursa dünyaya rezil oluruz” diyorlar. ya da “bu uygulama, yurtdışında da böyle olduğu için bizde de böyle olmalı”yla savunuyorlar, yapmayı ya da yasaklamayı düşündükleri her şeyi.

kendisinden çok, başkasının bakış açısıyla ilgilenen bir tür kitlesel “özsaygı”nın yutturmak istediği yalanlarla karşı karşıyayız yani; ileri demokrasi görünümlü katıksız faşizmin dört koldan saldırdığı günlerdeyiz ve bana kalırsa en masum gibi görünen yasaktan en şiddetli yasağa kadar tüm yasaklarla ve antidemokratik uygulamalarla daha çok ilgili olmamız gereken bir dönemdeyiz.

pas geçmeden, normalleştirilmelerine göz yummadan, hepsine karşı söyleyecek sözümüz olmalı. öyle ya da böyle, bir biçimde belli etmeliyiz rengimizi.

sigara sansürü de, hemen hemen tüm şirinleştirilmiş yasaklar konusunda olduğu gibi, “yurtdışında da bu işler böyle” ayarında savunulan yasakların başını çekiyor ülkemizde.

türkiye cumhuriyeti kültür ve turizm bakanlığı, hatırlanacağı gibi, mustafa kemal atatürk’ün bir fotoğrafının üzerinde oynama yapmış ve mustafa kemal‘in elindeki sigara görüntüsünü “photoshop”layarak takvimlerine taşımıştı. bunu savunurken de, yine, hemen hemen her yasağı şirinleştirme operasyonunda olduğu gibi“yurtdışında da bu işler böyle” denilivermiş ve hemen o dakika, örnek argümanlar sıralanmıştı:

“filozof jean paul sartre’ın, 100’üncü doğum yılı nedeniyle hazırlanan posterlerdeki fotoğraflarda yer alan sigarası da fransa’da yok edilmişti. le figaro gazetesi de che guevara’nın meşhur havana purosunun yerine sarı bir çiçek yerleştirmişti. hatta aktör tati’nin anısına düzenlenen bir film festivalinin organizatörleri, tati’nin pipo içen bir pozunu festival afişi olarak kullanmalarına izin verilemeyeceği için piponun yerine photoshopla oyuncak bir değirmen koyup olayı tatlıya bağlamıştı… coco chanel’in de sigarası sansürleniyor, biz de atatürk’ün elindeki sigarayı yok ediverdik… ne var yani, büyütmeyin.”

tabi onlar ve onların yılmaz destekçileri, yasakları savunma mekanizmalarını bu türden argümanlarla geliştirdikçe, biz de dut yemiş bülbüller gibi yasakları kabullenmek zorunluluğuna adeta hapsediliyoruz; üzerine de lâfı anında ağzınıza tıkıp bir de kendilerini “özgürlükçü” ilân etmeleri yok mu? işte bu beni delirtiyor.

örneğin henüz suçu ispatlanmamış bir(çok) gazeteci, sabaha karşı apar topar gözaltına alınıp aylarca tek kişilik hücrede tecrit edilerek hapsediliyor. ve birileri, bu uygulamalara sesimizi çıkartırsak eğer, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmiş olacağımızı açıkça söyleyebiliyor, kendilerini de özgürlüğün yılmaz savunucuları ilân ederek.

onlar için “muhalefet” demek, onlara onay vermesi gereken birtakım hoşnutsuz baş sallayıcılar. yani onlar, muhalefet etmeye kalkmayagörelim; “sen sus, statükocu seni” diyecek, biz de onların yasakçılığına, antidemokratikliğine onay vereceğiz; işte o gün, onların istediği muhalifler olacağız.

yani, bizi de kendileri gibi koyun sanıyorlar. çiçek yediğimiz doğrudur fakat yalanlara karnımız tok.

bu yasakları bu tür argümanlarla savunanlara, tarihi değer taşıyan belgelerin- sanatsal değer taşıyan eserlerin üzerinde bu şekilde oynama yapma hakkını kendisinde görebilen herkese, faşizmi ağzı sulanarak arzulayanlara, yine kendi argümanlarıyla yanıt vermek, bu ironik, mizahi, dallama uygulamaların yarattığı trajikomik havayı yansıtmak adına yerinde olacaktır.

bakın o her yasakta sırtımızı dayadığımız “yurtdışındakiler” bu defa ne demişler?

“fransız parlamentosu kültürel ilişkiler komitesi, reklamlarda, afişlerde ve posterlerde tütün mamulleri ve alkolün kullanılmasını kısıtlayan yasaya ‘kültürel istisnalar’ getirilmesine dair tasarıyı onayladı. tasarının parlamentoda da kabul edilerek yasalaşması bekleniyor. böylece, filozof jean paul sartre, moda tasarımcısı coco chanel ve aktör jacques hulot tati gibi sigara sevdalısı geçmiş zaman fransız ünlüleri, ölümlerinin ardından sigaralarına kavuşmuş oluyorlar. ünlülerin sigara içerken çekilen fotoğrafları sigara reklamlarında olmasa bile, sergi tanıtımlarında, posterlerde ve sanat etkinliklerinde kullanılabilecek.

buyrun, biraz da buradan yakın.

hem bakın, ünlü devrimci ernesto ‘che’ guevara, jean paul sartre‘ın büyük aşkı simon de beauvoir‘un şaşkın bakışları altında sartre‘ın purosunu yakmış.

yurtdışındakiler böyle yapıyorsa, siz de yakın. bir şey olmaz.

ama siz yine de uyanık olun; “çiçek” ve “devrim”, birbirine hiç uzak kavramlar değildir. ya da guevara‘nın ağzından şöyle demeli: “bir çiçeği katledebilirsiniz ama baharı asla.”

sanat tarihine bakacak olursak, “bu bir pipo değildir. (ceci n’est pas une pipe.)” isimli eseriyle büyük yankı uyandıran çağdaş ressam rené magritte‘in felsefi yaklaşımının, daha yıllar öncesinde bu tartışmalara ciddi bir yanıt içerdiğini söyleyebiliriz:

magritte, “gösterilmeye çalışılan gerçekçi sanata ne kadar yaklaşılırsa yaklaşılsın, öğenin kendisine yaklaşılamaz”
der.

yani, biz, bir pipo resmiyle tütün içemeyiz. dolayısıyla, “bu bir pipo değildir. (ceci n’est pas une pipe.)” bu, sadece bir pipo resmidir.



korkmayın, öldürmez; çünkü sanat, güzeli aramaktır; çünkü felsefe, bilgelik sevgisidir: kötüyü sevdirmekle bir alâka barındırmazlar, bu bağlamda değerlendirilimeleri hata olur.

halkın sağlığını ve/ya devletin bekâsını sanatı sansürleyerek veya heykel yıkarak korumaya çalışacağınıza; halkınıza, sanatı ve/ya felsefeyi sevmeleri yolunda gölge etmeyin, halkınız başka da ihsan istemez.

ama siz isterseniz, çiçek içmekten ve çiçek yemekten pekalâ bahsedebiliriz.

baharın gelişini çiçek yiyerek kutlamak: çatalhöyük’ten mezopotamya’ya, eski mısır’dan osmanlı imparatorluğu’na… çiçek yemek.
 
velhasıl-ı kelâm, mart kediden yaktırıyor; çiçek falan yedirtiyor. ilkbaharın gelişiyle ve kafamın güzelleşmesiyle birlikte, “çiçek yemek” diye diye sayıklamalarım artışa geçiyor. gözlerim radar kesiliyor; her yerde yiyebileceğim çiçekleri arıyorum…

ama gelin görün ki, gül yapraklarından yapılan güllaç ve ayvalık‘ın meşhur kabak çiçeği dolması bile, benim için artık sıradan.

canım lavantalı ekmek çekiyor artık… ya da beyaz çiriş çiçekli salata.
hercai menekşeli levrek istiyor canım; ya da bilemedin, ingiliz papatyalı siyah pilav.

bunlar olmuyorsa feyko çiçekli patlıcan olsun bir tabakta, ya da pembe güllü mercimek filizi…

hodan çiçekli kalamar gelsin önüme veyahut peynirle doldurulmuş yukka çiçekleri…

nilüfer çiçekli marul sarma da olur, krizantemli karides de iyi gider; hele şu kağıtta mor yoncalı erik yok mu? tam da erik mevsimine gireceğimize yakın, canım nasıl da çekiyor onu.

gardenyalı güllaç, kekik çiçekli sarı kiraz, pembe adaçayı çiçekli börek, dişotu çiçekleriyle donatılmış kabak tatlısı, beyaz zambaklı muhallebi… tatlı-börek menüsü de tamam işte.

madem böyle, inceldiği yerden kopsun sayın seyirciler: hiç sevemesem bile, bezelye çiçekli kereviz, erguvan çiçekli pırasa bile yenebilir bahar geldiyse…

çünkü bahar, iştah kabartıyor ve ben çiçek yemek istiyorum dostlarım. mart kedisi oldum çıktım.

derken, gözüm bir kitaba ilişiyor; üzerinde “çiçek yemek” yazıyor. canımın çektiği tüm bu çiçekli yemeklerin tarifini muhteşem tasarımlarla anlatan bir kitap bu; şaka yapmıyorum; gerçekten de var böyle bir kitap.

yazarı gönül paksoy.

paksoy, bir yıl boyunca mevsimleri takip ederek, mutfakta kullanabileceği yiyilebilir tüm çiçekleri araştırıp bulmaya çalışmış; kâh çatalhöyük’ten girmiş, kâh mezopotamya’dan çıkmış.  eski mısır’dan osmanlı imparatorluğu mutfaklarına kadar sofralarında çiçek kullanan yemek kültürlerini incelemiş ve bulduğu çiçekleri kullanarak yemek tasarlamaya başlamış ve bu tasarımlarını detaylı tarifler ve harika görseller eşliğinde bir kitaba sığdırıvermiş.

zaten, izlenimlerime göre, paksoy‘un en kuvvetli özelliği de tasarımcı kimliği. halihazırda, paksoy‘un önceki (ödüllü) kitaplarından yenilebilir boncuklar, new york’taki dünyaca ünlü modern sanat müzesi moma’da (the modern museum of modern art, new york) satılıyormuş. paksoy‘un, yine benzer bir konuda, iki ciltten oluşan yemek için tasarımlar/culinary designs isimli bir kitabı da var. özetle; paksoy‘u dünya tanıyor diyebiliriz. (dünyadan örnekler servisi‘ne duyrulur.) halihazırda, kendisinin kulaktan kulağa yayılan bir ünü olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim ve çiçekleriyle, renkleriyle, lezzetleriyle donattığı oldukça ünlü davetler verdiğini de…

ama, kendisinin benim için dikkat çekici asıl özelliği; çiçek yiyen tek delinin ben olmadığım duygusunu bana uzaklardan hissettirebilmiş olması.

yani, sansürü değil de deliliğimizi normalleştirebilmesi;
üstelik, kitap yazarak.

68’lerin çiçek çocuklarından 2011‘in çiçekli devrimler‘ine uzandığımız bu günlerde, iyi ki de böyle deliler var ve iyi ki de biliyoruz çiçeklerin tadını.

canı çeken herkese çiçek var, demek istiyorum. tam da mart ayı kediden yaktırmışken.

bize de çiçek yemek üzerine birazcık düşünmek, belki de “çiçek yemek” diye mırıldanmak, biraz da çiçeklerin zehirlisiyle zehirsizini ayırt etmek kalıyor geriye…

elbette, yersen.

ozan önen  | 03. 03. 2011, perşembe 



12:36 am, ozanonen
55 notes
text
bu böyle giderse yıkılabilirim direğin dibine.

hepimizin önem atfettiği şeyler farklılık gösteriyor; haliyle, herkesin kendince bir önem hiyerarşisi var. bu yazıda anlatılacak olan olayı, şimdiden, 2011’e damgasını vuran olay olarak ilân etmekten çekinmiyorum bu yüzden. ve hepimizin bir önem sırası olduğu gibi, bir de doğum günü var; biliyorsunuz.

işte benim o doğum günleriyle aram pek iyi değil. neden bilmem; o tuhaf doğum günü telâşı hep bunaltır beni. yalnız bununla da sınırlı değil; toplumun dayattığı birtakım normlar, anlamına halen vâkıf olamadığım birtakım gelenekler olumsuz anlamda çoğu kez itmiştir beni.

üstelik uzun yıllar boyunca, kendi doğum günlerimde, insanlardan hep uzakta durmaya çalıştığım gibi, telefonlarımı kapattığım, birkaç günlüğüne ortadan kaybolduğum bile olmuştur. böyle de tatsız bir adamım işte ben.

çünkü bir şekilde de olsa tüm dertler içinde bir de benim doğum günü derdime kimseler düşsün istemem. hiç gereği yokken, bir de armağan alma telâşına-armağan alamıyor olma mahçubiyetine kimseler kapılsın istemem. o karşılıklı köşe kapmaca halleri, bana hep fenalıklar getirmiştir.

yine de itiraf etmem gerekiyor; çaktırmadan, “acaba yine de birileri hatırlar mı doğum günümü?” diye de dertlenirim gizli gizli ve bilirim ki bunu aslında hepimiz yaparız. çünkü, insan olmanın kimyasında böyle bir durum var olmalı: yani, hepimiz seviyoruz hatırlanmayı, beklenmedik armağanları, bir şeylere lâyık görülmeyi, vesaireyi.

ve birileri de çıkıp hatırlıyor işte, enseliyor biz ne kadar kaçsak da; “iyi ki doğdun” da diyerek. sonrasında, bizler de şaşkın mutlu suratlara kavuşuyoruz.

başkalarının doğum günlerini halen pek kolay hatrında tutabilen biri olmamakla birlikte, bir defter de tutmuyorum; şunun doğum günü şu zamandır diye. çünkü öyle olması gerektiği için değil de, içimden gelen bir tür refleksif hisle, istediğim kişileri istediğim zaman hatırlayıp “anmayı” daha anlamlı buluyorum halen.

doğum günleri hatırlanmadığı vakit kıyametleri kopartacak birileri çevremde zaten olmadığı gibi, doğum günleri hatırlanmadığı için hissetmeleri muhtemel o kırgın duyguyu sevdiğim insanlara yaşatmış olmayı da istemiyorum. çünkü artık biliyorum ki bu mesele içsel bir sevme meselesi-ymiş aslında; herkeslerden uzak bir kıyıda köşede, bir anda, insanın içine bir yerlere sızıveren.

geçtiğimiz yıl, “hayatımın en kötü doğum günü, hatta hayatımın en kötü günü olmaya aday olabilecek bir gün bu” dediğim gün, berbat da bir haldeyken ben, bana çok güzel bir sürpriz yaptı birkaç iyi adam; aklımda hiç de yokken.

ve o gün anladım, hayatın çekilir yanlarının beş dakikada iki satır sözle bile her türlü olumsuzluğu alaşağı edebildiğini, inadına inadına hatırlanıyor olmanın ne de güzel bir şey olduğunu. 

bu yüzden de bugün, bir başka adamın doğum gününü beni okuyan herkese hatırlatmak istiyorum; inadına inadına da hatırlamak istiyorum onun doğum gününü; hiç de huyum değilken.

çünkü o, sesini bize ulaştırmak için bedel ödedi. gizli gizli de dertlendi, acaba sesim onlara ulaşacak mı diye? ve belki de, onun iki satır sözü, hepimizin dertlerine iyi gelir, beş dakikada alır götürür usandığımız ne varsa.

bu yüzden, bu yazıyı, doğum gününü unuttuğum herkese armağan etmek istiyorum. çünkü, hepimize verilmiş bir doğum günü armağanının ve çoğumuza anlamsız gibi görünen geleneksel bir sahip çıkışın, bir vasiyetin yerine getirilişinin hikâyesi bu.

*

paris‘te bir ev, 25 nisan 1961.  biri sürgün, iki kişi. onlardan biri, basıyor record tuşuna: sürgün olanı başlıyor okumaya… soluksuz, tam 56 şiirini. 57.’sine gelince tekliyor sesi; “olmadı” diyor; baştan alıyor, yarılarken kayıt duruveriyor, karşısında duran adam bu defa önerilerde bulunuyor; şöyle oku, böyle oku diye.

60’ların teknolojisi makara banda kaydedilen tüm bu şiirler, 1961‘den tam yarım asır sonra, bu şiirleri okuyan adamın 89. doğum gününde, yani 17 ocak 2011‘de hem ses hem de yazı olarak hepimizin erişimine sunuluyor armağan olarak.

yani o adam, kendi doğum gününde, hepimize verdiği armağanla bizleri onurlandıracak. hem de öyle iki satır sözüyle de değil; ikisi hiçbir yerde bugüne kadar yayımlanmamış olan tam elli yedi şiiriyle, üstelik de kendi sesiyle.

bu sürgün adamın adı nâzım hikmet ran. record tuşuna basansa, o kayda “patırtı yapmayın” diyerek başlayan bedri rahmi eyüboğlu.

kaydın ilk şiirinin adı “mor” ve bedri rahmi‘den. çünkü nâzım hikmet yasaklı, ve bedri rahmi o kaydı türkiye‘ye sokarken kontrollerde bandı “kaptırmasın” diye önlem olarak ilk önce kendi sesinden bir şiir okuyor; biri tutar da “ne var bu bantta?” diye sorduğu vakit, “hiiiç, kendi sesim; bak dinle!” diyebilmek için. ardından da, nâzım döktürüyor, o elli yedi pare şiirini.

ve bedri rahmi, o bandı paris dönüşünde türkiye‘ye sokuyor. bandı oğlu mehmet ve gelini hughette eyüboğlu’na bırakıyor; “bu kaydı çok iyi saklayın, aman ha!” diyerek. malum, nâzım hikmet sakıncalı şair ve bedri rahmi yasaklı olmamasına rağmen evi de sık sık polis baskınlarına uğruyor.

kayıt, bir şekilde saklanıyor herkesten. ve hughette eyüboğlu, o kayıttan elli yıl sonra bu yıl, artık karar veriyor, “gün ışığına çıkmasının vakti gelmiştir” diye. ama öyle iyi saklamışlar ki kaydı, ortaya çıkarmaya karar verdikten sonra bile, kaydı evin içinde aramaları tam bir hafta sürüyor.

kaydı ortaya çıkardıktan sonra, bedri rahmi‘nin şu anki yayıncısı türkiye iş bankası kültür yayınları’na teslim ediyorlar kaydı. türkiye iş bankası kültür yayınları da nâzım hikmet‘in şu anki yayıncısı yapı kredi yayınları‘yla da işbirliği yaparak, iki büyük yayınevinin de imzasıyla, o band kaydını, nâzım‘ın 89. doğum gününde, 17 ocak 2011‘de “büyük insanlık-nâzım hikmet-kendi sesinden şiirler“adıyla kitap ve cd olarak hepimizin erişimine sunuyor.

bu eserde, bugüne kadar hiç yayımlanmamış iki nâzım hikmet şiiri de var. bu kaydı özel yapanlar yalnızca bunlar değil; bir de, nâzım’ın annesi celile hanım’ın yaptığı, bedri rahmi‘nin özenle sakladığı ve daha önce ortaya hiç çıkmamış olan bir nâzım portresi de 17 ocak‘ta yayımlanacak eserin ön kapağının içinde olacak.

yazılana göre, nâzım hikmet, sevgilisi vera‘ya şunları fısıldamış günün birinde:

sana tüm şiirlerimi banda kaydedeceğim. yaşamımın tüm sesi seninle kalsın. sonra türkiye’ye de ver bu sesi. bizim barışmamız ölümümden sonra olacak; ülkeme dönmek için, ölmek zorundayım.

işte nâzım‘dan vera‘ya ve bedri rahmi‘ye, bedri rahmi‘den de mehmet ve hughette eyüboğlu‘na vasiyet olarak bırakılmış o ses, türkiye‘ye veriliyor nâzım hikmet‘in de istediği gibi; hem de bu yılki doğum gününde, o kayıttan 50 yıl sonra.

bence birine doğum günü armağanı verecekseniz ve “ne alsam ne alsam?” diye de kara kara düşünüyorsanız, bu kitap ve ses kaydı birine verebileceğiniz en anlamlı armağan olabilir. çünkü o kayıt ne günler görmüş; baksanıza; aramıza devlet bile girememiş ve sır gibi de saklanmış, ne günler de gördürtür isteyenine. işte, gelmiş-gelecek en güzel günlerin vaadi bu olmalı.

düşünüyorum da; hayatım boyunca aldığım en güzel doğum günü armağanı, bundan on yıl önce bir arkadaşımın armağan ettiği, fazıl say‘ın nâzım hikmet oratoryosu cd’si olmalı. aldığım tüm armağanlar özeldir elbette, ama neden bilmem, o cd’ye gözüm gibi de bakarım hep, onu armağan eden kişiyi de hep bu albüm ile hatırlarım ve hiçbir zaman unutacağımı da sanmam.

ne güzel biriymiş ve henüz on yedisinde bunu armağan edebilecek ince ruhu taşıyormuş” derim düşündükçe o doğum günümü. tesadüfün tuhaf yanı, neredeyse on yıldır birbirimizi görmeyen iki insan olarak en son konuştuğumuzda, o armağanı veren güzel insanın paris‘te yaşıyor olduğunu duymuştum ondan. o, şu an nerede ne yapıyordur bilemem; ama doğum günlerini sürekli unutan ben, onu halen de hatırlıyorum işte, hem de doğum günü olduğu için falan da değil. çünkü nâzım sayesinde unutmamak da mümkün.

ve o cd sayesinde, klasik müziğe de ilgim arttı; nâzım‘ı da aldım aklımın bir köşesine, sesleriyle, cümleleriyle ama en çok da bana nâzım‘la geleni kazıdım aklıma.

ve hayatımıza böyle girenler, biz istesek de aklımızdan çıkamazlar. aklımızdan-hayatımızdan çıktıklarını sandığımız en olmadık anlarda bile, aniden, bir yerden yakalayıverirler bizi.

bahsettiğim yeni kitap ve cd ise ocak 17‘de yayımlanacak ama o kayıtta yer alan nâzım‘ın o biri hiçbir yerde, biri de türkçe kaynaklarda henüz hiç yayımlanmamış olan o iki şiirini, artık ajanslara da düştüğüne göre, 50 yılı devirmiş halleriyle hepinize armağan etmemde hiç de sakınca görmüyorum.

paris
‘te bir evde, 25 nisan 1961‘de kaydedilmiş o iki şiir, yine paris‘teki bir başka eve iade-i ziyarette bulunsun şimdi sessizce. ve, unutulmuş tüm doğum günü çocuklarına, beklenmedik bir armağan olarak gelsin…

bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden


bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
gölgem gibi demiyorum
çünkü hasret yanımdaydı zifiri karanlıkta da
ellerim ayaklarım gibi de değil
uykudayken yitirirsin elini ayağını
ben hasreti uykuda da yitirmiyordum
bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
açlıktı, susuzluktu demiyorum
sıcakta soğuğu, soğukta sıcağı aramak gibi de değil
giderilmesi imkânsız bir şey
ne sevinç ne keder
şehirlerle bulutlarla türkülerle de ilgisiz
içimdeydi dışımdaydı
bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
zaten elimde ne kaldı bu yolculuktan
hasretten gayrı

bir ucu bir kuyuda kaybolan rüzgârlı bir şosede

bir ucu bir kuyuda kaybolan rüzgârlı bir şosede
bana doğru yaklaşıyor kavuşma saatımız yalnayak
yüzü saçlarıyla örtülü kavuşma saatımızın
bir de ağır yürüyor ki deli olmak işten değil
bana doğru yaklaşıyor kavuşma saatımız yalnayak
ben de telefon direğine bağlıyım kollarımdan
yüreğim de yorgun mu yorgun duracak nerdeyse
bir de alnıma bir su damlıyor aynı yere artsız arasız
bana doğru yaklaşıyor kavuşma saatımız yalnayak
ben de seni düşünüyorum da seni düşünüyorum
ben de seni düşündükçe o da ağırlaştırıyor yürüyüşünü
bu böyle giderse yıkılabilirim direğin dibine
o yanıma varmadan

ozan önen  | 15. 01. 2011, cuma-rtesi


kullanılan görsel: n
âzım hikmet’in el yazısı.


06:41 pm, ozanonen
49 notes
text
sütlükafanınkamburu

incelimonkabuğurendesisiyahisaçtellerinvenedegüzelşampuankokuyorkafan.
çileklipudingihiçsevemiyorolsamda,hatrınatümomeyvelişeylerincanınaokurum.
aslınabakarsanhalenonyediyaşımvehalenbirjaguarlapembeköşkeçıkamadım. avuçlarımdaensütündenmısırlarla,okargalarakarşıkorkuluklargibidolaşıyorum.

ozan önen  | 10. 01. 2011, pazar-tesi


kullanılan görsel: “nerden bulduğumu hatırlamıyor olduğum ama hatırlatılması halinde kaynak belirtmek istediğim kafası güzel bir illüstrasyon” demiştim; ayşe bayraktar bilgilendirdi: görsel, japon manga sanatçısı shintaro kago’nun güzel kafasından çıkmış. 


01:03 pm, ozanonen
38 notes
text
harcanmış türk gençliği isimli dev öykü



harcanmış türk gençliği - bap I: lâ bamba!

- ileride gelecek olan sayfalar tüm gücünü tamamen gerçek bir öyküden almıştır çünkü başından sonuna kadar ben hayal ettim, der boris vian; günlerin köpüğü isimli kitabı için. vian‘ın bu cümlesini kıskanıyorum, ama hayal etmekten de geri kalmıyorum. çünkü başıbozuk bu dünya ahvalinde, hayal etmekten güzel gerçek yok. benim dudaklarım çok kırmızı ve arada bir onlar şöyle de buyuruyor sana, bak: iki oda, bir salon senin depresyonun. erteliyorsun.

- yine emlâkçı gibi konuşuyorsun. hem biliyorsun; bizim ev üç oda, bir salon.

