04:54 am, ozanonen
159 yorum
text
“Seni seviyorum”a karşılık “Ben de seni” demek istemeyenler için, alternatif “Ben de seni”ler.

Seni seviyorum. Sen de beni sevme.

Bir portakal ağacının hayatı boyunca yetiştirdiği 18.000 portakaldan sonuncusu ol ve C vitamini olarak girdiğin vücuttan büyük bir fikir olarak çık; Esatir-i Yunaniye seni de yazsın.

Benim için… Bir zeytin fidanı dik, zamanla ‘ölmez ağacı’ olur adı; en az 3.000 yıl yaşar ve yaşadığı zaman boyunca da hiçkimseyi öldürmez. 

Benim için bir cümleden ibaret olacağına, işçiliğiyle göz kamaştıran bir anafikir ol.

Eski balıkçılardan dinlediğin bir efsaneyi hatırla ve suyun altında burun buruna geldiğin bir orfozun gözlerine bakıp “Neden öyle büyük büyük bakıyor?” derken, suyun altında bir denizkızı gördüğü için öyle bakıyor olabileceğini düşün.

Kaz Dağı‘nın eteklerinde sakız reçeli, mor kekik, kuru incir, zeytinyağı, limon kekiği ve adaçayı satarak ailesini geçindiren ve okul masraflarını dahi kendisi çıkartan 12 yaşındaki bir çocuk ol.

Bir çocuk ol ve kafiyelere uyma.

Sigara tütününden deniz atı yap.

Senden daha iri cüsseli bir adamla güreş tut.

Adı “Sefil” olan mutlu bir fil çiz. 

Hava kararsın.

Assos antik kentine, “tarihi eser kaçakçısı” şüphesiyle tutuklanabileceğine aldırmadan, kapıları kapandıktan sonra tel örgülerinin altından sürünerek kaçak gir.

Tüm Athena Tapınağı senin olsun.

Hayatının en güzel manzarasına karşı o gece kırmızı şarap iç; yıldızlar altında Zeus‘a bir dal sigara kurban et.

Bir kitapçıya uğra ve daha önce okuduğun ve sevdiğin ve bu yüzden bir arkadaşına da okusun diye ödünç verdiğin bir kitabı, sana geri dönmeyeceğini bildiğin için yeniden satın al.

Bu kitabı bir başkası istiyorsa da, onun gözlerine baka baka o kitabı ver ona ki alnında kocaman kocaman harflerle ENAYİ yazsın.

Enayi ol çünkü bilgelik enayilikten doğar.

Enayiliğinle gurur duy; şark kurnazları için hayatın kontenjanı hiç dolmaz.

Gecekondularla onur duy.

Çünkü bugün saraylarda oturanların yaşaması için verilen her savaşta, o evlerde yaşayanların dedeleri öldüler. 

Gecekondularla onur duy çünkü gururla gösterilen şu apartmanlar denizinde, gecekonduların bahçelerinde halen en az üç kavak, beş erik ağacı, bir o kadar da sebze meyve ve çiçek sürüsü var. 

Köpeklerininse tasması yok.

Bir köpek ol, Diyojen seni kıskansın.

Doğunun hükümdarlarının kendilerine niçin “Resülullahi ekber” yani “Tanrının yeryüzündeki gölgesi” dedirttiklerini düşün ve sen kendine böyle dedirtmeye çalışsaydın, seni nasıl da taşlayarak öldüreceklerini;

bir cümlenin nasıl da ölümcül bir gücü olabildiğini ve her cümlenin, coğrafyasına ve makamına göre değişen anlamlar içerdiğini.

Sen de beni sevme.

Demine, devranına hû de.

Deniz Ayvazovski olsun, dalgaların boyu birkaç metre olmasına rağmen “Üşürüz” diyen arkadaşlarına baka baka suya gir.

“Hasta olursun” desinler, hasta olmazsın.

Fırtına vakti, dalgaların üzerinden uçuşan kelebeklerden ol.

Ametistler boynunu, dumanlı kuvarslar avuç içlerini öpsün. 

Lapis lazuli taşından bir kolye ucu yap, belki milyon yıl sonra bir arkeolog, senin için “bu insanın Uzak Doğu‘yla bir bağlantısı olabilir” şeklinde yanlış bir tahmin yürütsün.  