- hayır, dinle. sıkılmadın mı o evden? ya bu tatsız şehirden? vian bile kıskanacak çünkü çok güzel bir yer var bildiğim; bir ada. bir ada olmasa bile bir su kenarı… güneş pırıl ve su berrak; suyun üzerinden yüzümüze vuran güneşi, delikanlı güneşten daha çok seviyoruz. ayaklar yalın, dizler kum, tüm yeşiller fıstık ve dertlerin hepsi bohem. dillerimiz, dondurmalı bir rengin izlerine karışıyor ve arka bahçeler çıplak sözlere hazırlanıyor. ama dur… şimdi ben sana, oraya dair tüm bildiklerimi, gördüklerimi ve duyduklarımı anlatsam ne olur?

- ne olur?

- görmek istediğinle istediğin kadar ortaklaşırsın, belki gün içinde benim sayemde birazcık teselli de bulursun; hattâ gülümsetebilirim bile seni. ama yine de, her şey iyiye gider gibi olsa bile, ayakların tut ki seni oraya götürüyor olsa bile, alışkanlıkların seni kemirir; alışkanlıklarını değiştirsen bile meselâ sevdiğin bir yakınınla aran aniden bozulur, olmadı; kafan olmadık bir şeylere atıverir.

- meselâ?

- meselâ, en yakın dostundan feci bir kazık yersin; halbuki sen onu gerçekten sevmişsindir; beklentisiz, yargılamadan, yadırgamadan. ve yediğin kazığa gönlün razı da olamayacağından, onu istemeye istemeye hayatından bloke etmek zorunda kalırsın. üzüldüğün şey, onun seni kazıklaması değildir; onu onun bu küçük hesapları yüzünden kaybetmendir aslında. ve sen müthiş bir salaklıkla onu kaybetmiş olduğun için gizli gizli de üzülürsün. ya da bir bakarsın, dayını öldürürler. ya da soğan doğrarken parmağını kesersin. ya da tut ki her gün alışveriş yaptığın tonton bir esnaf, seni üç kuruşluk para hevesi için yüzüne baka baka dolandırmaya kalkar. hani dikkatsizliğinden desen değil; bilerek ve sırıtarak. bu, hayat boyu dolmak bilmeyen bir kotadır ve dünyanın en güzel yerinde bile olsan, zincirlerinden tümüyle kurtulup çok uzaklara kaçsan bile, senino ısrarla sevmek istediklerinden biri bile kafanı bozduysa eğer, o kafanı bozan şey düzelmedikçe aslında hiç de fark etmez; bulunduğun yer, inadına eksik kalır. hem, aklıma ne geldi biliyor musun? okumayı ilk söktüğümde, evin kütüphanesinden gözüme ilk kestirdiğim kitap montaigne‘in denemeler‘iydi. çok küçüktüm ama oradaki bir sözü çocukluğumdan beridir hiç unutmadım.

- neymiş o?

- köpekler de kırıp giderler zincirlerini, ama, boyunlarında, o zincirin halkalarını da taşıyarak. tam olarak böyle olmasa bile bu anlamı taşıyan bir cümleydi. sanırım, filozof horatius‘tan bir alıntıydı.

- hmmm… iyi bir kitaba benziyor sanki.

- evet, güzeldir ama abartılacak bir kitap da değil lâkin tarihi bir öneme haiz olmuş: adam, yani montaigne, otuzlu yaşlarının sonuna doğru şatosuna çekilmiş ve sadece bir kitap yazmış, ama tek bir kitapla bile literatüre deneme türünü sokmuş. neredeyse beş yüz yıldır da bu kitap her dönemin çok satanları arasında. yani, bir kitap yazmış ve hayatı değişmiş ve hayatlar değiştirmiş. bunun üzerine “lânet olsun montaigne, iyi denemeydi!” esprisini yapmak isterdim lâkin bu espri bayatlayalı da yaklaşık bi’ on yıl oluyor…

- hahahaha! ya, şey… yılmaz morgül‘ü twitter‘da takip ediyor musun? bence adam acayip komik… wikilmiş leaks’in davası olmaz diye yazmış wikileaks‘in kurucusuna açılan dava hakkında.

- bilmem farkında mısın ama ben sana montaigne‘den ve horatius‘tan bahsediyorum ve sen bana yılmaz morgül‘ün tweeti diyorsun.

- ne var yani, komik değil mi? ben çok güldüm. ne deseydim? 2023’te türkiye cumhuriyeti ne durumda olacak mı deseydim? wikileaks belgeleri şöyleymiş böyleymiş mi deseydim? huntington‘nın medeniyetler çatışması‘ndan mı bahsetseydim? kaldı ki ben bu espriye çok güldüm. espriyi cem yılmaz yapıyorsa gülünür de yılmaz morgül yapıyorsa gülmek yasaktır diye bir kaide mi var?

- bak, sana tatsız bir ihtiyar gibi konuşayım: vefa nasıl ki bir semt adıysa, cumhuriyet de bu ülkede bir gazete adından ibarettir yavrucuğum. 2023’te türkiye cumhuriyeti tamlamasının ortasına bir kelime daha eklenebilir. şimdi boşver yılmaz morgül‘ü falan.

- iran islâm cumhuriyeti gibi mi olacağız diyorsun yani? bir de genç subaylar rahatsız deseydin de tam olsaydı…

- türkiye lâkiktir lâik kalacak kötü esprisine ne dersin?

- bu espriyi fenerbahçe-galatasaray maçında da duymuştum taraftarlardan, hatta tv kanalı sesi sonradan kıstı bilerek, yayında duyulmasın diye. durum cidden çok kötü, babam bile öyle diyor.

- ah evet. şu babalar ve oğullar, şu babalar ve kızları… yirmi birinci yüz yıldayız ve türkler, dünya çekirdek çitletme liginde iranlılardan sonra ikinciymiş. bu yüzden, bugün üzerinde mesaj kaygısı taşıyan o tişörtlerden birini giymeye karar verdim ben de, bunu irem diye bir arkadaşım yapıp hediye etti: wasted turkish youth.

- bugün seni ilk gördüğümde söyleyecektim ama unuttum, cidden güzel tişörtmüş… (sessizlik) irem kim?

- hahaha. neden irem‘i merak ediyorsun?

- bilmem, sonuçta sana tişört armağan etmiş.

- yani?

- (sessizlik) benim tişörtüm nasıl? bak… üstünde küçük kirazları bile var.

- yaklaş bakayım… hmmm. kiraz mevsimi değil belki ama… çekirdek kabuğu dağlarının eteklerinde sevişme vaktimiz gelmiş olabilir. türkiye halen lâik…

- herkesin içindeyiz. saçmalama…

- ortalarda pek kimsecikler yok. şu havaya bir bak, şu denize bir bak: deniz adeta kırışmamış çarşaf ve apışarana dikenli teller çekmenin sırası mı şimdi? kumlar sıcak, sular serin ve yaz sınırlarında bahar kokuyor gün… yaklaş yavrum…

- o elini ordan çeker misin? ayrıca deniz falan yok burda, beni bu şekilde havaya da sokamazsın!

- bugün, galaksinin tüm kokuları çimen ama gel gör ki bu durum senin sikinde bile değil!

- a-aa? ne dedin sen?!

- sik dedim; farkındayım ama kimseye de hakaret etmedim. benim moda anlayışım bu: namussuzluğun tavan yaptığı bu ülkede namusun modasına meydan okumak! nasıl? beğendin mi?

- sen bana resmen sik dedin!

- teknik olarak şu an sen de bana resmen sik demiş bulunuyorsun…

- bana bak, benimle böyle konuşamazsın. ben böyle konuşmalardan nefret ederim, ayrıca iğrençsin!

- bak… ben bir şeyler hakkında konuşurken o şeylere dair meselâ “seviyorum” derim ya da “sevmiyorum” da derim ama “nefret ediyorum” o kadar da kolay lokma değil. olmamalı da. bir şeyden nefret edebilmen için hakikâtli nedenlerin olmalı. biri sırf dili eğip büktü diye, ondan veya bahsettiği şeylerden nefret edemezsin. üstelik bunun nedenini bile ona sormadan.

- ederim!

- nefret falan demezsin! üstelik… ben seni seviyorum.

- yalanını sevsinler.

- sevsinler, ama ben normalde küfürlü de konuşmam, ben yalnızca dilin ne kadar değişken bir şey olduğunu sana kanıtlamak için böyle konuştum. meselâ ben aniden sik diyorum, sen çıldırıyorsun. ama sen nefret dediğinde benim çıldırmam sana olağan gelmiyor. yani dilin mucidi toplum, kıçından birkaç kelime yaratmış ve üstelik bunlar sanal. ama hepsi de anlaşabilelim diye. hangi birinin bir mahsuru olabilir ki? ve senin sanalın iyi de benim sanalım neden kötü olsun? senin küfür kabul ettiğin seni çıldırtıyor da senin küfür kabul etmediğini ben küfür olarak kabul ediyorsam ne olacak? bunun düşünsel paradigmasının altyapısının nerden beslendiğini ciddi ciddi hiç düşündün mü?

- düşünmedim ama benimle küfürlü konuşamazsın.

- elimizde sözlükle gezecek hâlimiz yok. bir biçimde anlaşabilmemiz gerekiyor. ve normalde küfür diye tanımlanan sözcükleri zaten kullanmam diyorum, ben yalnızca sana bir şeyi izah etmek istedim. seni tedirgin edeceğini bildiğim bir kelimeyle seni biraz da provoke edesim geldi ama hakaret etme maksadım yok, bunu bilmiyorsan halen konuşuyor olmamızın da bir mantığı yok. kaldı ki bunu herkesin önünde de yapmam. çünkü seni zor durumda bırakmak istemem. bunu yaparsam sana faşizm uygulamış olurum çünkü senin inisiyatifin dışında istemediğin bir duruma sokmuş olurum seni. biliyorsun, bachmann‘a göre de faşizm iki kişi arasında başlar. ve ben liseli hevesler taşıyan kofti anarşist yeniyetme kafalarında da değilim. öyle olduk olmadık yerde, ileri geri lâflar etmem. seninle baş başa konuşuyoruz sonuçta ve buna küfürlü konuşmak denilemez; buna kavramları olgunca tartışmak denir. bence özel hisssetmelisin kendini.

- sahiden mi? ama bu durum bana yine de kabaca geliyor. gerçekten hoşlanmıyorum. ayrıca bu konuştukların ilgimi de çekmiyor.

- sana bunu kabaca olarak yargılamanı toplum emrediyor, üstelik bu toplum ikiyüzlülük mertebesini de kimselere kaptırmaz.

- sonuçta ikimiz de bu toplumda yaşamıyor muyuz?

- evet, ahlâkçı ahlâksızlığın tam da ortasında birbirimizi seviyoruz ve şu an bu ortamda ikimizden başkası da yok. hangi kelimemizi kim niçin yargılayabilir? istediğimiz takdirde sadece dili değil; devleti bile böler, parçalar ve hatta satarız; dünyayı yedi kere yıkar, sekizinci kez baştan kurarız. yani, sadece ikimiz başbaşayken. bundan topluma ne? bundan insanlığa ne? toplumun dili de der ki devlet de millet de aşkın kavramlardır. yani transendental. hani göster bana o zaman, tüm bu kelimeler gerçekten nerede? o dil, o devlet, o millet nerede? hiçbiri de senin şu köprücük kemiklerinden daha güzel olamaz. dünyanın hiçbir transendental kavramı, şu claviculaların kadar ilgilendirmiyor aslında beni. ama ben zaten, sana tam da bundan bahsediyordum. fakat ilgini çekmiyormuş.

- olsun. sen bana yine de küfretme. ayrıca o nerede dediğin millet de tam da şurada, biraz ileride, köşeyi dönünce solda.

- ama ben sana küfretmiyorum ki. sana ciddi bir şey anlatıyorum. bunu senden başkasına anlatırsam olgunca karşılayacaklarını da sanmıyorum. senin yanında rahatım ve bu allahın belâsı topluma şu an dahil olmayıverelim. ve biliyorsun, ben kaba biri değilim ve küfürlü konuşmayı zaten normalde tercih de etmediğimi sana ısrarla vurguluyorum, çünkü kelimeden bol ne var ki şu dünyada? insanların küfür diye kabul ettikleri kelimeleri neden inadına inadına o kelimelerden alınabilecek insanlara karşı kullanayım ki? bu biraz aptallık gibi olur zaten, ben başka bir şeyi izah etmek istedim.

- gerçekten de hiç mi küfürlü konuşmazsın normalde? meselâ arkadaşlarınlayken falan?

- arada bir konuşurum tabi ama…

- nerde meselâ?

- yatakta.

- oh!

- oh tabi. bir de ah de bakayım…

- ahh!

- lâmbaya püf…

- lâ bamba!

harcanmış türk gençliği - bap II:  yatak odasında felsefe.

- ner’de kalmıştık?

- tüm galaksi çimen gibi kokuyordu. hadi bana kendimi farklı bir yerlerde hissettir biraz. gidelim buralardan… sıkıldım ben bu şehirden.

- hah… o halde devam ediyorum… dans etmeyi sever misin?

- amatör olarak eşli danslarla ilgileniyorum ama… şey… yok böyle dans‘ı izledin mi? derya büyükuncu resmen neymiş öyle ya!

- olimpiyatlar tarihinde en çok madalya alamamış milli sporcumuz. branşı yüzme, ama iyi dans ediyormuş.

- kıskanmasana.

- ne yapsaydım, adamın göğüs kaslarına şiirler mi yazsaydım?

- ne var? ben yazabilirim. aslında fena fikir de değil…

- o halde yılmaz morgül‘ün de göğüs kaslarına şiirler yaz. madem cem yılmaz‘la yılmaz morgül‘ün komiklikleri arasında fark yok, neden derya büyükuncu‘yla yılmaz morgül‘lün göğüs kasları arasında fark olsun ki?

- ya öf… hadi devam et… galaksi çimen gibi kokuyordu diyordun.

- tamam. o su kenarını düşün şimdi. buralardan uzaklaşmışız. belki de assos‘tayız. üzerime yürüyorsun. tüm yaban tavşanı halllerimizle deliler gibi koklaşıyoruz: biraz iğde çiçeği, biraz zeytin çiçeği, lavantalar, anemonlar ve kekik. tüm bu saçma kokular, mis rüzgarlara karışıp yalıyor sağ dirseğinden başlayarak. ve düşün, tüm giysilerimiz yalnızca birkaç yaprak incirden ibaret. romantizmini bozmak istemem sevgilim ama bu havada o muhafazakâr orospuyu oynamanın gerçekten de alemi yok! nar gibi de açılman lâzım…

- oha! ne dedin sen?!

- nar dedim.

- ya sen nasıl bir öküzsün?!

- gayet cool…

- beni böyle tavlayabileceğini mi düşünüyorsun?

- sen buna tava gelmek mi diyorsun?

- bu konuşmayı daha fazla sürdürmek istemiyorum!

- ne istiyorsun peki?

- birazcık daha romantik olmanı.

- devam edeyim mi?

- et, ama odun gibi değil. bu tarzına halen alışamadım. azıcık ince ol.

- tamam… üzerime yürü demene kalmadan, dudaklarım dudaklarını çiviliyor. biliyorsun; benim hiçkimseden herhangi bir beklentim olmaz ama sen bana sunuyorsun.

- sunmak?

- evet, saba tümer gibi.

- hahahahahahahahahahaahaha!

- kadınlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanırlarmış sevgilim. saba tümer gibi güldüğüne göre, benden hoşlandığını artık kesin olarak biliyorum.

- ya sen resmen öküzsün. hadi birazcık daha anlat…

- demek hoşuna gitti…

- anlat!

- galaksi halâ çimen gibi kokuyor ve ben öküz değilim. doktorun demesine göre bende insomnia başlangıcı ve beraberinde dikkat bozukluğu ve ileri derecede hiperaktivite var. ama bunlar bende zaten on üç yaşımdan beridir var ve sen beni öperken resmen yalıyorsun ama ben o an bile otların arasından bizi röntleyen o bohem tavşanla bakışıyorum. omzunun hemen üstünden göz göze geliyoruz, hayvan resmen bıyıklarını oynatıyor bana bakarak. aslına bakarsan, ne biçim de adamım: otların arasında, bir tuhaf mizah ile seviyorum seni…

- sen bana “seni seviyorum” mu dedin?

- “otların arasında, bir tuhaf mizah ile seviyorum seni” dedim. üstü kapalı seni seviyorum demeye getirdim ama sen böyle içini oydukça, içimdeki o iyicil inek de sayende resmen öldü.

- inek mi?

- evet.

- hani tavşandık?

- tavşan biz değildik. o başkası. ikimizi uzaktan gizlice izleyen üçüncü bir göz o.

- hmmm… izlenmek hoşuma gidebilirdi aslında.

- hayvanlar tarafından mı?

- olabilir.

- olabilir, galaksinin en güzel cümlesidir.

- galaksi deyip duracağına bana azıcık da yıldızlardan bahset o zaman. romantizmin fazlası bizi yormaz…

- fakat sahte ve steril romantizm bizi bozar. yine de tamam… yıldızlar… kimseye söyleme ama dünya kupası’nda arjantin’i tutuyordum, messi‘den dolayı falan da değil; sadece maradona‘dan dolayı. ve ne oldu? yıldızlar karması arjantin babayı aldı! ve tüm arkadaşlarım dünya kupası’nı kim alır bahisleri oynarken, onlara banko arjantin alır dediğim için resmen utandım! insan içine çıkamaz oldum. futbol bilgimle eğlendiler. arjantin‘in kupadan elendiği gün kendimi bir bara attım ve bir arjantin dolusu birayı teselli niyetine bir dikişte yuvarladım. anlarsın sevgilim, bu işler böyle ince işlerdir. yunan tanrıları da içmemizi istiyordu ve ortam son derece müsaitti. gök mavi, yer beyaz diye inliyordu tüm tribünler, bilmediğimiz ama tanıdığımız o dilde. yani… aslında hepimiz arjantinliydik, o kıytırık çim zemin dahil. farkındaysan, yine dilden bahsettim. ama, bazen öyle şeyler oluyor ki, insanlarla istediğin kadar aynı dili konuştuğunu düşün, seni değil ismet inönü, diego armando maradona bile kurtaramıyor.

- sıkıldım.

- yıldızlardan bahsettim.

- futbolculardan ve siyasilerden bahsediyorsun.

- analoji yapıyordum. açık açık felsefe ve edebiyat mı yapsaydım?

- olamaz mıydı? ne güzel montaigne‘den bahsederken birden maradona‘ya atladın…

- maradona her konuda montaigne‘in eline verir.

- neyi?

- topu.

- ya bişi’ diyeyim mi? senin felsefeye falan kapasiten yetmez! tarzında sorun var. su katılmamış bir su aygırı gibi konuşuyorsun, bazen ilişkimizi sorguluyorum.

- o halde, sana iyi haber: yatak odası’nda felsefe başucu kitabımdır, marquis de sade.

- senden başka bir şey de beklemiyordum zaten. 

- ben de senden beklemiyorum ama sen sunuyorsun dediğim gibi.

- ahahahahahaha! başka?

- başka… mesela aristo‘yu da iyi bilirim… zaten aristo da bilir, tam şu kıyıdan tüm dünya görünür. bak şimdi düşün, mesela irtifa 237 metre, karşımızda da midilli adası, burası da assos olsun. yani aristo‘nun mekânı…

- yani?

- yani… atalarımızın mezarları üzerinde son derece ayıp şeylerin zamanı. ortam ve hava şartları, son defa müsait. bir-üç-iki-beş-yedi! içimden sayıyorum… söğüt ve domaniç çevresinde kurulan bir kayıboyu kadar müsaitiz büyümeye…

- biraz daha net konuşur musun?

- diyorum ki… şimdi o güzelim formanı çıkar; o 10 numaranın hakkını gümbür gümbür verelim! ganj nehri kadar fikri hür, vicdanı hürüz ve biraz da lâtin; şu enfes kalçaların dahil. maradona görse kıskanır…

- amatör olarak dansla ilgileniyorum demiştim.

- ben de amatör olarak seninle ilgileniyorum.

- teşekkür ederim.

- edeceksin, ama henüz değil.

harcanmış türk gençliği - bap III: senin politikanın bittiği yerde, benim poetikam başlıyor.

- hadi bana ayıp şeyler fısılda…

- ne kadar maaş alıyorsun?

- of, aptallaşma! bu da nerden çıktı?

- birine aldığı maaşı sormak ayıptır derler.

- ben halâ öğrenciyim!

- sanmam. woody allen‘a göre üniversite kantinlerinin tipik bir ürünüsün ama bu tabi ki şaka; sevgilimi kafaya almam ben.

- sen hastasın!

- ne duymak istiyorsun ki?

- assos‘a geri dönelim, anlat orayı bana, orada aramızda geçecekleri… saçmasapan şeylerden bahsetme. cidden sıkılıyorum…

- hmmm… tamam… bak şimdi… assos‘tayız ve ıtırlı bahçede, bahnameyi yazıyoruz. saçlar samur, kasıklar demir… üstelik arı gibi de çalışkanız, şu kırmızı kiraz dudaklarımız dahil…

- başka?

- bu öpücükler bize vız geliyor, tırıs gidiyor…

- ya sonra?

- sonra… dudakların dudaklarımı çivilerken bir yunan jeti geçiyor üstümüzden; aniden. malum ege kıyıları… ve assos-midilli dolaylarındayız… yani türk-yunan dostluğunun yalan olduğu yerde. romantizmini bozmak istemem sevgilim ama havada it dalaşı sürüyor ve sevişirken atalarımız bizimle gurur duysun ve ordumuza da moral olsun diye ünlü bir türk büyüğü gibi konuşasım geliyor.

- ah… değişik fantazilerine bayılıyorum işte. ne diyorsun peki? hadi söyle… benimle daha sert konuşsana biraz. cengiz han gibi konuş!

- cengiz han, türk değil; ama türkler, moğol olabilir.

- moğollar‘ı boşver şimdi. meselâ yunan tanrıları gibi konuş! aristo gibi!

- aristo tanrı değil; filozof. ayrıca yunan değil, makedon. hattâ, tarihin en ünlü makedon‘u büyük iskender‘in de hocası oluyor.

- off!

- tamam… dinle… bir türk büyüğü gibi konuşuyorum ve havada it dalaşı sürerken “nerede o eski jetgiller?” diyorum. eski jetgiller’i hatırlayıp kıblemizi şaşırıyoruz ve bayram değil seyran değil; ben bunu niye söyledim? aldırmıyoruz… fabrika ayarlarımıza geri dönüyoruz; gülüşüp devam ediyoruz, koklaşıp. ve seni enişten gibi de öpüyorum!

- oha!

- ne var? siz kadınların en büyük fantazilerinden biri de bu ve buna benzer durumlar. yalan mı?

- ama ben sevişirken espri yapan erkeklerden hoşlanmam. böyle yersiz densizliklerden de!

- ben de o erkeklerden değilim zaten. hattâ sevişirken gülme krizine girmek, isteyebileceğim son şeydir. hayal gücüme sınır da koymam ama şunu söyleyebilirim ki bazı hayvanoğlu hayvan arkadaşlarım, sevişme esnasında pipilerine isim takarak sevgilileriyle konuşturuyorlarmış. ve bunu ortalık yerde ayı gibi de anlatıp gülüyorlar.

- ahahahahahaha! nasıl yani?

- şöyle ki, meselâ osman diyor ona. sonra da sevgilisine dönüp bundan böyle osman’la muhattap olacaksın diyerek, elindeki osman‘a seslendirme yapıyor şebek. gençliğin durumu vahim…

- ahahahahahaha!

- gülme! komikten ziyade dramatik bu. hatta trajedi klâsmanını zorlar gibime geliyor. ve hani sen sevişirken gülüşmelerden hoşlanmazdın? trajediye gülünür mü hiç?

- ahahahahahaha!

- resmen şuh kahkahalar patlatıyorsun. sen sevişirken gülüşmeleri sevmezsin belki ama bu hardcore gülüşlerin sonunda ceddimiz bir derin nefes daha alıyor. çünkü toprakları emin ellerde, ter, gözyaşı ve huşu içinde sulanıyor. otların arasında, bir tuhaf mizah ile seviyorum seni…

- evet, beni sevdiğini sürekli söyle, ben bundan hiç sıkılmam…

- sıkılman mümkün değil, çünkü senin politikanın bittiği yerde, benim poetikam başlıyor.

- ah!

- oh!

- hadi devam et…

- yetmez ama evet diyorsun?

- evet!

- tamam… assos‘tayız yine… etrafta zeytin ağaçları bol. ardımız tanrıların dağı ida, yani kaz dağları. amazonlar‘dan sonra oksijenin en bol olduğu ikinci bölgedeyiz. otların arasında. zeytinliklerin altında. kumsala çok yakınız… kumsal diyorsam da aslında çakılı bol. buraların tek sevemediğim yanı da bu. deniz, hayvan gibi karşımızda ve akşam olmak üzere. güneş portakal gibi de batıyor. ve suratımızı yalayan ılık rüzgârlar bize karşı kıyıların kokularını getiriyor. şu güzel omzuna bir uğurböceği konuyor, irkiliyorsun. çünkü senin böcek tayfasıyla aran iyi değil. doğrusunu söylemek gerekirse ben de sevmem böcekgilleri, ama yine de uğurböceğinin bir zararı olmadığını biliyoruz. beyaz omzundan alıveriyorum onu bir parmak ucu sevişiyle. parmağımı döndürdükçe, o da sanki aynı noktada kalmak ister gibi adımlıyor parmağımın ekvator çizgisini. tavşanın yanı sıra böcek de bizi izliyor, ama enişten ortalarda yok.

- şu enişteyi artık aradan çıkar ve devam et lütfen… sonra?