Urfa Göbeklitepe‘deki dilek ağacının dibinde hayatının en demli çayını iç; çay sevmiyorsan, hayatında ilk defa mırra tat.

Troya‘nın kayıp heykeli Palladion sen ol ama seni hiçkimse çalmasın.

Kollarını kanatıp da birbirlerinin kanlarını emerek kan kardeş olanların makamını, kardeşlik için yakılan şarkıların meyanını iliklerine kadar hisset.

İspanyolların her “Olé!” deyişlerinde aslında “Allah” diye bağırdıklarını biliyorsan, Real Madrid-Barcelona maçının tam da orta yerinde “oley” çekmek yerine, “Allah belânı versin Christiano Ronaldo” diye bağıran da sen ol;

esprini hiçbir Katalan ya da İspanyol anlamasın.

“Bazıları köle olarak doğar” diyen Aristo‘nun, vasiyetnamesinde “kölesinin serbest bırakılmasını” isteyişindeki o gülünç hikâyeyi düşün;

23 bıçak darbesiyle öldürülen Sezar‘ın ardından, “Sezar’ı sevmediğimden değil, Roma’yı çok sevdiğimden” diye bağıran Brütüs‘ün telâşını.

Beni çok sevme.

Bir kitap yaz, son cümlesi “gök gürültüsü” olsun. Bir albüm çıkartırsan eğer, adı “Erik Ağacı” olsun.

Marsilya kentini kuran bir Foçalı ol; Roma kentini kuran Antandroslu bir Troya kaçağı.

“Omnia mea mecum porto” yazılı bir dövmen olsun; okuduğun o çok sevdiğin kitapta adına en çok üzüldüğün karakterin adını taşıyan bir de teknen;

Epiküros‘u ve tüm bahçe filozoflarını kıskandıracak kadar güzel bir de bahçen.

Şaraplık ve sofralık üzüm, erik, zeytin, iğde, nar, ayva, antepfıstığı, incir, şeftali, satsuma, limon, sakız, buhur yetişsin o yeşile çalan bahçede; o bahçenin orta yerinde de korkuluk diye diktiğin bir faltaşı, bir Priapos heykeli olsun.

Çünkü Priapos‘un kocaman penisi, ölüme meydan okumaktır.

Baharın rüzgârları, bahçenin kokularını karşı adalara taşısın.

Ada halkı senin bahçenin kokuları nedeniyle mis kokan adaları için “Moshos” desinler.

Salatanda roka mutlaka olsun. Bahçenin zeytinlerinden taşbaskıyla elde ettiğin erken hasat zeytinyağına doyur salatayı.

Rakıyı fazlaca kaçırıyorsan, eskilerin “kinara” dedikleri enginar, bahçenden eksik olmasın.

Bir sevgilin olsun ya da olmasın; sen de beni sevme.

Afrika kadar sömürüldükten sonra bile, ben de dahil hiçkimseye borcun olmasın.

Bırak da saçların bugün dağınık kalsın.

Bugün, güzel kalçalar sana da ilham versin.

“Benden ne istersin?” diyen Büyük İskender‘e, “Gölge etme, başka da ihsan istemem” dediği için; İskender‘e “İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim” dedirten bir fıçı filozofuna dönüşsün ruhun.

Simurg‘u arayan kuşları Kaf Dağı‘nın ardına götüren bir Hüthüt ol; bir şehzadenin başına konmuş güzeller güzeli bir Hümâ; yedi vadili ahir zamanda, kalbur samanda keyif çat ki seni masallardaki tembel ağustos böcekleri bile kıskansın.

Hiç tanışmayacağın ve tanımadığın insanlar, en olmayacak duandan sonra bile gizlice “amin” desinler.

Kristof Kolomb‘un haritalarını ele geçirdiği zaman, Piri Reis‘in gözlerinin nasıl da parladığını hayal et ve gözlerin hep öyle parıldasın.

Sana güleryüzüyle para üstünü uzatan kasiyere, sen bir buçuk defa gülümse.

En az yüz kiloluk bir yayın balığının, o tuhaf bıyıklarıyla, bir Osmanlı beyefendisi gibi sular altında sergüzeşte dalmışken, tavladığı yayın balıklarının yaptığı tatlı nazı düşün.