- bunu söylemenin sırası hiç değil biliyorum sevgilim ama başlayan her şey bitiyor diyor bir filozof; bu ne kadar acıklı, ne kadar da ruh hastası bir tespittir böyle. düşünsene; başlayan her şey bitiyor diyor adam.

- bitecekse de şimdi bitmesin ama. sırası değil.

- sahiden de, başlayan her şey bitiyor ama. baksana: uğur böceği bile parmağımda durmuyor sabit ve ben bu tür sözlerin gerçekliğine halen alışamadım.

- ama şu an yine konsantrasyonumu bozuyorsun. omuzlarımdaydın?

- isteğin üzerine felsefeden bahsediyordum.

- hayır, böceklerden bahsetmeye başladın.

- tamam, yolluyorum gregor samsa‘nın akrabasını hemen: iç iç böceğim diyerek bir cunda meyhanesinin yolunu gösteriyorum kırmızı hayvana: iki kırmızı kanat, birkaç siyah benek senin depresyonun da; erteliyorsun…

- sen o böcekle mi konuşuyorsun?

- evet. ve okşuyorum ayva tüylerini gecenin. seni böyle de sevebilirim çünkü ben. yani düşün ki bir sabah uyandın ve kendini böcek olarak buldun. ama ben halen aynı benim. ne yapardım sence? düşündüm de, eğer sevgilim bir böceğe de dönüşse, onu o böcek formu haliyle de sevebilirim ben, üstelik böcekgillerle aram iyi olmamasına rağmen. çünkü kafalar kafası kafam bana bunu emrediyor. çünkü senin politikanın bittiği yerde, benim poetikam başlıyor; içimde kürk mantolu bir maradona yaşıyor; beyin kıvrımlarımın arasındaki otlarda bir deus ex machine besliyorum ve sevgilim, senin bundan gerçekten de haberin yok…

- anlamadım?

- belki sen, diyelim ki adım osman olsaydı beni sevmezdin ama ben seni bir böcek olsaydın bile sevebilirdim diyorum. yani senin küçük dertlerin benim büyük sevmeme engel değil.

- işte bunu sevdim. bana beni terk etmeyeceğine dair söz verir misin?

- hayır.

- neden?

- sana seni ancak hayal kırıklığına uğratmayacağıma dair söz verebilirim. yani, meselâ ki bir erkeğin her şeyinden ama her şeyinden çok hoşlanıyorsun, onu çok seviyorsun, her şey mükemmel gidiyor. fakat o da ne? bir de bakıyorsun ki, sevgilin junior gerçekten de muazzam derece de ‘junior‘mış. o anki hayal kırıklığını düşün. işte öyle bir hayal kırıklığına uğratmayacağım seni hiç. sözse söz.

- ahahahahahaha! seni seviyorum!

- kafka‘yı sev, beni değil.

harcanmış türk gençliği - bap IV: hâfız’ın yeri

- benim karnım acıktı.

- çünkü dakika doksan ve lâfla yürüyen peynir gemilerinden oluşan donanma, sabaha karşı assos kıyılarına demirledi. eve gidersek aç kalırsın, çünkü dolapta sadece peynir var. peynir sever misin?

- senin aklın halen assos‘ta mı kaldı?

- aklımı bilemem ama kalbim ege‘de kaldı. assos‘ta olsaydık sahilde patates közleyip yerdik. biranın yanında da nefis olurdu. mmhm… ama bak aklıma ne geldi. ezine peyniri‘nin iyisi de o tarafta. hattâ hâfız’ın yeri diye bir yer var orada, böyle derme çatma, bildiğin kulübe gibi. harabelerden aşağılarda, 3000 yıllık kadırga limanı taraflarına yakın, bir başına bir yer. bira-patatesten ziyade çok manyak rakı-balık yapılabilirdi öncesinde. yaşlı bir amca işletiyor ve böyle o kulübe gibi meyhanenin arka tarafı eşşek kadar da büyükçe bir bahçe. oradaki amca, en taze yeşillikleri, kavunu karpuzu falan o bahçeden taze taze koparıp getiriyor önüne… mezeleri de girit mezeleri, cunda‘yı aratmıyor. ve peynirimiz de önümüzde olursa, dünyaya diz çöktürecek kafaya ulaşabiliriz. hem düşündüm de; sabahlayarak yaşayanlar olarak ortak ve anlamlı bir olayımız olsaydı, aha şuraya yazıyorum, tüm dünyaya diz çöktürürdük. herkes uyurken hem de.

- kusura bakma ama ben hâfız’ın yeri isimli bir yerde yemek yemem.

- niyeymiş o?

- hâfız’ın yeri diye meyhane mi olur ya? olsa da ben gitmem.

- assos
‘ta öyle bir meyhane var ve karnın acıkınca arka bahçedeki otları bile yersin.

-
yemem.

-
iyi o zaman, sahilde patates yiyeceğiz assos‘a gidersek.

-
aslında daha romantik olabilirdi. peki o adam nasıl biri?

-
kim?

- hâfız‘ın yeri’ninhâfızı.

-
bu hâfız meselesine neden bu kadar takıldın anlamadım ama madem öyle, dinle: aslında ben assos‘a defalarca gittiysem bile bu bahsettiğim mekâna ilk defa, üniversiteden arkadaşlarımla birlikte birkaç yıl önce gittim. yaz sonlarıydı ve eski okul arkadaşlarımdan birinin maksimum 18 metrelik tekne kiralayabilmemize yarayan kaptanlık lisansı da vardı ve amacımız böyle 10-15 metrelik bir tekne kiralayıp üç dört kişi ayvalık-cunda hattından denize açılarak tüm edremit körfezi limanlarını tekneyle turladıktan sonra bozcaada‘daki şarap ve bağbozumu festivali‘ne gitmekti. sadece ayvalık açıklarında bile 23-24 tane irili ufaklı ada olduğunu da düşünürsen, çok sağlam bir anı defterine sahip olacağımız da kesin gibiydi…

- yanınızda kızlar da var mıydı?

- ya ne alâkası var şimdi? ayrıca politically correct konuş biraz! kız değil, kadın.

- haha, bunu bana sen mi öğretiyorsun? yesinler. sen soruma cevap ver!

- yani böyle bir iki gün takılacaktık denizde tekneyle ve sonrasında da bozcaada‘da şaraplanacaktık mevsimin en güzel zamanında. bilmek istiyorsan da söyleyeyim: saplar ordusuyduk! hatta yamyamlar gibidik. içimize sinen bir tekne bulamadık, fiyatlar da abartılıydı, kiralık tekneler de kafamıza göre değildi. sabah da çok erken saatlerdi… ama işte sonra, aklımıza birden bisiklet olayı geldi; biz de ayvalık’tan bisiklet kiralayıp yola çıkalım dedik; hem macera olur, hem paramız da mis gibi cebimizde kalır; tüm paramızı da bozcada’da şaraba ve yemeğe yatırırız. biz de, ayvalık’tan bisikletlere atladığımız gibi irili ufaklı minik durakları atlatıp ören’e gün sonunda ancak varabildik. bir gece oradaki sahilde sabahladık. sonra, sabah olurken ören üzerinden akçay, güre, altınoluk, küçükkuyu ve derken sonunda assos’a vardık ama ne varmak! vardığımızda resmen ölüyorduk! resmen iki gün sürdü yolculuk. şu an düşünüyorum da, resmen delilikmiş yaptığımız. mola vere vere gitsek bile hayatımın en uzun ve yorucu bisiklet yolculuğuydu. ve yolda elli defa geri dönmeyi düşündüysek bile macera kafası sonuçta macera kafasıdır ve sonunu görmen gerekir. çünkü o son sandığın yerde yeni yeni şeyler başlar. maceranın en güzel yanı da budur. işte bu hâfız‘ın yeri dediğim yerin önünde durduk en son, çünkü resmen bacaklarımızı hissetmiyorduk artık. o kadar yorulmuş ve toz içinde kalmıştık ki assos harabeleri‘ne çıkma işini ertesi güne bıraktık oy birliğiyle. ilk yaptığımız şey de kendimizi direkt olarak suya atmak oldu orada. hava da kararıyordu ve karnımız da çok acıkmıştı ve hem kurulanmak, hem de yemek yemek, hem de geceyi geçirmek için hemen o kıyıdaki bu meyhaneye girelim dedik… sonra birden, yerin adının hâfız‘ın yeri olduğunu gördük. etrafta da zeytin ağaçlarından başka hiçbir şey yoktu ve çok da açtık. yani bizim yerimizde sen olsan ağaç kabuğu mu yerdin, hâfız‘ın yeri‘ne mi girerdin?

-
ben balık tutardım.

-
ahahahaha, sen balığı hadi ki tuttun diyelim, onu ayıklayamazsın bile. üstelik bilmediğinden de değil, ellerin kokar diye.

-
abartma, o kadarını yapabilirim. balığı sen tutarsın o zaman, ben de gerisini hallederim.

-
ya balığı geçtim, sahilde patates közleyelim desem çalı çırpı bile toplamazsın sen.

- prensesler çalılarla uğraşmaz, o senin işin.

- pozitif ayrımcılık
doğada geçerli değil. doğada olsa olsa doğal seleksiyon olur.

-
sen öyle san. prensesler her yerde prensestir.

-
ya bir şey diyeyim mi, sende ne var biliyor musun? böyle kibar kibar takılıp tüm işi bana yıkıyorsun ama zor bi’ durumda kalsan mesela, dünyanın en varoş kadını da sen olursun o an. o prenseslik makamından da eser kalmaz.

- peki sende ne var biliyor musun?

- ne var?

- beni genelde çok hafife alıyorsun.

-
alâkası yok. sırf adını beğenmedin diye hâfız‘ın yeri’ne gitmem diyorsun, beni de böyle konuşturuyorsun.

-
n’apiim, çok salaş gibi geldi.

- e salaş bir yer zaten. güzelliği de orada. ayrıca şunu dinle, sözümü kesip duruyorsun, sonra konu dallanıp budaklanıyor… işte bu adam, yani hâfızyeri’nin hâfız‘ı, biz de merak edip sorunca, mekânın adının hikâyesini anlattı. zaten bizden başka müşterisi de olmadığından, canı da sıkılıyor gibiydi. biraz bunaklıkla karışık hey adamım biz burada yabancıları sevmeyiz havasına rağmen iyi de bir adama benziyordu. dedi ki, ben imamdım aslında… biz tabi bunu duyar duymaz bir meksika dalgası oluşturduk, nasıl yani bakışlarımızla. meyhane işleten bir imam… işte bu adam, islâm ülke genelinde siyasallaştıkça, inandığı değerlerden soğuyup her şeyi sorgulamaya başlamış. çevresindeki çelişkiler onu çok rahatsız etmiş. sonra bir sürü örnek saydı. genel olarak, son yıllarda paranın el değiştirmesiyle sermaye ilişkilerinin nerelere vardığını ve dünün mağdurlarının bugünün zalimlerine dönüşmüş olmasını içine sindiremediğini ve kendisini o çevreye ait hissetmeyerek başka bir kimlik arayışına yöneldiğini anlattı… ve nihayetinde bir nevi u dönüşü yaşıyor; imamken, assos‘a yerleşip meyhane açmaya karar veriyor ve adını da hâfız‘ın yeri koyuyor, yani, tüm geçmiş günlerine ve eski çevresine inat yapar gibi. bir nevi radikal bir protesto, üstelik kendi hayat tarzını da boykot eden cinsten.

- oha!

- prensesler oha da mı diyor?

- assos‘a gider gitmez, beni hâfız‘ın yeri’ne götürüyorsun!

- tamam, ardından, önceleri barmenken sonradan her şeyden soğuyup da şehrin camisinin imamı olmaya karar vermiş 40’lı yaşlardaki dövmeli gencin kıldırdığı namaza da gitmemiz farz olur mu dersin?

- ahahahahahaha!

- beni seviyorsun, biliyorum.

harcanmış türk gençliği - bap V: patatessiz bir dünya mümkün değil.

-
sence başlayan her şey mi bitiyor ya cidden?

- sanmam, çocuklar duymasın adlı dizi halen devam ediyor.

- ya düzgün cevap ver.

benim de kafamı kurcalayan şey bu zaten. çünkü evren sürekli genişliyor; başlayan her şeyin bittiği, biten şeylerin sonundaysa yeni şeylerin başladığı bir düzen varsa eğer; aklıma da şöyle dev bir görüntü gelir benim: koskocaman bir fanus. ve bu fanusta da bütünsel bağlamda aynı kalmalı gibi her şey; yani her şeyi irili ufaklı değişimlerden meydana gelen ve aslında bir bütün olarak hiç değişmeyen bir düzenden ibaret gibi düşünebilirsin. fakat evren dışarı doğru sürekli genişliyorsa, yani şu anki geçerli teorik fizik önermesi budur, bu durum da bu teze aykırı bir felsefi önerme gibi olur. çünkü, evren sürekli genişliyor denildiği vakit de sanki bir şeyler bu hikâyede ‘fazla’ oluyor fiziksel bağlamda; ve kafamda da materyal tabanlı bir modelleme yapamadığım vakit benimsediğim felsefi değer de güme gidebiliyor. hadi diyelim ki evrendeki bu fiziksel genişlemeye neden olan fazlalıklar, bu bitiyor dediğimiz şeylerin külleri gibiyse eğer, o halde külleri meydana getirmek için her seferinde yanması gereken yeni malzeme nereden geliyor? yana yana her şey kül olmaz mıydı bunca zamandır? bu noktada, enerjinin korunumu yasası da kafamda ayrı bir soru işareti olarak duruyor. bu sürekli genişleyen evren tasarısı beni delirtebilir, gerçekten. genişliyorsa da neyin içine genişlediği sorusu muallâkta çünkü. bu, aslında, ateşi izlemek gibi bir şey işte. ateşten arda kalan korlara, sonra da o küllere saatlerce bakakalıp öylece durabilirim ben; duman çıktı ve kül kaldı geriye, şu alev ve kor sonrası. ve işte bitti bu ateşli hikâye de. peki ya ne oldu? yüzüm ısındı bol bol ve sanırım bunu seviyorum işte. gerisi, aslına bakarsan çok da mühim değil. yani ne felsefe, ne de fizik umrumda değil o değişim sonrasında: çünkü keyfim ikisine de ağır basıyor ve diyorum ki başlayan her şey eninde sonunda bitiyor da olsa, bitmiyor da olsa; benim için bitmiştir o an, o ateş. o şey, benden geçti gitti; yüzüm ısındı ve ben mutlu oldum.

- her şeye ‘düz’ bakma alışkanlığının hüküm sürdüğü bir düzende, birileri de ‘ters-yüz’ etmek için var olmalı belki de. evrenin genişlemesine neden olacak o ‘fazla’dan parça diyelim ki sensen ve bu yüzden karışıyorsa aklın ateşin başında? yani sen evrende bir kilit taşıysan, buna kim hayır diyebilir ki? herkes kendi evren tasarısının kilit taşı olamaz mı? herkesin bir evreni olamaz mı?

-
olabilir. bu da geldi aklıma ama aklıma gelenlerin benden önce nice insanın aklına geldiğini okudukça da canım sıkıldı. bu hep sana da olmaz mı? hatta kendime dedim ki evren sürekli genişliyor diyenler evrenin neyin içine genişlediğine akıl sır erdiremiyorlar; o halde bunu düşünmek seni eğlendirebilir. sonra da her şey bir yin yang görüntüsü gibi olabilir dedim. her şey yani. yani evren diye bildiğimiz şey yin‘se, paralel evren-ler de yang olabilir ve bunların ikisi de bir bütünü oluşturabilir yin yang gibi, fakat bilinen boyut kavramlarıyla açıklanamayacak biçimde. ama bu ikisi, bilinenin aksine tam olarak “eşit” gibi de gelmiyorlar bana. yani aslında ben yin yang dengesini her daim birbirini dengeleyen iki gücün eşit birlikteliği olarak görmüyorum demek istiyorum şu anki evren tasarısı önermelerinden yola çıakrak. çünkü evren sürekli genişliyorsa, bir diğer tamamlayıcı küçülmeli. bu, aslına bakarasan, kafamın içindeki düşüncelerden manyakça olanı. yani, şu evrenin materyalist bilinenlerine dayanarak yin yang felsefesinin o eşitleyici doğasına meydan okuyan gözlerle bakabilirim, neden mi? çünkü bir gün o yin, tüm yang’ı yutabilir benim evren tasarıma göre. yani her şey kül olabilir. bu da aslında bizi kaosun ritmine taşıyor: öngörülemezlik. ve, herkesin kendisinin, kendi evren tasarısının kilit taşı olabileceğini düşünüyorsak, ben de bir kilit taşı olarak bunu tasarlıyorum işte evrene dair. bir gün her şey kül olacak. ya da alev topu. yani işte, o kocaman fanus yanacak. hatta derim ki intihar da her haliyle bu yüzden meşrudur. ben kilit taşıysam, karar mercii ben olmam gerekir. o halde söyle bana: intihar etseydin kendini beyninden mi vururdun, kalbinden mi?

- neden ölümden bahsediyoruz şimdi?

- ölümden bahsetmiyorum, sonlardan bahsediyorum. intihar da bir son gibi, ama nasıl başladığı da önemli çünkü intiharla da bir başka şey başlamaz mı aslında? başlayan her şey biter mi bilmem ama neyin nasıl başlayıp nasıl bittiği belki de daha önemlidir bu yüzden. bu yüzden sordum bu soruyu da. yani seni tanımak için.

- evet ama ölümden bahsedeceğin aklıma gelmemişti. bilmek istiyorsan da şunu söyleyeyim: ben hayatı seviyorum.

- hangi hayatı?

- anlamadım?

- hangi hayatı?

- işte bu hayatı. öyle bir olasılığı da hiç düşünmedim ve üzerine kafa yormak da istemiyorum intiharın.

- sana bir şey itiraf edebilir miyim peki?

- dinliyorum.

- bence artık buna bir son vermeliyiz.

- neye? hayatımıza mı?

- bir saattir birbirimize rol yapıyoruz; hadi gel artık bitirelim bunu. bugünlük de bu kadar olsun ve normale dönelim. ben bizi öyle de seviyorum.

- ne’den bahsettiğini anlamıyorum.

- ya of uzatma işte, en sevdiğim yanını söylemek zorunda bırakma beni.

- söyle, belki hoşuma gider.

- bu yüzden söylemiyorum zaten.

- ya hadi söyle.

- bilerek aptal rolüne yatıyorsun ve bana sürekli pas attın dakikalardır. sırf konuşayım diye; abuk sabuk, her şeyden. en sevdiğim özelliğin de bilerek aptala yatmasını çok zekice ve o anın ruhuna uygun olarak yapabilecek kadar zeki olman ve bunu sadece kendi keyfin için değil, benim keyfim için de yapıyorsun ve aslında o böcek de, o tavşan da umrumuzda değil. o üçüncü göz, ikimizin yanında ancak meta gibi kalabilir. biz sanırım başkalarının cehenneminden çok uzakta bir yerdeyiz zaten; assos‘taki gibi. hem de şu galaksinin neresinde olursak olalım.

- seni neden seviyorum biliyor musun?

- bunu bilsem bile yine de duymak istediğimi biliyorsun.

- işte bu yüzden seviyorum; sen de bunun farkındasın; yani farkında olmamın farkında. sen bence yazar olsaydın ve o hikâyede beni tam olarak alelâde aptal bir kadın olarak anlatsaydın bile, hikâyenin son bölümünde hakkımı teslim ederdin ve hikâye boyunca sanki ben aptal gibi konuşup sana bol bol hakaret eden şımarıkça bir kadınken, sen beni aptal yerine koyarmış gibi görünmene rağmen bana bir kere bile hakaret etmezdin ve en sonunda da rolleri eşitlerdin. kafandaki iyicil yin, kafandaki kötücül yanga her zaman meydan okuyor. belki de bu yüzden yazmalısın sen.

- bunu yazsaydım kimse bu hikâyemi sonuna kadar okumazdı. düşünsene, ilk bölümlerde aptala yatan bir kadın ve habire çok bilmişlik yapan bir erkek var. az önceki konuşmalarımız, bile bile birbirimize rol yapıp eğlenmek istediğimiz için sadece bize eğlenceli gelir, başkasınaysa ölümüne sıkıcı gelebilir. düşünsene, üçüncü bir göz için ne kadar sıkıcı olurdu böyle bir hikâye. bence o tavşan da, o böcek de çok sıkıldı ikimizden.

- aslında böyle bir hikâye senin evren tasarına da uygun olurdu. tüm hikâyeyi de hikâyenin sonunu görmeyi göze alabilenler için yazmış olurdun; yani son bölüme kadar ısrarla dayanmayı göze alabilenler için. aynen, o bisiklet maceranız gibi bir yazı olurdu bu yazının bütünü de. aynen, ateşe baktıktan sonra korlara ve küllere bakakalan ısınmış bir yüz gibi olurdu okuyanların yüzü de. ve seni özenle okuyanlar senin gizli defterlerinden parçalar okumuşlar hissine kapılırlardı en sonunda ve o en son sanılan yerde bambaşka şeyleri başlatırdın onlarda. bırak da herkes okumasın seni bu yüzden. bırak da herkes için yazmayıver sen. kandır o herkesi. açıp baksınlar yazına ve “bu çocuk ne kadar da uzun yazıyor ya” deyip geçsinler, anlasınlar diye yazmanı istemezdim zaten; sadece düşünmek isteyenler düşünsünler kafanın içinden geçenlerin güzelliğini. ve sen onları yazının içinde, kafanın içindeki o reel ritmin kendi halindeliğiyle sars. kimisi bir daha seni hiç okumaya kalkmasın. sen onları eledikçe ele ve sonunda da seni en çok dinleme arzusu taşıyan kişiye konuşmuş ol sadece. sen ateş ol ve bırak da onlar yaktıklarından daha büyük ateşlerde yanmaya devam ederlerken, sen sadece isteyeni oturt o ateşin başına ve onlar istemese bile sen ısıt onları bu defa. hattâ bir başkası için değil de, belki de, sırf kendi kafanın güzelliği için bile olabilir bu yazdığın hikâyenin tümü. bırak da tüketmesinler seni, ama sen üretebil kafana göre. her şey kül olsun ve hikâyendeki bu karanlık mizah, yazdıklarından keyif almak isteyenleri okşasın sadece. sence bu yeterince özel bir şeye dönüşmez mi?

- en az şu güzel zihnin kadar özel olur, eğer bu güzellikte bakan gözler okuyacaksa beni. öyle bir hikâye yazsaydım, ne yazardım en son cümlesi olarak, biliyor musun?

- merak ediyorum?

- patatessiz bir dünya mümkün değil, derdim.

- assos‘u bu kadar çok mu özledin?

- hayır, tam da tersine assos‘u özlemiyorum çünkü zaten oradayız biz. bak, deniz kıyısından topladığım iri taşlardan kumun üzerine ilkel bir ocak yapıyorum. hem düşünsene, bir ocak ne kadar modern olabilir? işte ancak o kadar modern bir ocağın içine, çalı çırpı topluyorum. sen yardım etmiyorsun çünkü bilerek prenses rolünü çekiyor canın. aslında ben uyuz olurum böylelerine ama bu hikâyede bu benim hoşuma gidiyor sana bile çaktırmadan. veriyorum odunu ateşe, veriyorum alevi çalı çırpıya. zippo’dan yükselen o keskin benzin kokusuna takılıyor aklın, kokluyorsun. kokularla aranda obsesif bir ilişki var çünkü senin ve zaten bu yüzden de koklaşıyoruz yabani hayvanlar gibi, uzun uzun, sadece koklaşıyoruz. ama benim ateşle ilgilenmem gerek. odunu oduna sürterek olmasa bile iyi ateş yakıyorum ve ilkel duygularım böyle anlarda kabarıyor ve sen de bunu seviyorsun. ateş, yüzümüzü ısıtıyor. battaniyeyse senin sırtında. gözlerin patatesleri görünce büyüyor; çünkü karnın aç. siyah naylon poşetten patatesleri çıkartıyorum, biralar zaten soğuk ama biraların olduğu poşeti de bir iki taşın altına sıkıştırıp denizin soğuk suyunda bekletiyorum. sıcak bira içilir mi ya deme diye. ve patatesleri közün üzerine bırakıyorum sonra. sırf en tırt zevklerimizden biri olduğu için kumsalda yıldızlar altında sabahlayarak patates-bira yapmayı tecih edeceğiz bu gece ve aklın halen o bir karış ateşte olacak; birazdan tuz da alsaydık keşke diyeceksin, bense sana denizi göstereceğim: patatesi suyun içine bırak, tuzlu suda soy onu. hem temizlemiş olursun korunu-külünü, hem de elin yanmamış olur. üstelik, yiyebileceğin kıvamda serin ve deniz tuzlu bir patatesin olmuş olur. bir yandan da pısst diye açarım biralarımızı ben; anlarsın sevgilim, bu işler böyle ince işlerdir ve ben tuz bulma ve bira açma işini hallettiğim gibi paket paket sigara da aldım bak. içmesen bile mühim değil, ben aldım ve şimdi de ağzımız burnumuz kararana kadar patates yiyelim diyorum yıldızlar altında, şu çıplak ayaklarımız kumlara değerken, sabaha kadar. her şey hazır. bugün bu dünya, bu galaksi, hatta bu kozmozun tamamı ayaklarımızın altında. canımızın çektiği kadar ilkeliz işte ve bu da bana aynen, karpuz suyunun göbeğine damlaması gibi de romantik geliyor. biliyorsun, ben steril romantizmden hoşlanmam ve bu yüzden de en felsefi ve edebi konuşma bile bana kalırsa patatessiz bir dünya mümkün değil diyerek bitmeli. galaksinin ve kozmozun patatesle ilişkisini bilemem ama bir düşün. ben olmasam olurdu, sen olmasan olurdu, ama ben yine de patatessiz bir dünya düşünemiyorum. bir daha düşün: patates olmasa, fransız devrimi olur muydu sevgilim? senin patatesinin bittiği yerde, fransız devrimi de biter, ama, ben senin için birbirinden fransız devrimler başlatırım. çünkü hayal etmek fena halde beleş ve patates yiyeceğiz bu gece assos kumsallarında sabahlayarak. sence de, bir fransız öpücüğünü hak etmedim mi?