Achilleus‘un ordularının üzerine yürüyen Skamandros nehri gibi ak.

Titanların savaşına karışma, bırak da ne bok yerlerse yesinler.

Şu yıldızlı gökkubbede, güneşten ve aydan sonra en çok parlayan sen ol;

Afrodit‘ten al adını; sana Venüs yıldızı desinler; çobanlar seni “çoban yıldızı” diye sevsinler, akşamcılar “akşam yıldızı” diye; sabah namazına kalkan hacılarsa “sabah yıldızı”.

Beni sen de sevme.

Düğününü İda‘da yap ama Eris‘i bile davet et.

Gerçek olamıyorsan bile, pek de güzel uydurulmuş bir yalan ol.

Atinalı bir “metiokos” yani bir liman haytası olacaksan da, ellerin ayakların yine de bakımlı olsun.

Bakımlı eller ve ayaklar, fonksiyonelliğe meydan okumaktır.

Orospuysan, işini severek ve hakkını vererek yap; orospuluğun orospusu ol; Perikles‘in karısı Aspasia, İskender‘in anası Olympia dahil tüm ‘heteir‘ler seni kıskansın.

Hepaistos‘tan daha fazla çalış.

Sokrates’ten daha çok düşün.

Tembellik hakkını yine de sen savun.

Yediğin zeytinin çekirdeğini avcuna tükürürken, tufandan sağ kurtulan bir güvercinin onu tükürüp de zeytin ağaçlarını tüm devrana nasıl da peydah ettiğini tasavvur et.

21. yüzyılın Oscar Wilde‘ı sen ol, havandan geçilmesin.

Sırf güzel şiirler yazıyor diye mor kahküllü, bal gülüşlü, arı Sappho olmaya çalışma; bu defa, Lesbos‘lu şair güzelim Sappho‘nun güzeller güzeli manzarası olmaya çalış.

“Üç güzeller yarışması“ndaki altın elmayı, “üretim hatası var” diye Hermes’le Zeus’a geri yolla.

Güzelliğin hükmünü Paris‘e bırakma, güzelliğin hükmünü veren sen ol.

İskenderiyeli Hypatia‘dan daha güzel olmaya çalışacağına, ondan daha bilge olmaya çalış.

Aşk ya da bilgelik uğruna dağları delmene gerek yok; dağlarda birkaç gün geçirmen ve kendini kendine doğru adımlaman kâfi.

Sevdiğinin zannı altında ol, pirinin kalbinde.

Pirin aşığın olsun.

Gökkubben pirin.

Sen de beni sevme; ben seni severim.

Sen bugünlük keyfine bak.

Karnın acıkırsa da hayatında ilk kez meyveleri dalındayken tat.

Tıka basa yemek yeme ama rüyanda şu pırıl pırıl dolunayı kurabiye gibi yediğini gör; deniz seviyesinin 39 kilometre üstündeyken bile dünya senin olsun; Babil Kulesi bile zevke gelip yeniden kurulsun.

Boğaz‘ın suları üç kere çekilip, beş kere kudursun.

Şişmanlıktan çatlıyorsan da heykelini Rubens yontsun.

Bir kedi ol, gezdiğin tüm çatıların kiremitleri çıtır çıtır şarkılar söylesin.

Binlerce yalan uğruna yaşayacağına, seni sen yapan bir tek gerçek uğruna öl.

Fırında yemek yap çünkü fırın mutluluktur.

Masanda canlı çiçekler mutlaka olsun çünkü çiçeğin canlısını sevmek aşk-ı ekberdir.

Paraların ön yüzüne resmini yontacakları kadar ünlü değilsen, Efes paralarındaki arı figürü kadar ünlü ol.

Kızılırmak‘ın antik adı “Alyscamps“ın döne dolaşa nasıl olur da Champs Elysee’nin “Elize“sine evrilebildiğini düşün.

Eğer okumamışsam, bana Sabahattin Ali‘nin Kürk Mantolu Madonna’sını hediye et.

Eğer delirmemişsem, beni delirt.

Zaferlerini zeytin, defne ya da mersin yapraklarıyla yaptığın çelenkleri saçlarının hemen üzerine koyarak kutla; aralarına birkaç ölü arı serpiştir ama arıları öldürme.

Sana deli diyene, sen divaneyim de.

“Lykia Yolu’nu yürüyeceğim” deme, hiç değilse bu yaz, bu defa yürü o yolu.

Oğuz Atay‘ın Tutunamayanlar‘ını artık bitir.

Kitap yazamıyorsan bile, bir kitap yazsaydın, adını ne koyabileceğini düşün ve bir kenara not et; kulübe hoş geleceksin, çünkü artık bir kitap yazmaya başlamış olacaksın.

Sen de beni sevme,
n’olursun…

Hellespont‘un en dar yeri Sestos ve Abydos arasında boğulan Hero ve Leandros için yas tut mesela; Kala-i Sultaniyye sana eşlik eder; görürsün.

Ben muhtemelen aynı yeri yüzerek geçmeye çalışacağım, bir mayıs akşamına doğru.

Beklerim.

Bu dünyanın tüm çatışması ve kederi, rind ile zâhid arasındaki haldedir; şarap tanrısı Dionysos (Bacchus) olamayacağını biliyorsan, adı Bakkahi‘lerden, yani İbbaki‘lerden, yani Zembekikos‘lardan gelen bir rind-i Zeybek ol;

“Evohe!” diye bağır, harmandalına gönlünü ver; zeybeklerin başlarındaki çiçekli yazmaların, aslında, antik dünyadan kalma çiçek çelenkleri olduğunu bil ve zeybekleri sev.

Harmandalını sev.

Harmandalı oynayan zeybeklerin, kollarını her havaya kaldırıp yere çöktüklerinde, aslında, şaraplık üzümleri toplayıp sepetlere koyduklarını ve yeniden ayağa kalktıklarında da o üzümleri şarap olsunlar diye ezerek kendinden geçen Dionysos alaylarına karıştıklarını gör.

“Âteş-i ıskest ke’nder ney fütâd, cûşiş-i ışkest ke’nder mey fütâd”ı ezberlemene gerek yok; anlamını bilmen yeter.

At nalı şeklindeki bir şölen masasının etrafında yaptıkları “aşk” konuşmasına, “Bugün neyi övelim?” diye başladıkları için bile, Platon‘un Şölen isimli diyaloğunu okumayı her dem sürdür.

Platon‘u çok sevme, kıskanırım. 

Biliyorum saçma olacak, ama Miletli Thales, milâttan önce 585 yılının 28 Mayıs‘ında güneş tutulması olacağını önceden hesap etmiş; bunu bilen adam “her şey sudur” diyorsa vardır elbette bir bildiği daha;

madem böyle, bu su metaforunun bir ucundan tut ve suyun altında yıkanıyorken, kendinin de su olduğunu düşün; epey rahatlatıyor.

Duşun altında değil de denizin ortasındaysan, suyun yüzeyine sırt üstü yat ve gökkubbeye bakıyorken boşlukta uçuyor olduğunu düşün; gülümseyeceksin.

Gün gelecek, felsefeyle ileri derecede ilgilenen herkesin “bilge” olmadığını anlayacaksın. 

Kocaman profesörlerin bile birer zavallı olabileceğini.

Sayılara mutlak bir inançla bağlı olan ve bugünkü birçok tarikatın da kökeninin dayandığı Pisagor efendiyi düşün:

Dik kenarları 1 birim olan bir dik üçgenin hipotenüs uzunluğunun rasyonel bir sayı olmadığını kanıtlayan öğrencisi Metanpontumlu Hippasus‘u, sırf bu yüzden bir kaşık suda boğmadı mı?  

Pisagor bir katildi ve filozoflar da dahil her insan, bir kaşık suda boğma heveslisi yaratıklardır.

Fakat bazıları da vardır ki felsefelerinin tutarlılığı uğruna, Empedokles gibi de Etna kraterinin ağzından atarlar kendilerini.

Yanardağların ağzına geldiğin vakit, Empedokles‘i ve bizi düşün.

Arabeskler ve tılsımlar aklının bir köşesindeyken, bana en büyük yazarların ve filozofların gözleriyle bak.

Nebrisler giyindiğin zamanlardaysa en yükseklere kurul; senin makamın için “post nişin” desinler.