- hem kalbinden hem de beyninden öperim seni, yaklaş; sevişmelerden daha zevkli kafalara geçelim. çünkü biliyorsun; yanındayken bile özlüyorum seni halen ve öpmeden de olur ama sonun başlangıcında patatessiz bir dünya mümkün değil.


ozan önen  | 9 ocak 2011, pazar


kullanılan görsel: starry night over the rhone, van gogh


09:34 pm, ozanonen
99 notes
text
kötüydü bu ve bunu yapmamalıydım.



ilk önceleri, türkçe kaynaklarda ilk kez oray eğin‘in
bir köşe yazısında adının geçtiğini düşündüğüm tao lin isimli genç nabigaeğin‘in yazdıklarından sonra fena halde merak edip araştırdım; eğin‘in bahsettiğine göre, 1983 doğumlu tao lin, abd edebiyat çevrelerinde şimdiden dahi olarak kabul görüyordu çünkü. sonrasında, dünya yeraltı edebiyatı’nın kült isimlerinden biri haline gelen ve sinemaya da uyarlanan dövüş kulübü adlı eseriyle hemen hemen herkesin tanıyor hale geldiği chuck palahniuk’un resmi internet blogunda, tao lin’den övgüyle bahsedilen bir kritiğe de tesadüfen rastlayınca, bu yazıyı yazmamın elzem olduğuna kanaat getirdim.

tao lin‘in you are a little bit happier than i am (şiir, 2006), eeeee eee eeee & bed (öykü, 2007), cognitive-behavioral therapy (şiir, 2008), shoplifting from american apparel (roman, 2009), richard yates (roman, 2010) olmak üzere şu ana kadar yayımlanmış beş kitabı var.

kendi yalnızlığına odaklanarak yazan ve anlatılarını bir tür yeni gerçekçi eksende kaleme alan tao lin‘in yazdıklarının türk okurlar için ne denli ilgi çekici ve anlaşılır olabileceğini kestirmek şu an için zor, lâkin, şahsın amerikan gençliğini hop oturtup hop kaldırdığını ve eleştirmenlerin de bir hayli dikkatini çektiğini görmek mümkün.

şiirleriyle, abd‘nin küçük iskender‘i algısına benzer bir algı yaratan ve cüssesine göre de iyi derecede bir okur kitlesi edinen tao lin, fazlasıyla sarkastik ama buna rağmen duru ve arı bir dil kullanıyor. romanlarında ise eleştirmenleri oldukça şaşırtan ve şeklen deneysel bir tarza sahip. dikkatimi çeken bir diğer detaysa, tao lin‘in internet üzerinden hiç de yabana atılamayacak bir tür yayıncı figüre dönüşmüş olması:

sosyal medyanın olanaklarını sonuna kadar kullanan lin, yazılı basında da kendisine oldukça geniş biçimde yer buluyor. yazılarına ve eserlerine erişim için, internette tao lin araması yapabilir, bu genç edebiyatçının tüm sosyal medya alanlarına ve internet üzerinden de eserlerine e-kitap formunda kolaylıkla erişebilirsiniz.

yazdıklarının türkçe çevirisine internet üzerinde henüz hiç rastlamadığım için de, tao lin hakkında internet üzerinde yazılacak bir yazı ekseninde ona ve muhtemel okurlarına yapılabilecek en iyi şeyin, onun bir yazısını ya da şiirini türkçe‘ye çevirmektir diye düşündüm ve bu yazım ekseninde, daha önce rastlamadığımı düşündüğüm için, size, türkçe‘de ilk defa bir tao lin çevirisi okutmuş olmak istiyordum.

lâkin, tam da bu esnada, iyi de bir okur olduğu belli olan bleached cocoon takma adlı bir edebiyatsever beni dürttü ve dedi ki “sıcak nal, bir edebiyat dergisi ve mart iki bin on’dan beri çıkıyor; genel yayın yönetmeni süreyyya evren ve sıcak nal, komşu yayınları’ndan çıkıyor. öykü ağırlıklı bir dergi ve yeni yazarlarla da çok ilgileniyor. tao lin de yakasından çektiği isimlerden biri ve sıcak nal, mayıs ayından bu yana tao lin çeviriyor. hatta, temmuz-ağustos iki bin on sayısında tao lin’in bir söyleşisi bile var.

bir süredir, farklı uğraşlarım nedeniyle istemeden de olsa, edebiyat dergilerine sırt çevirmiş olduğumdan, cemal süreya‘nın bir şiirinden adını alan sıcak nal‘ı kaçırmışım. doğrusu, ayıp da etmişim. bu yüzden, cemal süreya üstâdın soyadından attığı y harfini soyadında gururla taşıyan ve yeniyetmelik dönemimde dergilerle fena halde haşır neşirken yazdıklarıyla tanıştığım süreyyya evren‘e de selâm ederek, bir tao lin çevirisi de benim ellerimden çıksın diyorum.

tao lin’in hangi şiirini çevirsem diye düşünürken de, tao lin‘i tanımama vesile olan oray eğin‘in facebook‘unda paylaşmış olduğu bir tao lin şiirini çevirmemin anlamlı olacağına kanaat getirdim. dahası, bu bağlamda, çeviri şiir üzerine de biraz çene çalmak niyetindeyim.

çünkü ben çeviri şiirden pek de hoşlanmam. çünkü tüm sözcükler arasından ustalıkla seçilmiş sözcüklerle inşa edilen bir tür elmas işçiliği ürünü olarak şiirin, başka bir dile çevrilmesi oldukça tantanalı bir durumdur ve bana kalırsa çeviri şiir, orijinaline göre her daim bir dem eksiktir. bazen de çevirenin kalemine bağlı olarak orijinalinden bir parça fazladır. bu yüzden, türkçe eserler okumak isteyen okurların tao lin‘i nasıl tanıyacakları konusuna kuşkuyla bakıyorum ve tanınmasını istediğim bu yeni ismi, internet üzerinden de olsa biraz da kendi dokunuşlarımla tanıtabilmek istiyorum.

bu yüzden, tao lin‘in dünya edebiyat çevrelerinde yaratmış olduğu heyecanı da görmezden gelmemek gerekir diye düşünerek, tanınmasına en çok vesile olmuş şair kimliğini tanıtmadan olmaz diyerek, sevimsiz bir çeviriye de imza atmamak adına, can yücel‘in şekspiryane şiir çevirisi fikrine kapıldım ve tao lin‘in bir şiirini -biraz da o şiiri kendim yazıyormuşum gibi- kendi çeviri anlayışım ekseninde ‘yorumladım’.

tao lin‘in, cognitive-behavioral therapy adlı kitabında yer alan that was bad; i shouldn’t have done that isimli şiiri, kendimce çevirmeye çalıştım ve bu yorumlamayı yaparken de en sevdiğim çeviri şiirlerden biri olan shakespeare‘in 66. sone‘sinin can yücel çevirisini çeviride bir yol gösterici olarak birkaç defa okudum. çünkü can yücel, shakespeare‘i bizim gibileştirmişti, onu biraz daha anlaşılır kılmak adına. bu durum, şiir çevirisinde benimsediğim yöntem olmakla beraber, dünyanın tüm şairlerini bu tür çeviriler ekseninde orijinal metinleriyle birlikte -hatta, farklı farklı şairlerin de çevirileriyle yan yana biçimde- okuma şansımızın bir gün tümüyle elimizde olmasını da umut ediyorum.

bahsettiğim tao lin şiirinin çevirisine geçmeden önce, can yücel‘in dilinden shakespeare‘in 66. sone‘sini de burada paylaşmak uygun düşer sanırım:

vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni, 
değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
o kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen'e 
vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

bu da, william shakespeare‘in kendi kaleminden, 66. sone‘nin orijinal hali:

tired with all these, for restful death I cry,
as, to behold desert a beggar born,
and needy nothing trimm’d in jollity,
and purest faith unhappily forsworn,
and guilded honour shamefully misplaced,
and maiden virtue rudely strumpeted,
and right perfection wrongfully disgraced,
and strength by limping sway disabled,
and art made tongue-tied by authority,
and folly doctor-like controlling skill,
and simple truth miscall’d simplicity,
and captive good attending captain ill:
   tired with all these, from these would I be gone,
   save that, to die, I leave my love alone.

tao lin‘in sözcüklerini usulüyle çevirebilmek adına ve argosuna da hakim olabilmek için abd‘nin ekşi sözlük‘ü sayılabilecek urban dictionary‘den de yararlandım. yaptığım çevirinin tao lin‘in üzerinde hiç de fena durmadığını düşünerek, sizi tao lin‘le baş başa bırakıyorum efendim, elbette, biraz da benim dilim giriyor araya:

kötüydü bu ve bunu yapmamalıydım


sırf kafan daha çok karışmasın diye,
sakin yüz ifademi takınmayı sürdüreceğim;
çin işi gözlerim ve bütünüyle dostça bir hâl içinde.
bunalımdan uzak duran birini çeker canım;
canım çeker, seni; eğer halen işe yarar biriysen;
delirmemeliyim, veyahut, bunalıma da girmemeliyim.
- ben neden hiç deli, bunalımlı ya da işe yaramaz değilimdir ki?
bu sabah, evin her yerini silip süpürdüm,
mutfağı ve bilgisayar odasını temizledim.
yazıcı çıktılarından, sana kâğıttan ‘çük’ler bile yaptım!
değişim fırsatı her anın içinde varlığını sürdürür çünkü
ve tüm ‘an’lar yalnızdır.
ve diğer anlardan ayrı olarak,
sınırlı sayıda an daha vardır.
ve değişim fikri,
olumlu veya olumsuz düşünmenin yol açtığı
bir tür -di’li geçmiş zaman yalanı olacaktır.
ellerin yüzünü örtüyor,
vücudun bir heykel gibi uzanıp kıvranıyor;
sana eklenmeye çalıştığım her an.
keşke sadece bir anlığına da olsa,
keyif içinde gözyaşı dökebildiğini görebilse(ydi)m.

tao lin | lost in translation: ozan önen

bu da, üstte çevirdiğim şiirin orijinal metni, tao lin‘in ellerinden:

that was bad; i shouldn’t have done that

to prevent you from entering a catatonic state
i am going to maintain a calm facial expression
with crinkly eyes and an overall friendly demeanor
i believe in a human being that is not upset
i believe if you are working i should not be insane
or upset - why am i ever insane or upset and not working?
i vacuumed the entire house this morning
i cleaned the kitchen and the computer room
and i made you a meat helmet with computer paper
the opportunity for change exists in each moment, all moments are alone
and separate from other moments, and there are a limited number of moments
and the idea of change is a delusion of positive or negative thinking
your hands are covering your face
and you body moves like a statue
when i try to manipulate an appendage
if i could just get you to cry tears of joy one more time

tao lin, cognitive-behavioral therapy

ozan önen  | 1 kasım 2010, pazartesi


fotoğraf:
tao lin‘in richard yates adlı romanının kapağından bir kesit.


04:46 pm, ozanonen
59 notes
text
internette yazı yazmanın zararları ve ben nasıl tolstoy oldum?

konuya, hiç uzatmadan hemen giriyorum: bundan bir süre önce, 26 haziran 2010‘da,  “rakıyı severim. kadınları da severim. ama rakı içen kadınları, daha çok severim.” başlıklı bir yazı yazmıştım; o yazıda, “çok sevip de hiçbir zaman geri döndüremeyeceklerinin en kötü tarafı, onları her hatırladığında, seni tekrar tekrar terk etmeleridir. aniden.” şeklinde yazdığım bir ifademe yer vermiştim.

şuradaki bağlantıda da o sözümü ilk olarak daha önceki bir tarihte bir başka internet mecrası olan twitter mikrobloğumda yazdığımı da ifade ederek o söze, daha özenle kaleme aldığımı düşündüğüm bir başka yazı aracılığıyla blogumda yer vermek isteyerek o sözümü bir yazıma da dahil etmiştim.

zaten, bu ifadeyi yaklaşık altı ay önce ilk yazdığımda, rakıyla ilgili o yazıyı da yazmaya karar verdiğim andı ve ilhan selçuk hayatını kaybettikten bir kaç gün sonra, kafamdaki kavramlar bir araya geldi, o yazı ortaya çıktı ve yazıyı bitirip yayına koydum. bu yazım, şu an silivri cezaevi‘nde yatmakta olan ve yazıda ismi de geçen bir gazeteciye mektupla da ulaştırıldı. iyi ki ulaştırıldı çünkü bir biçimde o sözüm de yazımın tümüyle birlikte tarihi kayda geçirilmiş oldu. şu devirde bile, mektubun böyle bir işlevi olduğu için mutluyum.

insan bazen, çoğunlukla da bazı özel anlarında, çok derinden hissederek ve kendisi bile farkında olmadan bazı şeyler düşünür ve o anların ifadesi bir parça zordur. benim için, o cümleyi yazmam, hayatımda özel bir anın tezahürüdür ve o cümleyi yazdıktan iki gün sonra bile, halen, kafamda o cümleyle gezindiğimi hatırlıyorum.

eğer yazınız, cezaevinde yatmakta olan biri için bir parça da bir duyguyu paylaşmaya ve o kişiyle içsel bir konuşmaya yönelikse, bu, sizin için o yazıyı daha da özel yapar. siz bunu yeri gelir, başka insanlarla da paylaşmak istersiniz. öyle de oldu. evet, o cümlemin bulunduğu o yazı benim için özel bir yazıdır ve şimdi diyorum da keşke hiçbir zaman internet mecrasında yazmasaydım.

bunun birkaç nedeni olmakla birlikte, merak eden dostlarım için bu nedenimi şu şekilde açıklamak isterim:

internette dolanırken, bir değil birkaç blogda birden, neredeyse aynı anda ve aynı tarihlerde birdenbire şu cümleyi okumaya başladım: “çok sevdiğin ama geri döndüremeyeceğin kişilerin en kötü yanı; onları her hatırladığında, seni tekrar tekrar terk etmeleridir.” ve bu okuduğum cümlenin altında da imza olarak, şu isim yazıyordu: tolstoy

ilk önce, bunu bir şaka sandım ve bunu bu şekilde okuduğum ilk blogun sahibine dedim ki yahu ben ne zaman tolstoy oldum? şaşırdı, hatta bana sözün bana ait olduğundan emin olup olmadığımı sordu. bence böyle bir soruyu herkes işitmeli; oldukça ilginç duygulara kapılıyorsunuz çünkü. şu an, aziz nesin‘lik bir hikayeye dönüşmak üzere olan bu durumu abarttığımı düşünenlere, bu sözün internet üzerinde nasıl da tolstoy‘un sözüymüş gibi akın akın yayıldığını kendilerinin de görebileceklerini ifade etmek isterim. sosyal ağlardan özlü sözler sitelerine kadar geniş bir yelpazede bu tür sözlerimiz sanki başkalarının söylediği sözler gibi dolaşıyor. hayatı boyunca tolstoy‘un tek kitabına dahi el sürmemiş birçok kişi, şu an bu sözü, tolstoy‘a aitmiş gibi paylaşıp yayıyor. halbuki, isteyen istediği kaynaktan kontrol edebilir; bu söz bugüne kadar tolstoy‘un herhangi bir eserinde ya da bir başka basılı kaynakta-eserde yayınlanmış bir söz değil; zira, söz bendenize ait. yine de, bugüne kadar söylenmemiş hiçbir söz yoktur‘a da inanırım; bu da ayrı mesele.

sorun, bana ait olan bir ifadenin benim olmaktan çıkarılıp anonimleştirilmesi de değil; sorun, tolstoy‘un hiçbir zaman söylememiş olduğu bir cümlenin edebiyat tarihinin en büyük isimlerinden biri olan tolstoy‘a aitmiş gibi gösterilmesi.

edebiyat tarihinin devlerinden birine, sırf canınız sıkılıyor diye, facebook başında oturup birtakım sözler atfedemezsiniz; bu yaptığınız, ölü sevicilikten bile beterdir; adamın değil dilinin kemiğini; kemiklerinin tümünü sızlatırsınız. diyorum ki tolstoy‘u mezarında ters çeviriyorsunuz beyler! bunun içerisinde ne bir espri, ne de bir zeka belirtisi görüyorum.

ben, bendenizin bir değil bir sürü sözünün nice isimler tarafından bir biçimde değiştirilip hemen hemen aynı formlarda kendilerine aitmiş gibi yazılmasına zaten alışmış biriyim. bu, internette zaten sıklıkla karşılaştığımız ve artık ciddiye bile almadığımız olgulardan biri haline geldi. ama şu son olayı görünce, işin artık iyice çığrından çıktığını ve bu türden bir ifadeyi hayatı boyunca hiç kullanmayan dünya edebiyat tarihinin dahilerinden tolstoy‘un bile benim gibi konuşmaya başladığını fark ettim ve irkildim ve bu noktada böyle bir açıklama yaparak bu durumu kayda geçirmek istedim. zira, yakın zamanda, en yakın dostlarımdan bazıları bile o sözü benim yazmış olma ihtimalimin olmayacağını düşünmeye başlayacaklar; üstelik, bugüne kadar hiçbir tolstoy kitabı okumadıkları halde. insan kendi sözünün, bu yolla da olsa tolstoy‘un sözlerinden biri olarak sanılıp geniş kitleler tarafından seviliyor olmasından da elbette ki gizli bir keyif alıyor ama ben yine de bu internet dezenformasyonundan rahatsızım.

bir dönem de şöyle bir şey olmuştu, hatırlayan vardır: can dündar‘ın 16 haziran 2008 tarihli bir yazısı, internette dolaşa dolaşa mevlana‘nın yazısı haline gelmiş ve bir başka köşe yazarı nazlı ılıcak da bir köşe yazısında mevlana‘dan olduğunu düşündüğü can dündar satırlarına yer vererek matbuat tarihimizde ilginç sayılabilecek bir olaya imza atmıştı. neyse ki can dündar bu durumu belirtmiş ve nazlı hanım da bir özür yazısı yayınladıktan sonra olay tatlıya bağlanmış hatta esprilere neden olmuştu.

şimdi, tolstoy‘a aitmiş gibi gösterilen söze gelirsek; benim yazdığım şeklinden bir parça daha farklılaştırılarak tolstoy‘a aitmiş gibi gösteriliyor bu söz, yani sadece sözcüklerin yeri değiştirilmiş bir parça; bu, hangi aklıevvelin işidir bilemem lakin şu güne kadar twitter‘da ne yazdıysam, hepsini silme kararı almış bulunuyorum. twitter‘da bugüne kadar beni takip eden 15.000’i aşkın kişinin tümüne de teşekkürlerimi sunuyorum. bir kitap yazana kadar da, artık, kolaylıkla (ç)alınıp kullanılabilecek kısa cümleler kurmamaya kararlıyım. arada bir, bu blog aracılığıyla, biraz da kafamı boşaltmak için, biraz mırıldanacağım ve hiçbir cümlemin de 180 karakterden kısa olmamasına özen göstereceğim; hepsi bu. burada yazdığım yazıların bağlantılarını da twitter‘da paylaşmaya devam edeceğim.

henüz kitabımı yayınlamış olmasam bile, sırf birtakım şark kurnazlarının önünde hukuki haklarım olabilsin diye, tüm sözlerimi ve yazılarımı noter aracılığıyla kayda geçirdiğim de bilinsin isterim. bakarsınız yeri gelir, bir başka aklıevvel de kendi kitabında bu defa tolstoy yerine kendisini benim yerime koyar; olur olur çünkü burası türkiye. o gün de, hiç değilse şahsı ifşa edebilecek hukuki haklarım elimde olsun istiyorum. mülkiyet tartışması başka bir tartışmadır ama bana değilse bile hiç değilse tolstoy‘a karşı biraz daha onurlu davranın.

en çok da kendinize karşı.

yeri gelmişken şunu da atlamak istemem: bir okur olarak, 19. yüzyıl rus edebiyatı‘na karşı özel bir ilgim olmakla birlikte, hayatım boyunca beni en çok etkilemiş yazarın da dostoyevski olduğunu ifade etmek isterim. ayrıca, yazdıklarımla, bırakınız tolstoy‘a ya da dostoyevski‘ye yazınsal tarz bakımından öykünmeyi ya da onların yazdıklarına benzer şeyler kaleme almayı, yazdıklarımın onların yazdıklarının yanından geçebileceğini bile asla düşünmediğim gibi yazınsal tarzımla kendilerinin tarzı ya da 19. yüzyıl rus edebiyatı‘nın ünlü kalemleri arasında en ufak bir paralellik dahi kuramıyorum. bu yüzden, o sözün tolstoy‘a atfedilmiş olması bile şaşırtıyor beni. ozan önen kim, tolstoy kim? siz ne dediğinizin farkında mısınız gençler? 

evet, şimdi dağılalım.

ozan önen  | 30 ekim 2010, cumartesi

fotoğraftaki şahıs: lev nikolayeviç tolstoy (tanıyın, tanışın, tanıştırın)


07:01 am, ozanonen
66 notes
video
[Flash 10 is required to watch video]

ustalara saygı kuşağı: “bruce lee iki yıl daha yaşasaydı, kurşun geçirmeyecekti.”

mitlerle dolu şizofrenik uzakdoğulu çocuk kafasına tsubasa fırtınasıyla maruz kalmış erkek çocukların bu memleket toprakları dahilinde sokaklarda daha sert maruz kaldıkları bir başka uzakdoğulu fırtına varsa o fırtınanın adı da bruce lee fırtınasıdır. amerikalılar için kennedy ailesinin hikayesi nasıl algılanıyorsa, türk milleti için de lee ailesinin başına gelenler o biçimdir. 70’lerden 80’lerin, 80’lerden 90’ların sonuna kadar bruce lee‘nin ölüp ölmediği, öldüyse nasıl öldüğünün hikayesi, tam bir efsane olarak sokaklarımızda hüküm sürmüştür.

sahte rakıdan öldüğü bile dillere dolanan bruce lee‘nin (1940-1973) ölüm nedeni, birkaç jenerasyonun birden çocukluğunun en tartışmalı büyük mitlerinden biri olma özelliğini ülkemiz toprakları dahilinde halen koruduğu gibi, bügün bile sokaktan birini çevirip sorduğunuzda, bruce lee‘nin ölüm nedeninin yalnızca geçmişin değil, günümüzün bile tartışmalı olgularından biri olduğu halen görülebilir. çünkü bu topraklarda söz uçar yazı kalır sözünün aksine, sözlü kültür aracılığıyla bir sürü efsane, binlerce yıldır dilden dile aktarılmaktadır.

iki yıl daha yaşasaydı kurşun geçirmez olacak mıydı bilemem ama eğer yaşıyor olsaydı bugün tam 70 yaşında olacak olan bruce lee ya da çocukluğumdaki herkesin ortak ifadeleriyle buruşli ya da buruçle için, bir yazılık saygı duruşunda bulunmaya ve bir şehir efsanesini anmaya da işte tam olarak bu yüzden karar verdim. yani, üstadın 70. doğum gününü kutlamak için.

sadece doksanlı yılların değil, ünlü hababam sınıfı serisinin 1977 yılı yapımı hababam sınıfı tatilde filminde yer alan ve kemal sunal ile şener şen arasında geçen ünlü diyalogla alev alan badi ekrem‘in çekirgeli kung-fu sahnesi de les clodettes adlı grubun 1975 yapımı chinese kung fu isimli parçası eşliğinde türk sinema tarihinde gönüllere taht kurmuş sağlam bir kung-fu sahnesi olarak hepimizin geçmişinde bir biçimde yerini aldığı gibi, bruce lee kafası, bu ülkenin sokaklarına öylesine derinden işlemiştir ki sezercik bile, 1977 yapımı küçük ev adlı sinema filminde bir deniz kıyısında karşısına çıkan bir çocuğu bruce lee figürleri kullanarak haşat etmiştir!

bruce lee‘nin aslında ölmediği, yüreğimizde yaşıyor olduğu, hatta daha da ileri gidip vücuduna gelen yüzlerce merminin bile bu babayiğit cengavere işlemediği ve vücudunun kurşun geçirmez hale gelecek kadar gelişmiş olduğu ve bu yüzden de otuz üç yaşındayki bir süperstar kung-fu ustası haline gelmiş küçük ejder bruce lee‘nin asla ölmüş olamayacağı ve bir yerlerde halen gizlice yaşıyor olduğu, çocukluk arkadaşlarımın en sevdikleri hikayeler arasında bu yüzden her daim başı çekmiş ve bruce lee, kimi dünya çapında ünlü birçok sinema yapımında karşımıza çeşitli göndermeler eşliğinde sık sık çıkmıştır. fakat bu küçük dev adamın sonunda gerçekten ölmüş olduğunu internetin olmadığı trt‘li günlerden bir süre sonra, doksanlı yılların ortasında, ancak anlayabilecektik. yani, ölümünden tam yirmi yıl sonra, bruce lee‘yi milletçe öldürecektik.

lee‘nin gerçek ölüm nedenine gelirsek, kimileri, bruce lee‘nin beynindeki tümör nedeniyle çektiği baş ağrısına iyi gelsin diye eşinin onun için aşırı dozda hazırladığı bir tür aspirin karışımı olan equogesic‘in yan etkisiyle beyin kanaması geçirdiğini ve bir öğle uykusunda bu yüzden öldüğünü düşünürken, kimileri de onu kıskanan yakın çevresinden birilerinin onu bir şekilde zehirlediğini düşünürler.

ancak bunlar pek de rağbet görmeyen resmi söylemler olmakla beraber, efsanenin ruhuna uygun olarak, yaygınlaşmış bruce lee efsanesi, bruce lee‘nin silahla sırtından vurularak öldürüldüğü yönünde bu topraklarda zirve yapmıştır! ama iki yılı daha olsaydı, o hain kurşunla asla ölemeyeceğine de kesin olarak kanaat getirmişizdir işte.

bu konudaki bir ikinci efsane de, silahla asla öldürülemeyeceği için banyo yaptığı esnada zehirli bir gazla öldürülebildiği yönündedir. bu hikaye de, okulun en çok hikaye anlatan çocuğunun dilinden hiç eksik olmamıştır.

milletçe abartmayı sevdiğimizden olsa gerek, bruce lee‘nin kimi zaman binlerce kişin silahlı saldırısına uğradığı için, kimi zaman da bir treni gövdesiyle durdurmaya çalışırken treni durdurduğu sırada kimliği belirsiz bir şahıs tarafından ve hatta CIA tarafından yüzlerce şarjör üzerine boşaltılarak öldürüldüğü söylenegelmiştir.

kas yapısı konusunda ilah mertebesine yükseltilmiş bruce lee üstadın “iki yıl daha yaşasaydı kurşun geçirmeyecekti” repliğinin öznesi olmasının nedeni ve bir sokak kahramanı haline gelmesinin nedeni bir parça da şudur: biz milletçe, aramızdan ayrılanları bir kere sevdiysek, hep onlarla yaşamak isteriz.

efsane niçin otuz yıl sonra zirve yaptı?

sonradan hayatımıza giren
internet ve sözlü kültürün eski bilgileri güncellemesiyle, vurularak öldürülenin bruce lee değil de, oğlu brandon lee olduğunu anlamamla duruma yıllar sonra uyanmam bir oldu. yani, 1973’te hayata gözlerini yuman bruce lee‘nin nasıl olur da bir silahlı saldırı sonrasında öldürüldüğü bilgisinin 90’ların ortasına doğru sokaklarda zirve yaptığına, yani tam anlamıyla bir şehir efsanesine, ancak anlam verebilmiş oldum. durum özetle şöyleydi:

bruce lee
‘nin veliahtı, öz oğlu brandon lee, başrolünde oynadığı the crow filminin setinde, yanlışlıkla dolu bırakıldığı söylenen bir başkasının silahından çıkan ve kaza kurşunu tabir edebileceğimiz bir mermiyle karnından vurularak öldürülmüştü; babasından yirmi yıl sonra öldüğünde, otuz üç yaşında ölen babasından daha genç olan brandon lee: vurulduğu yıl olan 1993’te yirmi sekiz yaşındaymış.

türkiye‘de de çok sevilen the crow filmi sayesinde o da doksanlı yılların başında kendisinin göremeyeceği biçimde kült bir efsane haline geldiğinden ve dünyada da bruce lee’nin oğlu olarak anıldığından ve türkiye‘deki sokakların sözlü kültüründe babayla oğlunun karıştırılmsı sonucunda, bruce lee’nin silahla öldürüldüğü önermesinin 90’lı yıllarda zirve yapmış olmasının kaynağının tam olarak buradan gelmiş olabileceğini anlamış bulundum. çünkü medya biraz daha güçlüydü artık ve lee soyadlı bir artistin vurularak öldürüldüğü brandon leenin ölümüyle biz buna hiç inanmak istemesek bile nihayet kesin olarak biliniyordu.

the crow filmi gönüllerde taht kurduktan sonra -yani o da bu ülkede 90’ların ortası oluyor- brandon lee de aynen bruce lee gibi efsaneleştirildikçe efsanelerştirilecek ve mahallenin yeni çocuklarının zihninde de lee sülalesi efsanesi büyütüldükçe büyütülmüş yeni bir efsane formu haline gelmeye başlayacaktı.

bize göre onlar, kurşun geçirmez plakalardan yapılmış olmalıydılar ve evet, brandon lee de asla ölmüş olamazdı. çünkü o da ejder babası gibi intikamını almak için geri döndüğüne kesin olarak inanılan the crow‘du!

bir türk ninjası repliği: “sen sarı kuşaksın, bense kara kuşağım!”

leblebi gibi karate kurslarının açıldığı dönemlerde, mahalle halkının bruce lee‘yi örnek alarak büyüyen çocukları olarak, ninja klanları kurup izlediğimiz bruce lee filmleri akabinde, o filmlerden öğrendiğimiz hareketler eşliğinde kütür kütür hepimiz birbirimize girdik. nice cengaverler bu yolda ağzını burnunu kırıp sakatlandı.

lee‘nin kullandığı nançakular bile bir biçimde el altından üretildi; “how to be a ninja?” mealine gelen küçük kitapçıklar ve hatta bazı yabancı dövüş sanatları dergileri bile, sırf resimlerine bakmak için bile olsa elden ele dolaştı ve tüm mahalleli uzakdoğulu kung-fu erbabı olup birbirini tokatladı.

çünkü herkes, bruce lee sayesinde dövüş sporları konusunda kendisinin bir kara kuşak olduğuna gönülden inanmıştı!

yaşımın 7 ile 10 arasında değiştiği üç yıllık ninjalık dönemimde aldığım ufak tefek yaraların haricinde, o dönemler toys ‘r’ us‘lar bulunmadığından birtakım değişik mühendisliklere de imza attığımı ifade edebilirim: bisiklet aksamlarında yer alan zincir dişlilerini çıkartıp ninja yıldızı haline getirdim. siyah yün bir bereyi üç yerinden kesip ağız ve gözler için yuvarlaklar açarak bir ninjanın olmazsa olmazı kar maskesini üreterek beremi mahvettiğim için annemden azar işittim. marangozlardan kavak dalları temin ederek, kelebek diye tabir edilen bıçakla, kavak dallarının yumuşak derisini soyup kendinden desenli ninja kılıçları ürettim. şimdi inanması zor bile olsa, şu detayı da asla es geçmek istemem: o kavaktan kılıçlarla, yaz tatillerimde, kara sinekleri avlayabilir hale gelmiştim. sessizce ve dikkatlice, o kılıcı bahçede gördüğüm kara sineklere yaklaşarak üzerlerinde sabitler ve bir hamlede onları oldukları yere çivilerdim. bunu gören henüz yeni üniversiteli olmuş ablam, benden iyice korkmaya başlamıştı.

işi o kadar ileriye götürmüştüm ki, özellikle de 70’li, 80’li ve 90’lı yılların tümünün bir türk aile klasiği olarak, filmlerden öğrendiklerimi küçük kardeşim olmadığı için benden büyük ablamın üzerinde denemek zorunda kalıyordum. ablamla, bu yüzden, çok defalar saç saça baş başa birbirimize girmişizliğimiz vardır ve aramızdaki on yıllık yaş farkı nedeniyle, ablam karşısında ciddi mağlubiyetler aldığımı da itiraf etmeden geçemeyeceğim. ama yine de şöyle diyordum ablama, acı ve intikam duyguları içinde ve hiç de alttan almayarak ve bruce lee‘yi de aklıma getirerek: sen sarı kuşaksın, bense kara kuşağım!

“van damme, bacaklarını daha çok açabilmek için…”

tabi, ben şimdi, işin bu kısmından değil de, başka bir kısmından bahsedeceğim: küçüklüğümde, mahallenin iki ninjası, kung fu üstadlarım kenan ve kadir vardı. onlar abiydi. o dönemki çocukların isimleri de, yine filmlerden esinlenildiği için, anne babaları tarafından tarık akan, kadir inanır, cüneyt arkın, kenan kalav ya da yılmaz güney‘den etkilenilerek hep bu tür isimlerden seçilirdi. bir çeşit ağır abilik de sayılabilecek bu kung-fu ustası statüleriyle kenan‘la kadir, bizim mahallenin yoda mertebesini hak etmek için birbirleriyle kıyasıya yarışan iki sert delikanlıydı.

bruce lee’nin tüm konfigürasyonlarına sahip olmak için çalışan bu iki çocuğun etrafında, mahallenin tüm çocukları toplanırdı ve bir çeşit eğitime tabi tutulurdu. onlar, mahalledeki çocukların yaşları ortalamasından biraz daha ileri bir yaştaydılar ve ben de, çekirgeleri olarak bir kenan‘ın, bir de kadir‘in yanında takılırdım.

bruce lee fırtınası otuzuncu yılını çoktan doldurmuşken, mahalle çocukları arasındaki en büyük statü simgelerinden biri de, bacaklarını 180 derece açıyla açıp van damme gibi yerde durabilmek olmuştu. bu ve buna benzer konularda, çocuklar arasında ciddi rekabetler yaşanırdı ve aynen bruce lee iki yıl daha yaşasaydı kurşun geçirmez olacaktı şehir efsanesi gibi, birkaç replik daha o yıllarda sokakta tavan yapmıştı:

- van damme bacaklarını daha çok açabilmek için ..tünü ..tirtiyormuş!
- van damme, bacaklarını daha çok açabilmek için ..şaklarını aldırmış!

işte, chuck norris, bruce lee, van damme ve rambo derken; hepimiz birer street fighter‘a aynen böyle dönüştük. kimilerimiz, mahallenin kadir‘lerinden ve kenan‘larından öğrendikleriyle mahallenin yeni bruce lee‘si oldular; kimisi de bruce lee‘nin mağdurları.

sokakları böylesine kasıp kavurmuş bruce lee‘yi anmışken, şunu da bilahare anlatmak isterim: kendisi, alman bir anneden ve çinli bir babadan doğma abd‘li bir göçmendir ve lise hayatında sokaklarda ayrılıkçı milliyetçi tepkilere maruz kaldığı için kendisini savunmak üzere başladığı uzakdoğu sporlarını tüm dünyaya sevdirmiş güler yüzlü ve espri anlayışı oldukça gelişmiş yiğit bir abimiz olmakla birlikte, üniversite hayatını amerika birleşik devletleri‘nde felsefe eğitimi alarak tamamlamıştır. hatta, bitirme tezinin, ünlü filozof hegel üzerine olduğu bilinmektedir. üniversitede felsefe eğitimi almış bir başkası olarak, büyük üstad lee‘ye bir kez daha saygılarımı sunarım efendim. abd‘li ünlü basketbol efsanesi 2 metre 18 santimetrelik kareem abdul-jabbarı‘ı bile tokatlayarak ününe ün katmış bu yerden bitme süper kahramanı anmayı bitirirken, bruce lee‘nin şu sözleriyle kapanışı yapmak isterim: “kendini gerçekten özgürce ifade etmek istiyorsan, önceki günü unutarak işe koyul.”

öyle de, bu kalp seni unutur mu be bruce lee?

ozan önen  | 29 ekim 2010, cuma
dağların denize dik uzandığı yer

video-kolajdaki şarkı: beat it / michael jackson


03:21 pm, ozanonen
73 notes
audio
[Flash 9 is required to listen to audio.]

fabrika ayarlarına geri dön (rindlerin yükselişi)

“bir, yeryüzünde nasıl dağılmıştır / tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar? / iki, daha yavuz bir belge var mıdır ha / gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden?” *



deri ceketimin dirseğine pembe bir ciklet yapışmış; cadde boyunca yürürken, bu pembe sürtüğü sökmeye çalışan o çaresiz bendim. bu gece ayışığı kudurmuş; sokak lâmbalarının yanmadığı yerlerde bile parıldıyorum.

evin uyku kokuyor. hava yorgun tenin kadar renksiz. yorganın dışı kış, zemin kar. mutfak fayansları buz. rüzgârdan korkan sokak lambası titrer perdelerde. köpekler bile yalnız gezmiyor. ıslak saçların sıçan kuyrukları gibi tedirgin. üzerimizde asılı tozlardan bir nebula. kemikli parmakların ağzımda erir.” **

shakespeare, cehennem bomboş çünkü tüm şeytanlar burada diyor; halt ediyor ve güzel de diyor ama ben bu cehennem soğuğu havaların bile, denizden suratıma suratıma esen o sert ve serin rüzgârını sevdiğim için, sokağa her şartta kendimi atmasını bilirim. tüm soğuklar aşkına müjdeliyorum: bu gece o sokağa çık çünkü bu gece, rindler yükseliyor.

iyi de, bulunduğun yerde deniz mi yok? mesela, ankara‘da ya da eskişehir‘de ya da haritalarda gösterilmeye tenezzül dahi edilmemiş bir yerde falan mısın? fark etmez. çünkü hangi cehennemde olursan ol, buradaki amacın yalnızca ve sadece bir parça üşümek; ama, soğuktan donmak asla değil. bu gece, bile bile, evinin sıcağından sokağın buzul soğuğuna sol adımınla çıkacağın gece.

o halde, sırf üşümek için bile olsa, bu gece sokağa çık ve şehir ışıkları arasından seçebilirsen eğer, edebiyat tarihinin abarttığı yıldızlara bak ve defolun başımdan de; defolun de onlara; çünkü, shakespeare’in soneler’ini yazan bendim… bu gece, yıldızlar altında, beşiktaş parkı‘ndaki bir bankta bir başına doğum yapan evsiz bir kadın ol.

bu gece, yaka silktiğin bir anne aforizmasına kulak ver ve sokağa çıkmadan önce iyi giyin. yani, kat kat giyin demek istemiyorum anneler gibi; biri görürse ne der diye değil de, sırf kendin için, kendine yakıştır üstündekileri demek istiyorum. mesela, cekedinin tam üstüne nereden aldığını hatırlamadığın fakat çok ucuza kapattığını düşündüğün yekpare bir kızılordu madalyası tak, hiçkimsenin umursamadığı yalnız ve solgun bir sovyet ol; bir sovyet ol; dağıl, parçalan ve bölün; şehrin kalbine işle.

modayı giyinmek değil de örtünmek olarak algılayanların çoğunlukta olduğu bir yerde, modayı nevresim üreticileri belirliyor; tasarımcılar değil. o halde, sen bu gece, inadına, örtünme ama giyin; kendi geceni kendin tasarla; saçların daha bir güzel savrulur öyle; inan. uğruna giyindiklerin için soyunacağına, uğruna soyunabileceklerin için giyin.*** böyle giyindiğin andan itibaren, senin yüzün, işte tam da bu yüzden güzel diyecekler ama sen başkalarını yine de boşvereceksin bu gece.

ankara‘da saatler asfaltı buz geçerken, kar altında yürüyeceksin; bir istanbul kuru soğuğunda, boğaz‘ın iki yakasına birden yapışıp şehirden borcunu isteyen olacaksın, hem de, hakikaten beş paran olmadığı için. mardin‘in, mağrib‘in ya da madrid‘in ve hatta marakeş‘in taş sokaklarından geçip bir new york ışıltısına gönlünü kaptıracaksın belki de. kalbinin doğusundaki bir köy meydanındaki söğütlü bahçelerden süzülüp ege‘nin batısındaki bir sahil kasabasının yumuşak ve ılık karnına dokunacaksın; bir limandan, bir diğerine vuracaksın kendini. bir plajda, çıplak ayakların kuma değecek belki de uzun süreler sonra ilk defa.

kimi zaman iki avcunu bir araya getirip hoh diye üfleyeceksin nefesini ellerinin içine; kimi zaman da işaret parmağınla dünyanın tüm sokakları birleşin yazacaksın, bir taksinin buğulu camına.

anlayış yoksunu bir üniversite kampüsünün tam ortasından salına salına yürüyüp geçerken, dedikodular hiç de umrunda olmayacak; şehrinin “i want you!” temalı vitrinlerine aldırmadan kaldırımları arşınlayacaksın;

çünkü bu gece senin için her yer paris. bu gece herkesin evi öğrenci, bu gece tüm bozkırlar amazon.

bu gece, belki de hiç okumamış olmana rağmen sırf linç kültürü sana emrettiği için inatla sevmediğin ve sevmek de istemediğin bir yazarın çok seveceğin bir kitabının en güzel bölümünü okurken, boğaz‘ın sularının çekildiğini hayal edeceğin gece… bu gece, sezen aksu‘yla fazıl say‘ı aynı gramafonun iğnesiyle okşayacağın gece.

dünyanın tanımadığı ama senin yaşıyor olduğun kuzey kıbrıs‘ta bir başına oturup içiyor olsan bile; jamaika‘da bir muz tarlasında ter içinde gün boyunca çalışmış olsan bile, atina‘da akropol‘e nazır ışıltılı bir stüdyo dairede yunan kafadarlarınla loş ışığa karışan kahkahalarınla ense yapa yapa felsefeden dem vuruyor olsan bile, yüksekova‘nın bir köyünde kalaşnikof sesleri uykunu kaçırıyor olsa bile;

bu gece senin için her yer inadına şanzelize ve benim için, içinde eyfel kulesi olmayan bir paris filmi çekmen şart.

bu gece, sokağa çıkmadan önce duş alırken, sıcak suyun altında derin derin düşünüp birkaç yılın muhasebesini birden yapacağın gece. bu gece suyun altında, kübalı devrimci fidel castro‘nun, askeri kamuflajlarını çıkarıp da yatağa düştükten sonra adidas marka eşofmanlarıyla kameralara poz verişindeki çelişkinin seni rahatsız etmiş olmasına aldırmaman gerektiğini fark edeceksin; çünkü, kraldan çok kralcıların kafasına takmaları gereken bir ayrıntı olduğunu fark edeceksin bunun. üstelik, çelişkilerine rağmen insanları biraz daha çok seveceksin; hem de suyun altında bir başınayken.

bu gece biraz daha yakışıklı olacaksın pis turist; bu gece biraz daha güzelleşeceksin. saçın sakalına karışmış, üstün başın derbeder olsa bile; bu gece, tüm vaat edilmiş cennetler senin. bu gece, babil‘in asma bahçelerinin etrafında amerikan askerleri dolaşırken bile, devrik liderin sarayının o toprak renkli damından, maverünnehir‘e uzanan ağaçlara masalsı bir tutkuyla baktığın gece… bu gece, ayaklarının altı bağdat.

cebinde beş kuruş bile yokken, bankamatiğe yaklaşıp para çekme kuyruğunda bekleyenlere dünyanın en zengin adamı rolünü yapman farz ve bankamatiğin tuş sesleriyle dalganı geçmen gerek. sokaktaki çomarlar bacaklarına sırnaşırken cebindeki son bozuklukları, karşı kaldırımın dilencisiyle paylaş. paylaş, “onlar aslında bizden daha zenginler” saçmalığına kulak vermeden.

dilencilik makamı, böylesine karlı bir sektör olsaydı eğer, o tuhaf cümleleri kurabilen arkadaşlarının bu kadar açgözlü bir sistemde o basmakalıp hayatlarını terk edip de niçin dilenmeyi göze alamadıklarını bir defa daha düşün ve sırıt; dilenmek etik sayılmasa bile, kapitalist etiği bir defa daha gözden geçir ve dilenmek zorunda bırakılanlar aşkına kendi hayatını sorgula; sokaklar gayet tekin ve hür ve biz son derece güzeliz diye bağır ve şaşırt. bu gece sırf sen zengin değilsin diye zengin düşmanı olma; bu gece, sırf çok paran pulun var diye fakirliğin o mecburi doğasından uzaklaşma.

bu gece, yüzü kirli çocukları daha çok sev.

çünkü yüzü kirli çocuk, sana midye satmaya çalışırken ona burun kıvırdığın için sana fena halde kafası bozulan o mardinli arap delikanlı ve izmir kadifekale‘de ondan para bekleyen kalabalık da bir ailesi var; yüzü kirli çocuk, bir ara sokakta, mahkemelerde bulamadığı adaleti sokaklarda ararken bıçağının soğuğunu ensende hissettiren o yağız kürt; dostlarınla, siz sanki dünyanın en mühim sorununu çözdüğünüzü sandığınız bir konuşmanın ortasındayken, o steril arabanızın camına pat pat pat diye vurup size kâğıt mendil uzatıp keyfinizi kaçıran, bir an, herkesi tuhaf bir tedirginliğe ve ikiyüzlü toplumun ikiyüzlülüğünü tam da içinden gözden geçirmene yardımcı olan o sümüklü burnun sahibi ve roman, o yüzü kirli çocuk. yüzü kirli çocuk, “ulan yetmedi mi bu kadar şehit verdiğimiz?” diye bağıran, bağırırken de “hepinizden hesap soracağız!” diye tehditler savuran ve yalnızca duygularıyla hareket eden o kasaba kökenli türk. yüzü kirli çocuk, babasının katillerinden hesap sormasına devlet tarafından izin verilmeyen uğur mumcu‘nun gözleri halen güzel güzel bakan çocukları özge ve özgür. yüzü kirli çocuk, atatürk‘ün okullarında okumasına izin verilmediği için obama‘nın okullarına gitmek zorunda kalan türbanlı kardeşin. yüzü kirli çocuk, yüzmeyi derede öğrenmiş çocuğun ta kendisi ve hepimizden iyi yüzmeyi bilen de o. yüzü kirli çocuk, delik ayakkabısıyla yerde uzanan hrant. yüzü kirli çocuk, ahlak anlayışıyla eğlence anlayışının karmaşasına kurban edilerek beşiktaş‘tan atılan pascal nouma; ama, herkesten çok beşiktaşlı olacak olan da yine o. yüzü kirli çocuk, alevi olduğunu sana ifade etmekten neden kaçındığını kendisi bile bilmeyen ama bu duruma mahkum edilmiş dünyalar güzeli bir eski sevgili ve belki de şimdi mülkiye mezunu ve hatta çoluğa çocuğa karışmış olması bile muhtemel. yüzü kirli çocuk, aslında biraz da sensin ve aslına bakarsan, sen de herkes gibi haklısın davanda.

sokaklarda akan hayatın gerçekliğinde hepimiz bir parça prima donna‘yız ve hepimiz birilerinin başrolünü bir defalığına da olsa çaldık. bu çalıntı mal hayatın tam da ortasındaki bu gece, hepimiz keşfedilememiş kafka‘lar kesileceğiz; geç gelen şöhretin tadını bol bol çıkartacağız; bu gece, hep keşfedilmeyi beklemiştim başlıklı hikâyenin tamamlanıp da seni bir güzel huzura kanatlandıracağı gece olacak bu yüzden; kendi kendine radikalleş bu gece: çünkü, bu gece bütün içkiler şarap ve dünyanın tüm kıtaları arabistan ve şövalye meziyetleriyle donatıldığın bu gecede senin adın la star anti star. bu gece, bir şehirden bir ötekine giderken, uyumayan tek yolcunun ısrarla ve sessizce, derin derin sen olacağı, geçtiği yolları karanlıkta bile sen gibi izleyeceği gece. bu gece, hamidiye zırhlısı gibi, temkinli ama kendinden emin biçimde, kimseler fark etmeden, akdeniz‘i ve ege‘yi baştan sona geçer gibi sokakları bir iç deniz haline getireceğin gece.

öyleyse bu gece, bir araba camından kendi yüzüne bakarak bile olsa en güzel tiradını patlatacağın gece; bu gece, şaşkın bir surat ifadesinin tam ortasından geçen bir nil nehri gibi konuş; hem nalına, hem mıhına… gürül gürül ak.

bu gece, allah allah sesleriyle öpüş; aşkları, fikirleri ya da inançları uğruna öldürülenler için yere 45 derece açıyla secdeye gel. bu gece, tüm küskün geçmişinle burun buruna, tarihi yeni baştan yazamayacağını bilmene rağmen kendi tarihinin mihrabıyla yüzleşip barış; kişisel tarihine şık ama duru sayfalar eklemenin savaşını başlat ve eski bir dostun, yüzünün tam ortasına küfrettiği halde bile, ilk yumruğu atan asla ve yine de sen olma, onu, deli gibi pataklayabileceğini bildiğin halde;

bu gece, üniversite kapılarından yıllarca alınmayan başörtülü kadınların niçin haklı olabileceklerini düşün, bu gece lâiklerin dindar iktidarın muhafazakar değerlerinden niçin ürktüklerini ve ilk itirazlarında nasıl da allahsız olmakla itham edilip ezberlerle ötekileştirildiklerini idrak etmeye çalış ve itirazlarını her yerde net cümlelerle yükselt. bu gece, müşterek alışkanlıkların ve önyargıların hepimizin hayatını nasıl da monotonlaştırdığını ve dünyanın bir başka yerinde şu an süren hayatın ne denli güzel olabileceğini hisset. bu gece, özgürlüğün yalnızca sokaklarda alkol kullanabilme hakkından veyahut türban sorununu çözmekten ibaret olmadığını ve neyin özgürlüğünün kavgasını verdiğini bir defa daha düşün. bu gece, polisin salt cop sallayıp dayak atmayı hobi haline getirmiş biri olmadığını; molotof kokteyli atıp da yolcu otobüslerini yakan adamların da salt vandal olmadıklarını aynı resmin içinde düşün. bu gece, kaldırım üzerine neredeyse ölüsü bırakılırcasına dayak atılıp bırakılmış travesti dostunu o hale getiren şey her ne ise, o şeylerin hepsine, erkekçe ve kadınca meydan oku. bu gece, yalnızca sigorta primini yatırabilecek lükse sahip olsa bile tüm hayatı boyunca çalışıp didinen bir babanın çocuğuna aldığı o güzel bisikleti hayal et.

bu gece, kara şair ece ayhan‘ın melahat geçilmez‘indeki melahat‘ı düşün. bu gece, mahallenin orospusu sen ol ve namusun modası geçmez isimli kitabın yazarı senken melahat‘ın gözleriyle dünyaya bakmak zorunda bırakıldığını tasavvur et; bu gece kampüsün paspal devrimcisi sen ol ve bildiri dağıtırken sana nefretle bakan o gözlerin kalbini nasıl da mermi gibi delip geçtiğini iliklerine kadar hisset; bu gece cami duvarına işemediğin halde şeriatın kestiği parmak seninkisi olsun. bu gece her otel madımak ve sen müslüman mahallesinde salyangoz satmadığın halde kan kardeşlerin tarafından yakılacaksın. bu gece, ali şükrü bey‘in vurulacağı gece ve cesedini bir çoban bulacak. bu gece, sabahattin ali‘nin bulgaristan sınırında öldürüleceği gece ve gerçek katiller hiçbir zaman bulunamayacak. bu gece, dilini bile bilmediğin bir coğrafyada adını bile bilmediğin bir çocuk, kireç kuyularına gömülecek ve bırak katilini, cesedini bile bulamayacaklar. bu gece, tuttuğun takım en ezeli rakibine beş golü inci gibi dizdiyse dahi, biraz da livorno taraftarı olacağın gece. bu gece, dünya kupası finali‘ndeki son penaltıyı kaçırıp da takımını kupadan eden italyan forvet roberto baggio‘yu bağrına basacağın gece. bu gece, john fante‘nin bir kitabına 1933 berbat bir yıldı ismini takışındaki o rahat sadeliğe hayran olacağın gece.

etrafındaki tüm kalabalığa rağmen, fikret muallâ kadar yalnızsan, nilgün marmara gibi bakışların varsa ve bununla gurur da duyuyorsan, o sokağa bu gece çık; çünkü bu gece her yol roma‘ya çıkıyor; bilesin. o roma da italya‘da değil, o roma doğu roma, yani istanbul‘un ta kendisi bu gece ve içinde binlerce rindi birbirinden ayırıp saklıyor.

sokakta kaybedenlerin, kalbimizin las vegas‘ı doğu roma‘da kazanacakları gece, işte tam da, kör göze parmak bu gece.