En yükseklerdeyken çamurun dibinin parlak olduğunu unutma çünkü makamının yüksekliğine bu yakışır.

Apollon ketumluğunda olduğunda dahi, Dionysos alaylarında saf tut.

Bozkırın yalnızlığına, ormanların kalabalığına aldanma; aslında her ikisi de senin etrafın.

Labrisini toprağa gömsen bile nereye gömdüğünü unutma.

Sen de beni sevme, ben seni severim.

Yeri gelir, sana şiirlerden börekler açarım. Pers topraklarına kadar uzanıp Sohrab‘tan bir iki satır bile okurum; Hayyam efendi bizi kıskanır.

Bakarsın bir akordeon sesi duyulur bir yerlerden.

Ne zaman bir akordeon sesi duysam, durur dinlerim.

Beni durdurmak için akordeon çal.

Sen de beni sevme, ben seni severim.

Günlerden cuma ve ne dediğimi bilmiyorum; zürafalar yine gümbür gümbür bulut yiyor.

Karşına Pindaros‘un evi gibi dikilmezsem de benim adım cihanda sulh değil!

Ne zaman bir gemi görsem, Harar‘a kaçmayı kafasına koyan acemi bir Rimbaud olurum.

Acemi sözcüğünün, “Acem“den gelip gelmediğini de düşünmeden edemem.

Kafamın içinden, üstünde dev balinaların yüzdüğü, kiklopların cirit attığı dev portolon haritalar çizer, riskli rotalar belirlerim.

Portolon sözcüğünün etimolojik kökeninin, Portekizli denizcilerden gelip gelmediği takılır aklıma bu defa.

O gün bir buçuk hayalperestsem eğer, Afrika haritasını fillerin kulağına benzetirim.

Yeri gelir, Kserkes gibi de kabaran denizleri kırbaçlarım.

Yeri gelir, “gibi” olmam, “ta kendisi” olurum;

İthaka‘ya varamayan gemilerin tayfası, cennetten kovulanların elması.

Sen de beni sevme, ben seni severim.

Bu gidişle yemediğim halt kalmaz.

Uçurtmaya “uçutturma” bile derim.

Kara yakılar yakan, bakılar bakan yaşlı bir ’şaman’a dönüşürüm.

Köprücük kemiklerim derinleşir; belimdeki venüs gamzeleri belirginleşir.

Sen de beni sevme, ben seni severim. 

Çünkü sevgide demokratlık diye bir şey yoktur.

Sevme halinde ayar, sevme halinde ölçü yoktur.

Mintarafillah, ortasını bulamadık diye, Aristoteles efendi bize kızar.

Sırf bu yüzden, “Demokrasi” diye diye kıçını yırtan, gözleri döne döne dört dörtlük bir “tiran“a dönüşen o adama seve seve meydan okurum.

“Köle ahlâkı“yla değil de “efendi ahlâkı“yla meydan oku sen de ve bu sistemde senin efendin olmuşların efendisi olmadan da bu hayatı terk etme.

Emin ol ki yapayalnızsın bu savaşta.

Emin ol ki yapayalnızım bu savaşta.

Yalnız savaşında sana başarılar dilerim. 

Yalnız savaşımda kendime başarılar dilerim.

Başarı dileklerim bize mikron mikron güç veriyorsa, artık yalnız değiliz ve kazanacağız.

Hazırlıklar başlasın çünkü kazanacağız ve çok kalabalık yalnızlarız.

Kazanacağız çünkü devrim başıbozukluk ister.

Efesli Herakleitos bile devrimle değişir.

Zafer çelengini ben örerim mersin yapraklarından.

Balkanlar‘dan Himalayalar‘a kadar uzanan 15 yaşında bir İskender olurum.

Sen yeter ki beni de sevme.

Ben seni sevmeler diktasını ilân ederim.

Diktatörlük günlerinde, git okulunu falan as örneğin. Okulun yoksa da işinden istifa et.

İşin de yoksa bu durumu sanata dök; işin sanatın olsun, seni sevmek de benim sanatım.

Yorulursan, ayaklarına ben yaparım en güzel masajları. Merak etme; parasız da kalmayız; parasız kalacaksak da aç kalmayız; denizlerin balıkları ve ormanların meyveleri halen canlı ve leziz.

Plajlar halen yatılabilecek ve cırcır böcekleriyle panik ataklar yaşayabileceğimiz kadar  geniş.

Ben seni böyle de severim ve panlar, kendi çıkardıkları sirinks seslerinden panik içinde kaçışır.

Ağustos böcekleri, cırcır böcekleri ve çekirgeler, kendi çıkardıkları cır sesinden uçuşur.

Ateş böcekleri üçer beşer deniz fenerine dönüşür.

Biz o aralar hiç oralı olmayız. 

Bakarsın, bir yerlerden bir lir sesi duyulur.

Ben ne zaman bir lir sesi duysam, durur dinlerim.

Ben ne zaman bir şeyi durup da dinlesem, ona aşık olurum.

Parmaklarım hem liri, hem de seni sever.

“Git, bir işe yara” diyenlerden de olamam.

“Git, bir şişe şarap aç” derim; daha iyi. Sen beni sevmesen de olur, çünkü benim için güzel olan, “salt fonksiyonel olmayan“dır.

Benim için güzel olan, “yüzde elli tahmin edilebilir ama yüzde elli öngörülemeyen olan“ın adıdır.

Şaraplık üzümün bile güzel tanesi, mücadeleyi sevenidir. Azıcık güneş görmek için, en soğuk iklimde bile kendisini hırpalayanıdır.

Benim için güzel ol; bir fırtınanın başlatıcısı bir kelebek. 

Ben süt beyaz omuzlarının üzerine ‘cupidon‘lar bile kondururum.

Uğruna daktiller dökerim, sen bir işe yaramasan da olur.

Çünkü sevgide işlevsellik yoktur ve benim işim güzeli sevmektir.

Aşkta Hitler, sokakta Shakespeare, yatakta Hector‘um.

Senin için beş para etmesem de olur, çünkü seni seviyorum. 

Sühan kütâh bâyed vesselâm: ”Ben de seni” deme; bana aniden bir şeyler söyle.

Ozan Önen  | 2. 11. 2012, Cuma
Çankaya, Ankara

  

   - Ozan Önen @ Facebook
   - Ozan Önen @ Google+
   - Ozan Önen @ Twitter
   - Ozan Önen @ Instagram
   - Ozan Önen @ Foursquare
   - Ozan Önen @ LinkedIn
   - Ozan Önen @ Flickr
   - Ozan Önen @ YouTube


03:43 am, ozanonen
23 yorum
text
Die Nacht der Langen Messer*

Kanlı ellerini yıkadı. Lavabonun beyazına suyla birlikte akan kanı izledi; aynadaki uykusuz suratını. Aynada kendisiyle göz gözeyken, kocaman sırıttı. Bu hiç komik değildi. Ama hoşuna gitti. Hoşuna giden şey, halen, hayat dolu bir suratının olup olmadığını kontrol edebilecek kadar hayat dolu oluşuydu ve ellerine akan su ılıktı. Şehir hayatında, suyun varlığı değil ama, ılık suyun varlığı, medeniyetin varlığına işarettir. Hayat, o birkaç metrekarede ona göre konforluydu. Biraz daha bakıp aynaya, saçlarını dağıttı, karıştırdı; saçlarını öyle daha çok sevdi. Evde öyle dolaşacaktı. Kansız ellerini beyaz havlusuyla kuruladı. Havlusu güzel kokuyordu. Taze. Kuru. Havlusu hep öyle olmalıydı. Havlusu hep öyleydi. Bir katil olabilirdi. Bir tetikçi. Bir kasap. Ama ıslak bir havluya hayır.  

Ellerini kurularken, elleriyle öldürdüğü herkesi düşündü. Sonra, kendisini araması gerekirken aramayanları. Onu aramayan o kadına orospu dedi içinden, onu aramayan o adamaysa göt. Biraz da kafası bozuldu bu duruma. Çünkü o suratları düşündüğü zaman, panik atağı tutuyordu hep; hay aksi. Kalbi, her zamankinden biraz daha hızlı atmaya başladı. Nefes açlığı çekti, banyosundan çıkıp, kuru elleriyle bir dal sigara yaktı. Sigarasından birkaç nefes çekti. İyi ki de öldürmüştü hepsini. Rahatladı. Salonunda volta atmaya başladı. Dışarıyı izledi.  Akşam çöküyordu. Telefonu çaldı, hiç oralı olmadı. Konuşmak istedikleriyle konuşamıyor olanlar, yalnız kaldıklarında başka birileriyle de konuşmak istemezler. Bir hisle, arayan kişinin konuşmak istemediği kişilerden olduğunu düşünmüştü. Camdan yansıyan haline bakıp, akşamın güzelliğini kendi suratına paralel düşündü. Daha da rahatladı. Biraz daha, biraz daha. Bir katil olabilirdi. Bir tetikçi. Bir kasap.