çünkü bu gece, biz parayı ya da parasızlığı değil, mülkü ya da mülksüzlüğü değil; belirgin bir ruh halini paylaşıyoruz. bizi önce sürdüler, sonra da öldürdüklerini sandılar; ama öyle olmadı.

kifayetsiz muhterisler bilsinler ki bu gece yeni bohemyayı inşa ediyoruz; afyonumuz bundan böyle patlamıştır! ‘rind’ler ölmemiştir; bugün, fabrika ayarlarımıza geri dönüyoruz. çünkü bundan böyle, tanışmadan birbirini tanıyanlar bir nefes sıhhate daha yakın; biraz daha yamacında birbirinin.

bu gece, yeni çağın yeni rindleri yükselecek: istanbul, belki üçüncü, belki beşinci boğaz köprüsüne; hatta, ikinci boğaz‘ına, sekizinci tepesine kavuşacak günün birinde, ama rindlerin elleri istanbul‘un bile ensesinde olacak, asya‘dan avrupa‘ya; paris’te son tango gibi seveceğiz onu yine de.

biz şarabı ya da üzümü değil, rakıyı ya da anasonu değil; hayyam‘dan kalan iki titrek satırı, dilimize dolanan birkaç eski şarkıyı paylaşacağız ve bizi önce sürdüklerini, sonra da öldürdüklerini sanacaklar; ama öyle olmayacak.

tarkovsky, stalker‘ı çekerken iki defa kalp krizi geçirdi diyecekler; beethoven, sağır oldu, piyanosunun bacaklarını kesti ve çalmaya devam etti diyecekler; balzac, tasvir yeteneğini geliştirmek için, üç bin gün boyunca penceresinden gördüğü manzarayı üç bin farklı şekilde anlattı diyecekler; goethe, elma kabuğu koklaya koklaya kendisinden geçerken, genç werther’in acıları‘nı yazıp edebiyat tarihinde yeni bir sayfa açtı diyecekler; onlar bunları diyecekler ve biz aldırmayacağız; çünkü her boşboğaz konuşmadan sonra, rindler daha da anlamı keskin formlar halinde yükselecek. yine de bir şeyler hep eksik gibi geleceği için bize, zaten tam da bu yüzden yükselerek üretmeye devam edeceğiz; her an, bir öncekini de aşarak.

bu gece, cengiz han‘ın ordularından korkmadığımız gece olacak. bu gece, hasan sabbah‘ın alamut kalesi‘nden dışarı dışarı taşacağımız gece…

marquez‘in florentina’sı gardenya yapraklarının üzerine iğne ucuyla şiirler yazacak kadar güzel bir kahraman olarak karşımıza çıkacak; van gogh, kafasını akvaryuma sokup çıkardıktan sonra o resimleri çizecek yine; dostoyevski, idam mangasının önüne çıkarıldıktan sonra yazacak en büyük eserlerini; cemil meriç, gözleriyle değil de aklıyla görecek otuz üç yıl boyunca; tüm amerika, vietnam‘a karşı savaş pozisyonu almışken, muhammed ali çıkacak ve boks eldivenlerini çıkarıp benim vietkonglularla görülecek bir hesabım yok diyecek…

rindler, bedel ödediler ve ödeyecekler. isteyerek ya da farkında olmadan. ve o nihai son hepimizin başına gelecek: gülünç bir ölüm.

elvis presley‘in bile sahnede değil de tuvalet ihtiyacını giderirken kalpten gittiği şu üç günlük ömürde, belki de hapislere atılacağız, belki hapislerden çıkacağız; suikastlere uğrayıp linç edileceğiz; korkunç kazalardan kurtulup basit ve beklenmedik enkazlar altında kalarak öleceğiz belki de; yaktığımız ateşlerden daha büyük ateşlerde yansak bile, görkemli bir sarayın demir parmaklıkları ardındaki bir kafeste öz kardeşi tarafından öldürülmeyi endişe içinde bekleyip delirmeye yaklaşan o çocuk veliaht olsak bile; yine de dondurmadan zevk almasını en iyi biz bileceğiz; semt pazarından en güzel papaz eriği biz seçeceğiz, kavun kamyonlarından yükselen kokuları takip ederek ulaşacağız gitmek istediğimiz yere: çünkü bu geceden sonra, rindler hızla yükselecek. en güzel kahkahalar, rindlerin mizahından süzülüp akacak; küçük beyoğlu‘nda, bir arka sokak meyhanesinden o sokağın tam da koynuna, birkaç tanıdık yüze denk gelmenin bir hayli yüksek olduğu o köşebaşına. bu gece, utanarak ve sıkılarak da olsa, bir dansözün göbeğini daha yakından izleyeceğiz meraklı gözlerimizle. hatta, gelenek sırf öyle diye, ilk defa da olsa, bu bize biraz anlamsız da gelse, iki memesinin arasına bir miktar kağıt para bile sıkıştıracağız ellerimiz titreyerek; ondan bile çekinerek, o bunu istiyor olduğu halde ve üzerimizdeki bakışların da hesabını yaparak. bu gece en sevmediğimizi düşündüğümüz şeyleri bile, en fazla, pizzadan arta kalan sevimsiz ve çelimsiz birer bibere benzeteceğiz… sırf ölümlüyüz diye, her şeyi boşverip de koyvermeyeceğiz; ama mesela, ay çöreği yerken de susamına takmayacağız kafayı.

kışlar yazlara karışacak; baharlar birbirine girecek; dizlerimizde çimen lekesi, ılık bir ilkbahar akşamında, bir festivalin tam ortasından sahneye bakarken, simurg kuşu gibi izleyeceğiz kendi yükselişimizi o dev ekrandan. bazen, sahnedeki olacağız; bazen, sahneye hayran ve dev gözlerle bakan o seyirci. ikisinden de müthiş zevk alacağız; hatta kameralardan o dev ekrana yansıyan öpüşmekte olan o genç çiftin, yanımızdakiyle bizzatihi kendimiz olduğunu bile hayal edeceğiz ve afyonlanmış bir gülümseme yüzümüze oturmuşken, kamera bizim bu ifademizi çekip o dev ekrana yansıtacak; çünkü, o an biz yükseleceğiz rind kardeşim.

sonradan belki de sevgilimiz olacak o kişi konuşurken, sigara tütününden deniz atı yaparak dinleyeceğiz onu bu gece. bu gece, yalnızca gerçeklerle yetinenleri aklımız almayacak kadar gerçekçiyken, profesyonel kötüler makamına karşı direnen o amatör iyiler biz olacağız. bu gece dünya umrumuzda değil bakışları atarken bile, aylardır işsiz gezen dostumuzun bize yemek ısmarlamak istemesiyle yerle bir olacağız.

bu gece, şarap aldığımız o dev süpermarketteki kasiyere çılgın teklifler sunasımız gelecek, rencide etmeden ve herhangi bir tacizde bulunmadan. bu gece, çok sevdiğimiz bir kitabı okuduğunu gördüğümüz bir başkasının kollarına, bir kasa mor afrika menekşesi tutuşturabilme ihtimalimizin olduğu gece. bu gece, tangoyu karşılıksız seveceğimiz, sirtakiye merak salacağımız ama yine de harmandalının hepsinden yiğit duran ahenginden vazgeçemeyeceğimiz gece. bu gece, tanışmadan birbirini tanıyanların, bu belirgin ruh halini paylaşmanın kokusunu yirmi bin fersah öteden tanıyacakları gece…

bu gece, gelmiş geçmiş tüm büyük aşkları düşüneceğin gece: romeo ve juliet‘i. ferhad ile şirin‘i. mevlana ile şems‘i. kerem ile aslı‘yı. karpuz ile peyniri. berrak tüzünataç ile şahan gökbakar‘ı. bora kozanoğlu ve eda taşpınar‘ı. bonnie ve clyde‘ı. rakıyla balığı. maria puder ile raif‘i. marla singer’la tyler durden‘ı… pamela anderson ve tommy lee‘yi. orhan gencebay ile sevim emre‘yi. orhan pamuk ve kiran desai’yi. mallory knox ile mickey knox‘u… adını bile bilmediklerini, ama ne yaşadıklarını ezbere bildiğini düşündüklerini. bu gece, türlü seks fantazinden en ince duygularına kadar, kendini biraz daha keşfedeceğin gece. bu gece, sen sevince aşk, başkası sevdiğinde meşk saydıklarının tümüne daha yakından saygı duyacaksın.

bu gece o sokağa çık çünkü yalnız değilsin; sadece her daim yanında olacak insanlarla henüz tanışmadın. en uzağındaki, seni en koşulsuz, en sorgulamadan seven kişi olabilir. bir kitap içerisinden, seninle konuşmaya çalışıyor olsa bile.

bu gece, yüzü kirli çocuklar arasından geçen yeni bir rind olduğunu hissettiğin andan itibaren, karşına aniden çıkıveren o duvar yazısını, sen de yüzü kirli bir çocuk olduğun için, daha çok seveceksin: long live rock and roll.

bu gece, belki de hiç evlenmeyeceğini düşündüğün ya da belki de niçin evlenmiş olduğunu sorguladığın bir anda, aniden, aslında çok iyi bir baba ya da çok iyi bir anne olabileceğini dibine kadar hissettiğin gece. bu gece, allah‘a inanmadığın halde, kaybettiğin dostun için gizlice dua ettiğin gece. bu gece, elizabeth‘e meydan okuyup günahlarını seveceğin gece. bu gece, şeyh bedrettin destanı‘nı yeni baştan yazacağımız gece. bu gece, kayıp kent atlantis‘i keşfedip, heyecanla, eureka diye diye kendimizi sokağa atacağımız gece. bu gece, üniversite edebiyat öğrencisi ömer‘in, yaz okuluna gitmeyi bin defa daha tercih edebilecekken eylül’de açılacak üniversite harcını ödeyebilmek uğruna bir yaz günü köyünden kalkıp da istanbul‘a gelerek çalışmayı göze aldığı şantiyenin beşinci katından düşüp de, sistemin ellerinde son nefesini verdiği gece; hem de, günlüğü 30 lira için.

bu gece belki de cumartesi ya da pazar ve tüm dostlarımız bir barda toplaşmış bizi beklerken, onları gerçekten iyi bir şey için ekip yoğun bakım ünitesindeki bir hastayı ellerimizle dirilteceğimiz gece. bu gece, pink floyd‘un dağılmadan önceki son konserini canlı canlı izleyeceğimiz gece. bu gece, hiçbir milliyetçi ya da aşkın duygu beslemediğimizi düşünsek bile, milli takım‘ın dünya kupası‘nı kazandığını hayal ederek heyecana kapılacağımız gece. bu gece, dünyanın tüm sokaklarını birleştiren köprüleri galaksi dışındaki ulusları bile kıskandırırcasına inşa edeceğimiz gece. bu gece, yerin yedi kat üzerindeki gökdelenlerin ucuyla yerin yedi kat altına camdan tüneller kazıp dünyanın yedi harikasına birden meydan okuyacağımız gece. bu gece tüm mazharlar fuat, tüm fuatlar özkan, tüm özkanlar mazhar ve her yol, doğunun roma’sı istanbul‘a çıkıyor ve istanbul, iki yakası bir araya gelmez bir paris gibi sokaklara düşmüş; ellerin biraz üşümüş.

bu gece, sana açıkça kin ve öfke kusan ama buna rağmen belki de hiç tanışmadığın ve tanışmayacak olduğun o kalpkıranları bile, onlara dahi hiç çaktırmadan gizlice sevebileceğin gece olmuş. çünkü duygular demokrat değil ve rindlerin adaleti en keskin kılıç; çünkü şövalye nezaketi, bu havada halen mümkün ve güzel. bu gece, kim bilir hangi coğrafyada, yaz sıcağının ortasındaysak bile sokaklara dökülüp bir dem üşüyeceğiz. çünkü biz, göze alabilenler olacağız, matador olmanın tehlikeli geleceğini değil de boğa olmanın gururlu geçmişini isteyeceğiz. tüm bunlar olurken, bir teras katında ağustos böceği sesinin şehirde niçin eksik olduğuna takacağız kafayı; birazcık da eski şiraz‘ı düşüneceğiz, sina çölü‘ndeki yeşil korular bile gelecek aklımıza; bilemedin, eve dönüş yolunda niçin böğürtlen toplayamadığımızın derdine, motorları maviliklere niçin süremediğimizin üzüntüsüne kapılacağız; biz bu gece biraz uzay heparı olacağız. moda bin defa değişse bile, deri ceketimizin dirseğine o ciklet yine de yapışacak; rock’n roll için elimizdeki kahverengi bira şişesiyle de olsa birkaç gece birden saygı duruşunda bulunacağız. biz bu gece biraz da yavuz çetin olacağız.

rindlerin yükselişi aşkına, kâh şarkta, kâh garpta; kâh yerde, kâh gökte; kâh sulhde, kâh harpte; kâh sahvda, kâh sekrde; kâh garbda kâh gaybta; iki elin kanda da olsa, bu gece, fabrika ayarlarına geri dön ve beni okumadan önce kendi omzundan bir kere öp; belki, şaşkın olur sonrası.

ozan önen  | 24 ekim 2010, pazar
dağların denize dik uzandığı yer



fotoğraftaki şahıs: dublörüm
fondaki şarkı: surf rider / pulp fiction soundtrack

epigraflar:

*     ece ayhan
**   artemis günebakanlı
***  barbaros şansal


02:42 pm, ozanonen
50 notes
text
pseudo ritmika



bir erkeğin kafasına sokması gereken üç bombastik şey vardır:

I. saçlarını kesen adam, yani berber, yani kuaför, yani saç kesicisi kişi, bu işlemi sürdürmek adına asla değiştirmemen gereken biri olmalıdır. çünkü saçların önemlidir ve bir erkek her defasında farklı bir yerde saçlarını kestiriyorsa orada karmaşık bir problem vardır. çünkü, yeni gittiğin berber seni hiçbir zaman dinlemez; dinler gibi yapar. yeni gittiğin berbere istediğin kadar istediğin saç modelini anlat, o yine, seni istediği ‘şey’e benzetecektir. haliyle, berberini sürekli değiştirmemelisin. makasına güveneceğin adamı tanımalısın çünkü berber dediğin kişi, aslına bakarsan oldukça önemlidir ve berberini sürekli değiştiren bir adamsan, örneğin yazın bir başka berberde, kışın başka bir berberde saçlarını kestiriyorsan, tarzından şüphe edilir bir adamsındır. çünkü dostum, her defasında farklı bir berbere gidiyorsan, yolda yürümen biraz daha zorlaşır. makaseller, seni tipten tipe sokabilir. berberini değiştirdikçe ‘arkhe‘n, yani özün, yani tözün, yani sen, seni sen yapan kimliğin, senliğin, yani benliğin, her defasında farklı ellerin etkisini üzerinde hisseder. ama bu kötü bir şey değil diyebilirsin; değişim tabi ki kötü değildir ama en hardcore devrimcinin bile vazgeçilmezleri muhakkak vardır. evet, değişim bu bağlamda kötü bir şey olmayabilir lâkin yol üzerinde zar atarak yürümek de çok akıl kârı bir iş değildir. gereksiz kötü sürprizler istemiyorsan, berberini seçmelisin. gerekirse randevu alacaksın, randevusuz gittiysen gerekirse iki buçuk saat bekleyeceksin; ama, berberinin kim olduğu belli olmalı. bir kere seni dinleyen, aranızda ‘ben seni daha önceden tanıyorum galiba’ hissini yakaladığın bir berber bulursan, ameliyat masasına yatırılmış-morfin yemiş bir su aygırı kadar rahat biçimde o berber koltuğuna uzanma lüksü artık senin sayılır. berberin, her zamanki rutin sorularını sorar; sen de her zamanki berber koltuğunda oturan adam tarzınla o soruları birer ikişer bira yuvarlar gibi yanıtlarsın; konunun ne olduğu önemli değildir; mantık mühim değildir: bu bir terapidir. üstünkörü ve yüzeysel olmak, tercihen daha bile iyidir ve berberinin el hareketlerine dikkat et: keser gibi yapacaktır. sen ordan burdan konuşurken, o, iki cümle arasında bir yerde, saçlarına katlar yaptığını bile söylüyor olabilir; aldırma. kesmiyordur. kesiyor gibi yapıyordur. makasın açısı kafatasınla doksan derece bile yapacaktır bazen; kafana dik biçimde gelen o makasın minicik ucu, kesiyor gibi bile yapacaktır saçlarını; ilk bakışta iyi bir teknik gibi görünebilir gözüne, ama dikkat edersen, kesmiyordur aslında makas. keser gibi yapıyordur. bu tekniğin bir adı da olabilir berber jargonunda, ama dediğim gibi; aldırma. çünkü sen berber koltuğundaki morfinli su aygırısındır artık ve berberin seni tatmin ediyordur. yani dostum, o şık danışıklı dövüş, yani o ritmik ritüel tamamlanıyordur: pseudo ritmika. yani, -miş gibi bir ritm. yalandan bir ritm, sen ve senin seçtiğin birisi arasında. o, alacağı parayı hak etmeye çalışırken, rutin sorularla seni de ‘alıştırır’ o konuma. hizmet sektörü, işte tam olarak böyledir: hizmeti anında yapan hoş karşılanmaz, bu şüphe yaratır. hizmet sektöründe, müşteriye zaman kaybettirirken para kazanmak esastır. oyalanırsın. oyalarlar. üstüne para verirsin. işte, başarılı bir alışveriş buna denir. sen, zaman geçirilmiş bir hisle koltuğundan kalkarsın, için rahat ödeme yaparsın. ve o koltuğa alışırsın. o koltuk, aslında, huzurlu bir yer olup çıkıverir. o, yani saçlarını bir çırpıda kesip kesim işleminin yüzde seksenini makas şıkırtılarıyla ‘geçiren’ adam, uzun süredir görmediği eski bir arkadaşına anlatır gibi anlatmaya başlamıştır artık ve içeri giren yabancıları artık sen de anında tanırsın; bir vahşi batı atmosferinde, bir tür pseudo anın ortasındasındır. her şey ‘-miş gibi’dir; her şey pseudodur. biz burada yabancıları sevmeyizdir artık oradaki havanın özeti. berber de bunu bildiğinden seni kendi suç ortağı yapar: elinde makas, öteki müşteriyi gösterip bir lâf çakar, sessizce, senin anlayacağın şifrelerle. aynısını sen ilk geldiğinde, bir başka müşterisiyle seni hedef alarak da yapmıştır. bunu bilir, bunu bilirsin ve aynaya bakarsın; yabancıya acıyarak ve bu kıytırık işbirliğini severek… müstehzi bir ifadeyle sırıtırsın. berberde geçen saatler artık önemli değildir. berberde saat hızlı akmaz çünkü bundan böyle. berberde zaman durur. zamanın aktığını, berberin yamağının getirdiği aynadan ensene bakarken anlarsın; saat, enseni ayna geçmeye başlar artık ve berberin, saçlarını istediğinden bir ölçü uzakta bir şekle soktuysa bile, sen yine de olmuş dersin. olmamışsa da, ‘evet evet, olmuş’ diye bir destek cümlesi daha sıkıştırırsın. ama, birkaç şey daha tarif edersin, şunu da şöyle yapsak ya dersin; daha iyi olmaz mı? çünkü bilirsin ki senin için bu durum artık kesinlikle lüks değildir; ilk defa gittiğin berbere bunu söylersen, bu, senin için, yani, saçların için ciddi bir tehlike olabilir. yani, ilk kez gittiğin bir yerde, istediğin her ekstra bir risktir. çünkü, yeni gittiğin berber, saçlarını önemsemez, önemser gibi yapar ve onun için zaman değerlidir çünkü o, her zamanki müşterisi için zamanı senin için hızlı akıtmak ister. ama, birinci defadan sonra tekrar gittiğin berber biliyordur ki sen onu önemser gibi yaptığın için orada oturmuyorsundur artık; gerçekten, sanatına saygı duyduğun için orada olduğun ortadadır o an; çünkü, aynı riski ikinci kez almak aptallıktır; sen aptal olamayacağına göre o koltukta birden fazla defa oturmanın onun için de anlamlı bir ifadesi vardır ve senin en ufak amalı cümlende bile o adam hemen anlar ne istediğini, memnun olup olmadığını. bir şeyler isteğini anlar işte ve morfin dozajını biraz daha arttırır; muhtemelen, farklı bir makas alır eline bu defa ya da farklı bir kesim cihazı… ve keser gibi yapmaya devam eder. biraz daha oturtur o koltukta seni. bir dört, bilemedin yedi dakika daha. keser gibi yapar. biraz daha. biraz daha alıştırır. biraz daha dolaştırır. konuşur. konuşturur. bir daha bakarsın saçlarına sonra. evet dersin; olmuş! işte, berberini bu yüzden değiştirmemelisin. çünkü saçların artık olmuş düzeyine gelme şansını yükseltmiştir. hatta, istemesen bile, istediğin türde o katlar bile saçlarındadır artık. berberini bu yüzden değiştirmemelisin diyorum, eğer onu bir kere bulduysan. yeni tanıştığın bir berberin reflekslerini tanıman için o koltuktan en az üç defa geçmen gerekebilir çünkü ve bence tarzın bu süreci kaldıracak kadar değişken olamaz. yaban ellerde üç defa art arda maymuna dönmene gerek yok diyorum özetle. bu yüzden, kendine su aygırı taklidi yapabileceğin bir koltuk bul ve keser gibi yapacak oluşuna alışabileceğin bir saç kesicisi kişi. unutulmamalı ki bir berber, hayatın akışında bir dişçiden daha kritik konumdadır, pratik bağlamda. neden olduğunu kadınlar daha iyi bilirler, ama erkekler de en az bir kere berber terörüne maruz kaldıklarına göre; anlaştık sanırım. anlaştığımızı varsayıyorum: bir erkek, ne demek istediğimi artık biliyor.

II. bir erkek, balık sevmiyor olabilir: bu hiç önemli değil ama bir erkeğin balıkçısı değişmez olmalıdır. sen balık yemiyor olsan bile balık yiyen birilerini sevecek ve hayatına bir şekilde sokacaksın. balık olayı hassas bir mevzudur ve şakaya gelmez. balığın iyisinden herkes anlamaz. bunu bilen tüm balıkçılar, günün balık politikasına göre seni kafalayabilir. bir kilo balık almanın neresi mühim? diyebilirsin; bence bir daha düşün. şu an ekim ayındayız ve balık bollaşıyor. balık mevsimi, birkaç çingene palamudu görünmesiyle açıldı sayılıyor; balık mevsimi açıldı diye normalde ucuz olması gereken balıklar olması gerekenden biraz daha pahalı durumda; balıkçılar, aslında, tam da bu sezonda çok sağlam ‘sazan avı‘na çıkarlar; müşteriler oltaya sağlam gelirler; çünkü balık bol bulunur şu an, di mi? bol ve ucuz hatta, di mi? ve sen balıkçıya koşarsın, neden? yaz boyunca adam gibi balık yiyememişsindir de ondan. şu sıralar karadeniz üzerinden marmara‘ya ve ege‘ye doğru bir balık akını olması da muhtemel. ama işte, cebinde ne kadar paran olursa olsun, bahşiş konusunda ne kadar bonkör olursan ol, kazıklanmak istemeyen bir adamsan ve hakkını vererek de hakkını almak isteyen biriysen; şu yazdıklarımı bir düşün derim. mesela şu sıralar, balıkçılarda lakerda ve torik bol ve ucuz; yakında, uskumru, lüfer ve palamut biraz daha yağlanacak ve hamsi aralık ayına doğru iyice lezzetlenmeye başlayacak ve bollaşacak. arz talep dengesi ve bolluğa bağlı olarak hamsinin en ucuz olduğu mevsim de haliyle tam da bu mevsim oluyor. yine de, her balıkçı, ‘kafasına göre’ birer lira farkla satacak hamsiyi. örneğin tam da şu sıralar 20 kg.’lık bir kasa hamsinin balıkçı hallerinden çıkış fiyatı 10 tl‘ye kadar düştü. yani, aslında, kilosu 50 kuruşa hamsi bulmak bile mümkün. ama tabi ki balıkçılar, bunu belli bir kâr payıyla satacaklar. ve örneğin, kilo başına 3 tl ile 7 tl arasında değişen fiyatlarla karşılacaksın. sen, kazıklanmak istemeyen bir adamsan, hamsinin fiyatını en az üç balıkçıya sor ve kendi balıkçının senden bir lira fazla almasını da önemsemeden o balığı al derim. çünkü, böylece, hem piyasayı öğrenmiş olursun, hem de balıkçınla arandaki güvenli bağı bir gözden geçirme şansı elde edersin. ve göreceksin ki balıkçın seni tanıyorsa, zaten, istediğin gramajdan fazla gramajda balığı poşetine atacaktır. bu yüzden, zaten kazıklanmayacak ve balıkçının şefkatli ellerinden leziz balıklar yiyieceksindir. yine de uyanık ol dostum, çünkü balık tezgâhında çok değişik atraksiyonlar dönüyor. mesela lüfer, eylülden ocak ayına kadar çok tüketildiği için fazla talep nedeniyle lezzetini kaybetmiş örnekleriyle karşında olabiliyor; bu da arz talep olayının yarattığı bir sorun olarak sürümün fazla olması nedeniyle erişilebilir kaynakların dibine vurulduğu anlamına gelir ve bir parça da suların ve akıntıların bir sorunu olarak bol avlanan balıkların bir süre sonra tadına kavuşamadan piyasaya sürülmek zorunda oldukları anlamını taşır. yani, her lüfer avlanabilir görüldüğü için bu mevsimde, sana kötüsünün denk gelme olasılığı da artmıştır. ve lüferin kökünü kurutana kadar avlayacakları için, zaten, bilerek lüfer alma. yani, arz talep olayına biraz da sen meydan oku. ve şunu bil: rüzgâra göre bile bir balığın tadı değişebilir. ve bunu balıkçı iyi bilir. sorarsan anlatır. o mevsimde hangi balık yağlanmıştır ve balığın taşıdığı yağ oranına göre o mevsimde o balık ne şekilde pişirilmelidir, balıkçın bilir. hatta çok iyi bir balıkçın varsa, balığın fosfor oranı konusunda bile seni uyarabilir. ama tanımadığın balıkçı, hiç affetmez, anında, bulduğu ve sürmek istediği balığı sana dayar. mesela, karadenizin suları bir dem daha soğuk ve temiz olduğu için marmara‘ya göre, karadeniz balığı aslında hemen hemen her zaman daha lezzetlidir marmara balığına göre. bu yüzden, balıkçın güvenilir bir balıkçı olmalıdır. nereden geldiği belli olmayan balıklar konusunda fena halde tokatlanabilirsin. hatta ve hatta, eğer ki pişirdiğin balıkta hafif ağır bir koku seziyorsan, o balığı yememelisin. bazen, balıklar çamurlandığı için bile o ağır kokuya neden olabilir. ve işte bu yüzden, balığın nereden tutulduğu bir hayli önemlidir. yani, enformasyon sıkıntısına düşmemek için balıkçınla aranda iyi bir diyalog olmalı. aylardan devam edeyim: ocak gibi, lüfer almayı düşünmemen gerekir diyebilirim, zaten, lüferin neslini de tüketmek üzereler. ocak ayı, hamsi için en doğru zamandır. ardından, şubatta kalkan mevsimi açılır, dil balığı da bu sıralara kadar bol bulunur; mayısa kadar kalkan çok iyidir; sonrası pek de iyi olmaz; bu aralarda sonbahar balıkları yağını kaybetmeye başlar ve tam bu esnada gümüş ve tekirin vakti gelmiştir. ilkbahar, levrek ve kalkanın da en leziz anlarıdır. çipuranın da iyisi bu aralar bulunabilir. uskumrular yumurta döker; mercan, kılıç, kırlangıç bollaşır. mayıs, istakozun tavan yaptığı aydır. pavurya, barbun ve iskorpit de bu aralar felaket lezizdir. ve yaz gelir; balıklar yumurtlar, av yasakları başlar; bu mevsimde alacağın her balık, ‘donmuş balık’ klasmanındadır. norveç‘ten ve bir dolu iskandinav ülkesinden gelen ‘donmuş’ balıklar, ıslatılıp ıslatılıp önüne konur. bu tip balıkları pişirdiğinde, etinde tuhaf bir sertlik, sakız kıvamı hissedersin. tatsız, saman gibi çıkabilir o balıkların hepsi. hatta, konservelenmiş ton balıkları daha bile leziz olabilir. bu yüzden, aslında, yaz mevsimi restoranlar da dahil istakoz, karides ve benzeri deniz böceklerinin, kalamarın ve bilumum deniz yumuşakçasının mevsimidir; balıkların değil. yine de, balıklardan bir tek sardalya diri şekilde boy gösterir balık tezgâhlarında; dediğim gibi, yaz ortasında gördüğün tüm ‘levrek’, ‘çipura’ vb. balıklar, %90 donmuş balıktır ve eğer donmuş deniz balığı değilseler bile -tanımadığın bir balıkçı bu ayrıntıyı genellikle atlar ve hatta çok güzel, denizden yeni çıktılar bile diyeni var-, yüzde doksan dokuz çiftlikte yetiştirilmiş saman gibi balıklardır onlar. bu yüzden, eylül’e kadar, adamakıllı balık bulamazsın. bulduklarının tümü, sağlam bir illüzyon ticaretinin ürünüdür. dev süpermarketlerin etrafına bak; arada bir, büyük balık tırları görebilirsin; bunların hepsi iskandinav ülkelerinden gelen donmuş balıkları o dev marketlere taşır; hatta bazen, o tırların, plâkalarının dahi avrupa ülkelerinin plâkaları olduğunu kendi gözlerinle görmen mümkündür. avrupa, balık perhizindeyken; avrupalı tüccarlar senin tüccarlarınla bir olup donmuş balıkları sana sunarlar ve onlar en leziz balıklar için senin cebinden şahane paralar kazanırken, sen donmuş balıklarla kendini kandıran bir tür ‘etrafı denizlerle çevrili bir hıyar’ konumuna geçersin. çünkü yediğin balık çanakkale‘den, bilemedin marmara‘nın temiz bir köşesinden, e hadi karadeniz‘den geliyor sanırsın ama o balık nice badireler atlatıp norveç kıyılarından soğuk hava depolarına, oradan da senin önüne gelmiştir ve donmuş balık, balıkseverlerin iyi bileceği üzere sonuç olarak balıktır ama lezzetinden çok şey yitirmiş bir balıktır. balık, taze yenilmesi gereken bir gıdadır diye düşünüyorum. hem lezzeti, hem besin değerleri, hem de işin doğası gereği. her mevsim balık yalanı işte böyle bir şeydir. işte, bir erkeğin balıkçısı, burada, bu kadar bilgi arasında dolaşırken, oldukça kritiktir. çünkü balıkçın, tezgâhtaki hangi balığın hangi sulardan ne derece tazelikle ve illüzyondan arınmış biçimde karşında bulunduğunu bilen en doğru adamdır. o buzlar içinde gördüğün tüm balıklar gözüne normal gri canlılar olarak görünmemelidir; o buzlar, onların en güzel kamuflajlarıdır çünkü. kamuflaj diyorum; çünkü donmuş balıkla donmamış balık bu sebeple çok rahat karıştırılabilir. avrupa‘daki balık tezgâhlarında, gıda denetçileri tezgâhtaki buzun soğukluk standartlarını bile kontrol ettiği için onlarda ‘bozuk balık’ vb. durumlara daha az rastlanır ama bu topraklarda buz, bozuk olan balığı en iyi kamufle etme yöntemlerinden biridir. sen taze balık arıyorsan, işin burada kritikleşir. balık neden mi kritiktir? kritiktir; çünkü muhtemel bir zehirlenme durumunda fena halde adamı bozar. bozar, diyorum. hayatın boyunca balık yiyemeyecek duruma gelebilirsin. hiç gıda zehirlenmesi geçirmediysen, bundan sonra da geçirmemeni tavsiye ediyorum ve, sen, belki de üstte saydığım mevsimlerde balıkçıları gezsen bile, balıkçı sana ‘abi çok güzel balığım var’ diyerek, tezgâhın en kârlı ama en tırt balığını eline bir poşet eşliğinde sıkıştırabilir. çünkü seni tanımıyordur ve seni memnun etmek, kafasında ikinci hatta üçüncü plândadır. bu yüzden, balıkçını seçmelisin. balık, fiyasko durumunu kaldıracak en son yiyecektir. bir düşün: ailen, arkadaşların ya da diyelim ki sevgilin ya da işte bir dolu güzel insanlasın; bir rakı sofrası kuracaksın ve balık almak gerekiyor. işte burada, o sofranın mutluluk oranı sana bağlı olduğu kadar balıkçına da bağlıdır. kırk yılda bir kafasındasındır ve yüzde yüz memnuniyettir istediğin. ve, almak istediğin şey lezzetli ve taze bir balıktır. yağ oranlarına göre, hangi balık mangal, hangi balık tava, hangi balık buğulama için uygundur; balıkçın bilir. bunu herhangi bir balıkçıya sorsan, ‘işine geldiği gibi’ yanıtlayabilir seni, hatta, seni ‘bol bulunan balığa’ yönlendirecektir. ‘abi bunun mevsimi şimdi’ diye. halbuki sen bunu sormuyorsundur ve istediğin şey başkadır. dahası, sen mesela, tezgâha bakıyorsun diyelim: bir yerde norveç somonları ve yerli somonlar, bir yerde levrekler (deniz ve havuz olmak üzere iki tip), aynı şekilde çipuralar, varsa hamsi ve birkaç adını bile bilmediğin balık türü karşında duruyor. işte burada çok muhteşem bir oyun oynanıyordur o an. somonların hepsi donmuş somonlardır. bu bir. iki; levrekler ve çipuralar deniz ve havuz olmak üzere iki tip olsalar da aslında -muhtemelen- hepsi de çiftlik balığıdır; yani doğal şartlarda beslenmemiştir: türkiye balık tezgahlarında yaygın olan manzara budur. işte burada balıkları ayırt etmek için ya balıkçına güvenirsin ya da engin balık bilgine. denizde yetişmişse bu balıklar; gözleri doğal seleksiyona ve adaptasyona bağlı olarak ‘avcı’ olduklarından çiftlik balıklarına göre daha ‘iri’dir. deniz balıklarını buradan tanıyabilirsin. bir de, deniz balıklarının solungaçlarının altındaki yanak kısımları ve karın kısımları biraz daha ‘pembe’dir. anlayabilirsen eğer, balıkçı tezgâhında avlanmazsın. ama işte, seni tüm bu yükten kurtaracak adam zaten karşındadır: balıkçın. ve evet, o adam seni tanıyor olmalıdır ve sen her defasında memnuniyetini net biçimde ifade etmelisindir. bazen bahşişle, bazen de ağzınla. konuşmaktan çekinme. çünkü, kırk yılda bir geceler riske edilmemelidir. kendi keyfi için değil de kırk yılda bir geceler için bile olsa, bir erkeğin, balıkçısı belli olmalıdır. ahtapot avlayan arkadaşların yoksa tabi.

III. bir erkeğin, özür dilerim ama, taşaklı bir avukatı olmalıdır. neden mi? bunu sormak bile gereksiz. çünkü, hukuk kelimesinin anlamı görecelidir. barcelona‘yı düşün. sen, barcelona‘nın tam ortasında bir kafede, milkshake yudumlayadur; birkaç kolombiyalı tip, çantanı, fotoğraf makineni, cep telefonunu ya da ipod gibi ıvır zıvırılarından birini çoktan ‘çarpmış’ ve soğukkanlılıkla olay yerinden ‘yürüyerek’ kaçarken, sen, bir anda durumu fark edip türkçe’ye bağlayarak ‘laaaan, şşşşt, hooop, getirin ulan çantamı!’ diye kolombiyalı at hırsızı kardeşlerimizin peşine takılan lavuk bir turiste dönüşürsün. işte orada koşmak fiili hayat bulur. koşmaya başlarsınız; sen kovalarsın. belki de hayatında ilk defa filmlerde de öyle gördüğünden barcelona‘nın tam ortasında birilerini kovalayan adam modeline dönüşüverirsin. nefes nefese, kıçından ter damlaya damlaya, yani, sokak deyimiyle, yardıra yardıra koşuyorsundur. ispanyol suç normlarına göre, bu yaptıkları ‘insanlık hali’nden sayılacaktır. şöyle ki, dilimizde ‘kapkaççı’, ‘tırnakçı’ vb. tabirlerle anılan bu insan tipi, aslına bakarsan, ispanyol hukuk sistemine göre üç kere zıplamasına izin verilen çekirgeler gibidir. sen bu adamların peşinde koşarken, bir de bakarsın ki bir ara sokaktasındır, dar bir katalan sokağı… oradan çıkıveren bir dükkân sahibi, diyelim ki küçük bir butik sahibesi, hırsızı görür ve düdük çalar. o düdüğü duyan bir başka dükkân sahibi de kapıya çıkar, hırsızı oradan geçerken görür ve üzerlerine atlamazlar; düdük çalarlar. sıradan tüm sokak, tüm cadde, koşabildiğin yere kadar düdük çalar. bu, ispanya‘da, katalan esnafının ‘hırsız buradan geçti’ deme biçimidir. zaten ekşın sıkıntısı çeken ispanyol polisi, itfaiyesi ve hatta ambulansı bile olay mahaline anında gelir, adamları enseler. işte o düdükler işe yaramıştır. orada, sosyal bir otokontrol sistemi olayı çözer. sen çantana ve dahası tüm o ıvır zıvırlarına kavuşursun, hepsinden önemlisi pasaportundur elbette. adamlarımızla yüzleştirilirsin. havalı barcelona polisleri, ray ban‘lerini bile indirmeden, ‘bunlar mıydı?’ der sana. sen, keyfine göre, evet ya da hayır dersin. çünkü artık ‘mal’larına kavuşmuşsundur. zarar da görmediğinden, onları affedebilirsin. ama, diyelim ki affetmek istemiyorsun; şikâyetçi olacaksın, şartları öğrenmek istiyorsun. polis der ki, ‘şikayetçi misin, değil misin?’ zannedersin ki şikâyetçi olsan adamlar anında mahkemeye çıkartılacak, hapse gönderim işlemleri başlatılacak ve hatta sınırdışı edilecekler. hayır dostum. ‘evet bunlardı, bu meymenetsiz suratları tanıdım’ dedin diyelim; ve de şikâyetçi oldun. polis, hiç istifini bozmadan, elinde bir makbuz defterine, birkaç yüz euro‘luk ceza kesip herifleri ‘toz olun’ diye gönderecektir. çünkü ispanya‘da ya da dünyanın bir başka yerinde, normlar, senin toplumunun normlarından farklı olabilir. orada, bir insanın bu yaptığı için ‘hırsızlık’ demek kolay olmaz. bunu, ‘hoşuma gitti, aldım’ diye savunabilirler. ‘bende yoktu bundan, biraz da benim böyle bir şeyim olsun istedim’ diyebilirler. ‘çok dalgındım, benim sandım, yanlışlıkla almışım‘da diyebilirler. ‘neden kaçtın peki?’ sorusuna, ‘çünkü kovalamaya başladı’ da diyebilirler. yani, gerekçe çoktur ve bir adam, ispanya‘da, bu şekilde üç defa senden bir şeyler apartabilir. ispanyol hukuk sistemi bunu bizzat destekler niteliktedir. sen bunu biliyorsan, hukuk sisteminin ve suç kavramının dünyanın her yerinde farklı algılar üzerinden şekillendiğine olan inancını da acilen pekiştirmelisin. çünkü, felsefe gibi hukuk da, aslında, göreceli olmanın dibine vurmuş bir kavramdır; her ne kadar, evrensel hukuk kavramı diye bir kavramımız olsa bile. ve bu yüzden dostum, beklemediğin anlarda başına gelebilecekler için, iyi bir avukatın olmalı. dünyanın her neresinde olursan ol. ve iyi bir anarşistsen bile, hukuku da en iyi bilen sen olmalısındır. bir avukat, senin olağan-günlük hayatında çok gereksizmiş gibi görünse de, senin, her zaman arayıp ulaşabileceğin, hatta vekâletini çoktan vermiş olduğun biri olmalıdır ve avukatlık gerçekten de kritik öneme sahip bir meslek grubudur. pratikte, olabileceğini düşündüğün her şeyin oluru mantıken ‘vardır’. bu yüzden de, bir erkeğin, en harbi arkadaşından daha net konuşabildiği bir avukatı olmalıdır. bu bölümde yazmak istediklerimi daha da detaylandırabilirim aslında, şu ana değin ‘suç’ kavramının göreceli oluşundan bahsettim yalnızca ama hayır; yapmayacağım. neden mi? çünkü çok iyi avukatlar tanıdım ve şu anda da iyi bir avukatım var ve bu kısımı detaylandırmam avukatımca hoş karşılanacak bir şey değil. anlatabildim mi? iyi avukatlar, ne demek istediğimi bilirler. bu yüzden diyorum zaten; bir erkeğin, iyi bir avukatı olmalıdır. nedenini şu an anlamadıysanız, nedenini anladığınızı düşündüğünüz anlarda beni sevgiyle anmanızı isterim. ben söylemiştim adamı olmak istemem; ama ben söyledim. gerisi size kalmış. iyi bir avukatınız olsun derim. o şahıs, klâs kelimesinin vücuda gelmiş hali olmalıdır. ve beni dinleyin: yazmak eylemi, kimi zaman, pulp fiction gibi olmalıdır. akıcı, net, küçük ve absürd detaylarla örülü ama hardcore ve öğretici ve özünde kor alev renge sahip, sıcak. ve pulp fiction‘vari bu detaylar, aslına bakarsanız, galaksinin karanlık mizahında en güzel yol göstericilerdir. arkalarında sağlam kahkaha efektleri taşırlar ama siyah takım elbise giyerler ve evet, kurgusal olmalarına rağmen en gerçek onlardır. tehlikeli gibi dursalar da aslına bakarsanız özünde goodfellas kıvamını almış birkaç iyi adamdır, birkaç iyi sözcük.

pamuk‘un tabiriyle, ‘yazı, bazen hayattan daha şaşırtıcıdır‘a bu yüzden inan. yazılanların ilk bakışta amacı yokmuş gibi görünebilir, ama aslına bakarsan, benim en sevdiğim yazınsal stil, amacını belli etmeyen ve amaçsız gibi duran yazılar; onlar, oldukça anlamlı ve samimi geliyor bana. anlarsın. ama sen yine de çaktırma.

çünkü taşaklı şeylerin doğasında, bilip de çaktırmamak vardır. meselâ, şu an nerede olduğumu ve hangi cehennemde neyle meşgul olduğumu da kimseler bilmiyor; peki bu kimsenin umrunda mı? bilmem. zaten, bunu bilsem de söylemem. bildiğim tek şey, berberi, balıkçısı ve avukatıyla, her erkeğin taşaklı birine dönüştüğü. hem de, nerede olursa olsun.

ozan önen | 6 ekim 2010, çarşamba

fotoğraftaki şahıs:
a real rocknrolla


01:19 am, ozanonen
71 notes
text
asteroid b-612’de tavla oynayan iki adamın selâmını getirdim.

olabilir, galaksinin en güzel cümlesidir. bu yazı, ‘merak edenler’ içindir: bir mezon gibi tek ve hür, pi-mezonlar gibi kardeşçesine; bu kozmoz bizim…

arada sırada, felsefe, astrofizik, kuantum mekaniği ve edebiyatı harmanlamaya çalıştığım bir şeyler karalıyorum; bunları yayınlamıyorum. aslında, yayınladığım yazılardan çok daha fazlası bir kenarda olgunlaşıyor. belki bir roman, belki de birden fazla türde yazmak istediğim kitaplar için. bu bağlamda, bu yazıda yazdıklarım, bir anlamda ‘fantastik’ görülebilir. ancak, anlatmak istediğim durum fantastik olma durumundan biraz daha farklı. zaten, bu yazıya sebebiyet veren şey de tam olarak bu düşüncem.

baobablar ormanında bir şey keşfettim.

farklı alanlarda farklı konulara değinen yazıları okudukça, yazıda yeni şeyler keşfettiğim gibi; yazdıkça, okuyup da daha önce fark edemediklerime dair sezgilerimin daha da keskinleştiğini fark ediyorum.

kafamdaki kurgu gittikçe büyüyor.

geçtiğimiz günlerde, çok alâkasız bir şey üzerinde çalışırken, konusunun özeti isminde açıkça belirtilen bir inceleme kitabı yazmaya karar verdim: “nâzım hikmet’in şiirlerindeki paralel evren: kuantum

ama durun, hemen kaçmayın bu yazıdan. çünkü, bir şey keşfettim diyorum; şimdi boşverin referandum işini falan. bir şey anlatmak istiyorum.

nâzım hikmet‘i daha dikkatli okudukça ve kuantumun içine daha derin daldıkça, bu bahsettiğim kitabı yazmamın, akademik düzeyde dahi çok zor bir şey olabileceğine kanaat getirdim. akademisyen değilim. o kitabı yazar mıyım, şu an bunu tam olarak bilemiyorum ya da bir edebiyat bilirkişisi, bu işe soyunur mu bilemem; ama, ben, bana son derece heyecan veren bu detayı, kitapla olmasa dahi, bir parça özet geçerek bu yazı yoluyla biraz da basit bir dille herkesle paylaşmaya karar verdim, bir an önce. bu yazıyı zevkle okumak için de illâ ki de felsefeci, teorik fizikçi ya da edebiyatçı olmak gerekmiyor.

bakarsınız, ileride bir gün, bir kitap olarak da bu bakış açımı herkesle paylaşırım, daha yalın bir kurguyla ama daha detaylandırarak. tabi bu biraz da niş bir konu olduğundan, haliyle de butik bir kitap konusu gibi göründüğünden geniş bir okur çevresinin -ilk bakışta- ilgisine mazhar olabilecek bir konu değil gibi de yorumlanabilir. ama aksine, kafamda yanıp sönen bu mikro alev, bana şunu diyor şu an: burada anlatman gereken şey, aslında, tüm insanlığı ilgilendirecek denli makro düzeyde.

nâzım hikmet, bildiğimiz gibi, bu ülkede farklı kesimlerce farklı bakış açılarıyla değerlendirilen, dünyadaki yansımaları da son derece kuvvetli tesirler içeren, fakat, gelin görün ki anlaşılmak yönünde “komünist şair” sıfatının ötesine geçirilmek istenmeyen bir büyük adam.

halen, eserlerinden ziyade, mezarının yeri konusu ön plânda. yani aslında, koskoca nâzım hikmet‘i bile, magazinsel düzeyde izlemekle yetiniyoruz; birileri, bu düzeyi tercih ettiğinden.

materyalizmden nasibini almış bir komünist olarak değerlendiriliyor olması, onu zaman zaman ‘romantik’ sıfatıyla anmamızın önünde engelmiş gibi dururken, nâzım‘ı nedense hep bir sınır çerçevesinde değerlendirdiğimizi ya da bu yöndeki eğilimlerimizin hep daha ağır bastığını fark ettim.

halbuki bir ‘-izm’ olarak romantizmden ziyade, okuyanda bıraktığı etki bakımından romantik bir alanın çok güçlü bir temsilcisi de sayılabilecek bu dev adam (ki ona kimileri romantik komünist diyor bu yüzden), bana kalırsa, çok daha makro düzeyde bir olabilirliğin baş figürü ‘olabilir’. yani, nâzım hikmet, bence, olabilirlikler düzeyindeki en üst noktanın sözcüsüdür, hatta, kuantum şaridir demek istiyorum.

einstein‘ın rölativitesini ve bununla ilintili olarak evrene bakışını, stephen hawking‘in evrene dair yorumlarını ve diğer teorik fizikçilerin fikirlerini okudukça, nâzım‘ın bir tanecik şiirinde dahi, materyalist bağlamdaki ‘madde’ye, yani aslında, klasik anlamdaki newton fiziği tabanlı maddesellikten güç almış felsefi bir materyalizmin çok ötesinde, kuantumsal bir materyalizmin izlerine daha çok rastladığımı fark ettim ve kontrast olarak da, bu durum bana çok romantik ve aynı zamanda da çok gerçekçi geldi çünkü kafamdaki “anlam bütünlüğü”, bunların tümünü aynı anda okudukça pekişti ve nâzım‘ı bulunduğu noktada çok daha tutarlı buldum.

işin güzel yanı, kafamda oluşan bu anlam bütünlüğü, bugüne kadarki hayatım ve bundan sonraki hayatım yönünde de beni bir hayli heyecanlandırdı. çünkü, kendi hareketlerime ve fikirlerime anlam kazandırabilme yolunda bir miktar aha ilerlediğimi hissettim, kendimce tabi. buzdolabına yöneldim ve bir çikolata yedim.

tam da burada, havadan sudan bahseden blogger ifadesi takınarak şöyle yazmalıyım: “bu adam ne diyor lan böyle?” demeyin. şimdi, birkaç parça, daha basite indirgenmiş cümleyle durumu izah edeyim:

biz hep, “-izm”ler çerçevesinde değerlendirilmek zorunda kaldık. çünkü, bir şeyler sınıflanmalıydı. bu biraz da felsefenin hayata yansıması. felsefe de zaten, çokluğu ‘bir’e indirgeyerek izah edebilmek adına yaptığı önermelerle tutarlı bir anlatım yolu, ancak biz bunu es geçip, genel olarak, bir tür etiketlemeye dönüştürüyoruz bu işi. bu, belki de bir tür kaçınılmaz ilke gibi her alanda karşımıza çıkıyor ve bir tür olabilirliğin önünde de büyük engel gibi.

hep, fiziksel dünyadan nasibini almış bir neden-sonuç ilişkisiyle birbirimizi irdeliyor, birbirimize anlam atfederken birbirimize karşı hep bir tür “-izm” silahını doğrultuyoruz. ancak, kuantum fiziği, aslında, tüm bu alışkanlıklarımızı yerle bir edebilecek düzeyde şamarları suratımıza indirebilecek kadar sert bir içeriğe sahip ve tam da burada, ‘bana somut şeylerle gel’ diyenler için bile, fiziksel de bir yanı bulunan bir duruma değinesim var.

öncelikle, türkçe altyazısı da bulunan, stephen hawking’in 10 dakikalık ted konuşmasını izleyelim.

hawking, teorik bağlamda einstein‘ın rölativitesini kuantumla harmanlamaya çalışan ve bu bağlamda da kozmik yaratma tekilliği, birleşik alanlar, paralel evrenler ve kara delikler gibi bize çok uzakmış gibi görünen konular üzerine kafa patlatmakla hayatını geçiren bir sayın abimiz. sicim teorisi ve süpersimetrik teori harmanlaması, tamamlanmış kainat teorisi falan derken, teorik fiziğin aldığı yollar nereye varır bilemiyorum ama sonuç olarak hwaking’in, dünyanın saygın üniversiteleri başta olmak üzere tüm dünyanın gözlerini dikip dikkatle dinlediği bir profesör olduğu da ortada. ben, kendisine bakınca, her şeyden çok uzakta gibi görünse de her şeye daha yakın bir adamın şiirselliğini görüyorum. kendisi, şaibeli gibi durabilecek iddiaları üzerine bile 20-30 yıl kafa patlatıp, “pardon, ben burada yanılmışım” diyebilecek kadar da erdem sahibi ve dahası, genel olarak, son iddiaları bağlamında, şu an, şu ünlü cern‘deki deneye de ilham veriyor. bir anlamda, bu deneyler, hawking‘in savlarının ispatlanması gibi bir durumu teşkil ediyor. ama, konumuz, bunun da ötesinde, bir başka durum. videoda izlediğiniz bu deli-dahi karışımı adamın söylediklerini okuyup anlamaya çalıştıkça ve hawking‘in evrenin bütününe dair yorumlarını okudukça, aslında, nâzım‘ın da, bundan çok yıllar öncesinde, kuantum düzeyinde bir farkındalığa ulaştığını fark ettim. üstteki videoyu özellikle izleyin istedim, çünkü, bir anlamda, hawking‘in orada özetleyerek değindiği ‘durum’ ve hatta hawking‘in kendisi, nâzım‘ın bir şiirinde neredeyse tümüyle var.

evrene, big bange, kara deliklere, dahası, anlamlar ilişkisinin anlamsız bütünlüğüne dair bile, nâzım, daha o yıllarda, kuantum evresini çoktan geçmişe benziyor. insanlığın bencil ve saldırgan genleri bir gün tüm insanlığı yok edecek düzeye ulaşır mı bilemem, ama nâzım, sanki, hawking‘le yıllar öncesinde bir sohbette bulunmuş gibi.

hawking, fiziksel olarak engelli biri bildiğimiz gibi; zaten, videoda da bu engelinin çok işine yaradığını, ona, diğer insanlara nazaran düşünmek için çok daha iyi bir zaman kazandırdığına da değiniyor. bir bakıma, nâzım da aynı engeli taşıyordu: nâzım, hapishanede, aslında, insanlardan izole bile olsa hayatını insanlığın anlamına odaklamıştı. bu yüzden, farkındalık düzeyine ilişkin, hawking‘le benzer bir durumu olduğu kanaatindeyim. dahası, birazdan yapacağım bir örnekleme de, sizlerin de bu durumun çok daha ötesinde bir kuantum sahnesine şahit olmanıza sebep olacak ve belki neden bu konuda bir kitap yazmam gerektiğine daha çok anlam vereceksiniz. ben kimileri gibi kuantumu materyalizmden uzak değil de, aksine, radikal materyalist buluyorum.

hawking-nâzım anlam karşılaştırmasından önce, birkaç şeye daha değinmek istiyorum: dağınık olarak anlatıyor olsam bile bağışlayın, zira kavramlar çok büyük geliyor şu an bana, dağılıyorum kimi zaman, o yüzden, sizler de, sakince düşünün istiyorum bu yazıyı okurken.

newton fiziği, tarihsel anlamda, kuantum savlarıyla yerle bir oldu. aslında, bir bakıma, newton fiziğinin ötesinde bir durumla kuantum sayesinde tanıştık. konunun yabancısı okurlar için, bu durumu daha iyi kavramaları açısından, şu ünlü “schrödinger’in kedisi” deneyini araştırmalarını öneriyorum.

ama, cümleye dökecek olursak, neden-sonuçtan ziyade, bir de “belirsizlik” ilkemiz olmuş oldu, kimi fizikçiler buna sert biçimde karşı çıksalar bile.

bu, sadece teorik anlamda değil, atom altı parçacıklar düzeyinde fiziksel olarak da kanıtlanmış oldu: örneğin, mezonlar hızlandırıldıkça ömürlerinin uzadığı keşfedildi.

aslında, burada uzayan şeyin ömürleri olduğu değil, yavaşlayan şeyin mezonların maruz kaldığı ‘zaman’ ilkesi olduğu görülebilir. hawking, einstein‘ın zamana bakışı konusunu da bir anlamda geliştirdi. ve kuantumcular, bugünlerde, daha farklı zaman açıklamaları getirmeye başladılar. (fizik camiasında, einstein‘ın zaman teorisinden ya da ışık hızı-zaman ilişkisinden bir adım ötede bir zaman olgusu tartışılıyor.)

uzun süredir var olan iddia şu ki saatlerimize baktığımızda geçtiğini sandığımız ve hep bize sanal bir ölçümden ibaretmiş gibi gelen ‘zaman’ aslında gerçekten var olabilir ve aslında -einstein‘ın da işaret ettiği üzere- kimi zaman kütle, kimi zaman hıza bağlı olarak zamanın insan üzerindeki algısı da değişiyor.

değişken olması, göreceli olması, bana kalırsa onu “yok” kılmıyor. “belirsizlik” burada, bana daha yakın tanım ve bir kuantumsever için iyi bir sığınak. üstelik, insanın, zamanı saatlerde olduğu gibi akan bir şey gibi değil de, yerine göre yavaşlayıp-hızlanabilen bir şey olduğunu biliyor oluşu, insanda, tuhaf bir hissiyat da yaratıyor.

doğrusunu söylemek gerekirse, son derece baştan çıkarıcı geliyor bunu düşünmek bile. yani zaman gerçekten var ve hep ileriye sarıyor; geri dönüşüyse mümkün değil. bu da demek oluyor ki zaman yolculuğu mümkün, ama geleceğe doğru.

woody allen, tam da bu konuya mizahi bir dille değindiği “sicim micim” adlı yazısında, şöyle diyor: “zamanın uzayla aynı şey olmasının en iyi tarafı, evrenin uzak köşelerine kadar yolculuk yapıp dönerseniz ve bu yolculuk üç bin yıl sürerse, dünyadaki tüm arkadaşlarınızın ölmüş olması ama sizin botoksa ihtiyacınızın olmaması.(sırf anarşi, s.140)

douglas adams’ın, otostopçunun galaksi rehberi’ndeki ünlü sözü de işte tam da burada aklıma geliyor: “uzaya, zamana, maddeye ve varlığın doğasına ilişkin tüm sorular yanıtlandığında geriye tek bir soru kalacaktır; akşam yemeğini nerede yiyeceğiz?”

mizah sosunu da bir kenara bırakırsak, kuantumun zamana bakış açısının “olabilirlik” ilkesini bizim somut diye ifade ettiğimiz anlamda da daha belirgin kıldığını ifade edebiliriz. ve bize, bildiğiniz-bilmediğiniz ne varsa, onu irdelerken, belirsizliği de hesaba katın, dedirtiyor. üstelik artık, somut bağlamda. somut her ne ise.

cern‘deki parçacık hızlandırıcıda yapılan deneyler, bunu her anlamda kanıtlamış durumda. yani, hem zamanın bükülebilir yapısını; hem de olabilirlik sınırlarının sınırsız olabileceğini.

yani üç kriter duruyor önümüzde: var. yok. olabilir. (belirsizlik)

yine de, bu bağlamda, felsefi-dilsel ya da genel bağlamda teorik olarak değil de salt fiziksel tabanlı bir somut arayışıyla bakarsak her şeye, burada da, yine bir eksik delik kaldığını görüyoruz, hem de kocaman: anlamsızlık.

burada da insanoğlunun eğilimi, belirsiz olanın anlamsızlığını anlamlandırma çabasına dönük. ve aslında tüm kapılar mizahi ama gerçekçi bir edebiyata doğru yol alıyor.

belki de bu yüzden, bazen, aramızdan tarkovski gibiler çıkıyor ve tarkovski‘nin dediği türden bir mükemmelik de olmadığından, ‘sanat’ o kara deliği kapatıp, bize türlü anlamlar sunuyor. salvador dali, mükemmel olmaya çalışmayın, nasıl olsa ulaşamayacaksınız diyordu ama resimlerini bıraktı geriye. tarkovski, filmlerini ve kitaplarını. daha birçoğu, birçoğunu ve kara delikler bile bizlere daha anlamlı gelmeye başladı. idrak, mümkün oldu.

işte burada, nâzım‘ın dile getirdikleri, kafamızdaki anlamsızlıklara dair birçok anlamı da tamamlıyor. buradan, yani hawking‘in ve nâzım‘ın dile getirdiklerinden, yola çıkarak, şuna eriştim: olabilir, galaksinin en güzel cümlesidir. hatta, tüm evrenin.

sonra, daha önceleri yazdığım bir yazıda bahsettiğim şu anlam, aslında adresini buldu, tüm hayatım dahilinde: bir gün herkes, intihar edemiyor olmanın intihar etmekten çok daha zor bir şey olduğunu anlayacak.

ve tüm bu olabilirlikte, nâzım‘ı anlayarak okuyan birinin, asla intihar etmeyeceğini düşündüm ve dedim ki, nâzım okumuş biri, asla, martin eden olamaz. (olamaz, bir olabilirliktir.) yine de intihar, anlamsızlığın bir tezahürü olabilir. evren, dev bir ekransa, o dev ekranda oynayan filme bakıp da hiçbir şey anlamayan biri, filmi kapatmak isteyebilir. ki kapatanlar çok sayıda ve o filmi beğenmeyip kapatanlar da aslında, sanki, o dev ekrandaki filmi gördüğü için irkilerek ve tedirgin de olarak o fişi çekmiş olabilirler. yani, anlamlar üstünde bir anlamsızlığa maruz kaldıkları için. değil mi?

bu yüzden, biraz daha duru ve arı bir yerde durduğumda, tüm evrenin, yaşamanın, anlamsızlığın dahi anlamını absürd olandan kurtulduğumda sanki en çok nâzım‘da yakaladığımı hissediyorum; kendi benliğimden de kurtulmaya çalışarak. bu konuya dair bir şiirini, kuantum olabilirliğiyle okumanızı ve hawking‘in o konuşmasını da kafanızda canlandırarak bir kez daha düşünmenizi rica ediyorum.

kendinize şunu telkin edin diyen biri gibi konuşayım biraz da: şimdi hawking’in beyninin içinde olmak vardı anasını satayım… püfür püfür bir uzay gemisinin yan tarafında.

şiire gelirsek; “şiir”, bir edebi tür olarak hayatımızdan neredeyse çıkmak üzere artık. şairler, bir küçük cemaat gibi, sanki yalnızca birbirlerine yazıyorlar gibi şiirlerini. ama aslında, şiir dediğimiz yoğun kütlenin içerdiği anlamları, bence en çok, şiirden uzaklaştığımız bu çağın eşiğinde irdelemeliyiz. çünkü kütle arttıkça zaman bükülür, diyor einstein.

bünyendeki şiiri, yani yoğun kütle miktarını arttır ve zamanın nasıl da büküldüğünü gör. ben, kişisel olarak, şiirden soğumuş biriyim. ancak, bir anda, yeniden dönüşler yaşamaya başladım, sıradan bir okur olarak; tam da yeni bir çağın başladığını iliklerime kadar hissettiğim şu anlarda… çünkü şiir şifredir. gerçek şiirin dinamiğinde ağlak olana yer yoktur.

yıdızlar ve gezegenler arasından geçip geldiğim bu yazının, şiirle buluşmasını da özellikle istedim bu yüzden. bir karanlık mizaha ulaşacağını bildiğimden. çünkü amin maalouf‘un o muhteşem kitabı semerkant‘ın bir yerinde, gönlünü yıldızlara, şaraba, kadınlara ve şiire kaptırmış hayyam‘ın ağzından şöyle konuşuyordu maalouf:

âlimlerin yazılarından yarına ne kalacak? sadece kendilerinden öncekiler hakkında söyledikleri kötü şeyler. ötekilerin kuramlarında çürüttükleri ne varsa hatırlanacak, ama kendi tasarladıkları da kaçınılmaz bir şekilde onların ardından gelecekler tarafından yok edilecek, gülünç duruma düşürülecek. ilmin kanunu budur; şiirde ise böyle bir kanun yoktur, kendinden önce gelmiş hiçbir şeyi yadsımaz, huzur içinde aşar geçer yüzyılları.” (s.42)

evet, şiir şifredir ve nâzım‘ın yıllar önce, nasıl da, kuantumculara taş çıkartan yorumlar getirdiğini görmenizi istiyorum bu minik şifreler etrafında, kuantumun kenarlarında, hem maddesel, hem mizahi, hem de romantik bağlamda; sadece tek bir şiiri içinde bile. üstelik, hayyam‘a da bir nazire gibi sanki o mısralar, bir parça, birkaç parça.

kuantum mekaniğine göre, bir tür mikro parçaya bakınca, nasıl da makroya ulaşabileceğimiz çok belirgin biçimde ortaya çıkabiliyor. bu yüzden de, bu şiir, bence, tüm evreni -felsefenin tümünü, hayatın tümünü, varlığın yokluğun tüm absürdlüğünü, şeylerin doğasını-, anlamak yolunda, bir tür mikro şifre gibi, karşımızda, kaşıkçı elması gibi parıldıyor.

hayyam, beni duysa idi ne derdi bilmiyorum ama kuantuma göre birbirinden bağımsız iki mikro parça arasında bile bir tür korelasyon vardır: “düşünürken bile içim ürperiyor; ya evde yoksan?” diyor cemal safi. sen, benden bağımsız gibi görünen mikro parça, yani bu yazıyı buraya kadar okumuş ‘x’ kişisi… evde değilsen de okuduğunu halen biliyorum. (bu arada, bir dipnot olarak, yine, maalouf‘un semerkant‘ından: “bir cebir eserinde hayyam, bilinmeyen sayıyı göstermek için arapça’daki şey terimini kullanmış; ispanyolların ilmi eserlerine xay olarak geçen bu kelime zamanla kısaltılıp sadece ilk harfine indirgenmiş, sonra da x tüm dünyada bilinmeyen sayının simgesi haline gelmiş.s. 43 - tabi, bu ayrıntı da maalouf‘un hayalle gerçeği harmanladığı bir kurgudan ibaret değildir umarım. ama öyleyse bile çok güzel, di mi?)

evet sevgili ‘şey’; şimdi, bu şiiri okurken, hawking‘i nâzım‘ın yanıbaşına oturt derim ve tavla oynat birbirleriyle… çünkü onlar zar tutmaz; çünkü einstein der ki tanrı zar tutmaz. burada einstein‘ın bahsettiği ‘tanrı’, ‘evrenin kurallar bütünü’ oluyor. hawking de, genel algılar düzeyindeki tanrının varlığına dair şüphelerini açıklayıp evrenin kurallar bütününe vardığı için bugünlerde papa tarafından aforoz edilebilir. onlar, yani bu tuhaf dev adamlar, zar tutmaz; şansı kabul etmezler ama olabilirliği bağırlarına basarlar. bu iki adam, nâzım ve hawking, tavla oynasın bu yüzden, şimdi… kalbimizin hem doğusunu hem de batısını şaşıralım.

aramızdaki mesafe neredeyse birkaç planck olsun. zarlar atılsın… olasılıklar düşünülsün.

bize bakıp nasıl da tuhaf şeylere kafa yorduğumuzu görüp gülümsediklerini hisset sen de. azar azar… andromeda‘ya bile ışık hızıyla yani saniyede üç yüz bin kilometre hızla gittiğimizde dahi iki milyon yılda varabildiğimizi söyledikleri ‘bu dünya olabilirliği‘nde, istersen şimdiden asteroid b-612‘ye ışınlanabilirsin… ben denedim, oluyor. birkaç milimetre kıpırdadım bile yerimden.

bu dünya, ‘foton kuşağı‘nın etkisi altına giriyorsa, haydi şimdi, bir şairi anlamaya çalışan bir kuark ol ve ‘karşıt madde‘yi hayal et. bu arada, aramızdaki korelasyonun tadını çıkartmayı da ihmal etme ve galaksinin en güzel cümlesi “olabilir”i bir defa daha düşün.

nebulalar arasından süzül, baobablar ormanından geç ve “fil yutmuş boa yılanı“yla burun buruna gel.

scarface‘i ve tony montana karakterini çok seven bir sinemasever olarak, o filmden bir final cümlesi de apartayım ki hem daha havalı hem de daha ironik bir yazı olsun bu, bitime yakın:

the world is yours.

kuantum’un şairi nâzım‘dan, ‘yaşamaya dair’: 


I

yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
                       bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
                                    insanlar için ölebileceksin,
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
                        hem de en güzel en gerçek şeyin
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde.

yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
                                      yaşamak yanı ağır bastığından.

                                                                                     1947 

II

diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
              bir daha kalkmamak ihtimali de var.
duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
                                en son ajans haberlerini.

diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
                               diyelim ki, cephedeyiz.
daha orda ilk hücumda, daha o gün
                           yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
                        fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
                        belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
                                    yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

yani, nasıl ve nerede olursak olalım
          hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…

                                                                      1948 

III

bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
                       hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
                       yani bu koskocaman dünyamız.

bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
                       zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
böylesine sevilecek bu dünya
yaşadım diyebilmen için.

ozan önen | 26 ağustos 2010, perşembe
tuhaf bir yer


fotoğraftakiler: nâzım & vera


03:22 am, ozanonen
54 notes
text
ben ozan bey nasılım?

harflerin sessiz olanları varsa, susmayı bir konuşma biçimi haline getirmişler de vardır.

beni gerçekten üzen şeyler, metropol hayatına özenip de, küçük şehir dedikodusuna maruz kalanların saf dertlerine benzer.

büyük şehrin kalp-kıran koğuşlarıysa, insanların kendi odalarıdır. odasına çekilip de çok şeyden kurtulduğunu düşünen biri için asıl dertler, kafasını kaldırıp da gökyüzüne gözünü dikmediği, sokaklara dökülmediği, dağlara çıkmadığı, denizlere açılmadığı için başlar.

devrimler bu yüzden gecikir.
doğal seleksiyon bu yüzden kemirir.

başkalarının senin için söylediklerinden ziyade, kendi kafanın içinde kendi kendine konuşmaların seni yer bitirir.

kendi sesini bile duymak istemediğin kadar kendinle konuştuğun o anlardan birinde, bir başkasını zaten duymak istemediğini düşünüp daha da yalnızlaşmışken, dünyaya duyurmak istediğin bir dünya lâfın çoktan birikmiştir.

kendisini sevmediği anlarda, bir başkasına da sevimsiz gelebileceğini düşünerek susmayı tercih eden birinin en sevilesi anı işte tam da bu anıdır.

bu yüzden, birileri bazen, kafanda tam da büyük gürültüler koparken, sana sen istemeden yanaşıp “nasılsın?” diye soruverir.

bir el omzuna dokunur belki ve bir kedi tam da o sırada bir ağaca sürtünür.

yalnız olduğunu sanmaktayken yalnız kalamıyor olmanın doğası bir parça da böyle işler.

“nasılsın?” sorusu hem aradığın şeydir, hem de şiddetle kaçtığın. çünkü derdini hatırlamak sana acı verir, derdini saklamaksa daha büyük acı.

ve bu yüzden birileri derdini sorar; sense içinde büyük gürültüler koparken o “nasılsın?”ları hep geçiştirirsin.

biraz daha inatlaştıktan sonra, belki bir dem anlatırsın. bakarsın ki teselli cümleleri art arda dizilir.

göz göze olduğun o kedi ağaca tırmanır.

aslında istediğin bu değildir: teselli değil, saf samimiyettir aradığın ve hayata kedi olarak gelmiş olmayı bile böyle anlarda isteyebilirsin.

bazen, sadece, susarak da anlaşabileceğin birini, yanında bu yüzden istersin.

çünkü susmanın doğasında, anlaşılma isteği yatar.

konuşmanın aksine susmak, bazen, en iyi terapi, en iyi dışavurumdur. ama böyle dersem, psikologlar bana kızar çünkü carl jung‘un bilinçdışı diye tabir ettiği yerin dolup taşmasına neden olacağım tel
âşına kapılırlar.

fakat susan adamlar suskunluğun propogandasını yapma derdi taşımazlar; onlar için, susmuş bir başkasını anlamaya çalışmak daha iyi bir il
âçtır.

suskunluğun, bünyende sağlam bir bağışıklık yaratır ve artık, “nasılsın?“lara karşı cevabın aynılaşır:

idare eder. ya sen, nasılsın?

bile bile sıradanlaşmayı ve konuşmaları sıradanlaştırmayı seçmek, refleksif olarak bünyende gelişir.

biraz daha hırçınlaşır, biraz daha yabanileşirsin. artık o kedi bile senden ürküp kaçar.

dışarıdan bakıldığında üçüncü çoğullara böyle görünürsün: kuyruğun çıkmış, kulakların dikleşmiştir.

sevdiklerini düşündüklerin, en çok üzdüklerin olur. aslında düşündüğün, onların seni üzüyor olduklarıdır.

ve susan adam olursun.

*

küçükken, yaşadığım yerde bir susan adam vardı.

adam suskundu. yani, o çevrede böyle ün yapmıştı. böyle adamlar her yerdedirler ve hepinizin hayatında onlardan en az bir tane vardır.

mahallenin delisi
kıvamında tanınan bu adam, herkes onun hakkında saçmasapan konuşurken bile susardı.

varlığı bir tehdit, bir tedirginlik nedeni olarak algılanır, sevilmezdi.

çünkü toplum, insanların konuşa konuşa, hayvanların koklaşa koklaşa anlaşması gerektiği yönünde hemfikirdi.

aristo‘dan bu yana da halen böyle, yarın da bu böyle olacak ve insan diye tabir edilen hayvanların rasyonel sayılanı, rasyonel bir kararla bir gün aniden susma hakkını da elbette ki kullanacak.

mahalle halkı, bu adamlar için deli demeye devam edecek ve o mahallede bu durum karşısında soru sorma hakkını kullanan çocuklar da olacak…

çocuk aklımla, çevremdekilere “bu adam neden konuşmuyor?” diye sorduğumda, “zamanında birini çok sevmiş“le başlayan açıklamalar dinliyordum ve mahallenin tüm o dedikodulu ortamındaki bir sekiz-dokuz yaş saflığıyla kendime şöyle soruyordum:

birini zamanında çok sevmiş adam, hiç susar mı?

*
 
çok sonraları, bir gazete geçti elime ve gazetedeki o haber şöyle diyordu: bisiklet alınmayınca küstü, yirmi üç yıldır konuşmuyor.

bursa‘da, mustafakemalpaşa‘nın bir köyünde, yedi yaşındaki bir çocuk, bisiklet almayan ailesine ve tüm akrabalarına günün birinde küsüyor.

aradan yirmi üç yıl geçiyor, çocuk, artık otuzuna giriyor ve bu sert suskunluğu halen devam ediyor. 

bu bir hastalık değil diyor haberi yorumlayan psikoloğun biri, çünkü bu suskunluk, tercih edilmiş bir suskun olma hali.

çünkü o çocuk, örneğin okuluna gittiğinde konuşuyormuş arkadaşlarıyla ya da öğretmenleriyle.

ama köyüne dönüp evine geldiğinde, ailedeki ve köydeki hiçkimseyle konuşmuyormuş.

bazı insanlar, siyah giyinerek konuşurlar çünkü. bazı insanlar, yemek yaparak.
bazıları dans ederek. bazıları gitarlarını tercümanları ilân ederler, kimileri de söyledikleri şarkıları.

ve bazıları da susarak kendi varlığını kabul ettiriyor topluma asırlardır.

şimdi anlıyorum ki birini ya da bir şeyi çok sevmiş adam susabilir.

susmak için, illâ ki de birini çok sevmiş olmak gerekmez ve susan adam olmakbir bakıma, konuşan adamdır da aynı zamanda.

peki böyle bir varoluşun dışavurumunun şiddeti richter ölçeğine göre 7’nin üzerinde midir?

belki de bunu en iyi beethoven gibiler bilir, belki bu bunu en iyi rimbaud’lar anlar.

beethoven da çevresindeki hiçkimseyle aylarca konuşmazmış çünkü.

beethoven
, üstelik sonradan sağır da oldu. hem de hiçbir sesi duyamayacak kadar sağır ve fiilen de kendi seçmiyle dilsiz.

ama işte, beethoven‘ı tanıyoruz bugün, hepimiz.

çünkü o beethoven da senfoni besteleyen bir beethoven‘dı. üstelik, piyanosunun bacaklarını, buldunduğu zemine titreşimleri iletebilmesi için keserek ve bu sayede yalnızca titreşimleri hissederek…

yirimisine gelene kadar yazdığı şiirlerle önce fransa‘nın, ardından da tüm dünyanın tanıdığı arthur rimbaud ne yapmıştı peki?

rimbaud, öylesine susmuştu ki dudaklarını yutmuştu; 20 yaşından 37’sine gelene kadar geçen süredeyse tek bir satır bile yazmamıştı.

o, belki beethoven gibi piyanosunun bacaklarını kesmedi ama, afrika dönüşünde marsilya‘daki o hastanede, kendi bacağı kesilirken bile susmuştu.

bu öylesine büyük bir suskunluktur ki, rimbaud‘yu seven her okur ve yazar, bugün bile bu suskunluğun ardındaki anlamı aramakla meşgul.

çünkü yüz yıllardır duyuyor herkes, o susan adamı.

belki bir bisikleti çok sevdiği için, belki de bir kadını.

birini zamanında çok sevmiş adam, hiç susar mı?

susar… ve o susarken, aslında herkes onu dinler. 

ozan önen | 22 temmuz 2010, perşembe

fotoğraftaki şahıs: ludwig van beethoven