Kafasının içinde uçuşanlar ne de çoktu. Mormonlar bile geldi aklına. Ne gerizekâlı millet, dedi, bu defa sesli, dışından. Kendi sesini işitince, sırıttı. Delilik nefis bir şeydi. Orada dikilmiş, akşamı ve kendisini izlerken, Oscar‘ı kazandığını fakat reddettiğini bile düşündü. Hatta, ödülü reddetme konuşmasını yapar gibi oldu, yok; bu gerçekten de delice olurdu ve sustu. Sustu ve yine sırıttı. Delilik nefis bir şeydi. Once Upon A Time In America, ne uzun filmdi ve başlangıç sahnesindeki o telefon sesi ne kadar da akıllıca oturtulmuştu filmin içine. Aklına uzun süredir sinemaya gitmediği geldi. Vizyondaki filmlerden bihaberdi, filmleri sinemada izlemenin güzelliği halen orada bir yerlerde, ona yakındı ama sinemaya gitmek yerine, geceyi evde yalnız geçirmeye daha yakın olduğunu hissetti. Çünkü hakkında hiçbir fikre sahip olmadığı bir filme maruz kalmaktansa, hayal gücüne istediği gibi hükmetmek o an daha güzel geldi ruhuna. Akşam demek böyle bir şeydi. Yorgunluk çökse bile ipler elindeydi. Günün sonuydu fakat gün geceleyin başlardı. Bu hal hoşuna gitti. Rahatladı. Bir katil olabilirdi. Bir tetikçi. Bir kasap.

Dışarıdaki parkın içinden yükselen çocuk sesleri, akşam trafiğinin klakson seslerine karıştı. Bir sigara daha, bir sigara daha. Hava kararana değin, bazen camdan yansıyan yüzüne, bazen de turuncuya-mora çalan gökyüzüne baktı durdu. Evinde tavan aydınlatması yoktu. Genellikle yerden aydınlatma veya masa lâmbası kullanırdı, sarıya çalan. Asla tam beyaz ışık değil. Işığı yakmadı. Trafikteki araçların kırmızı fren lâmbalarının yanmaya başlayıp da odanın içine vurması içini ısıttı. Ona göre bu çok güzel bir görüntüydü. Böyle şeyler olduğu vakit gözleri ışıldardı. Böyle şeyleri gören halinin daha yakışıklı göründüğünü düşünürdü. Ama kimin umrunda olur böyle güzel şeyler. Bu haliyle her kadını tavlayabilirdi ama bu halini gören yalnızca kendisiydi. Bir katildi, evet; bir tetikçiydi, elbette; bir kasaptı, hem de dibine kadar. Fakat o an onu güzelleştiren şey, fren lâmbalarındaki ‘güzel’den anlamasıydı: Plansız ve buna rağmen meşru bir sevme hali.

İnce belli, zarif, kırılgan bir cam bardakta, demlisinden bir çay istedi canı. Evde tek başınayken, çaydanlıkla arası iyi değildi. Bu yüzden, gidip, ‘kettle‘a biraz su koydu. Suyun kaynama sesi yavaş yavaş yükseldi; suyun kaynama sesinin bir şeyleri açıp bir şeyleri kapatan bir şey olduğunu düşündü. Bir şeyleri sonlandırıp, bir şeyleri başlatan. İngilizler‘in “Bir yerde çay varsa orada umut vardır” sözünü anımsadı. Gerçekten de, sanki film arası gibiydi suyun kaynama sesi. Veyahut, orta çağı kapatıp da yeni çağa atlatan türden bir zil sesi. Öyle de oldu. Gidip, yedi gün ve yirmi dört saat boyunca sadece hardbop jazz çalan o radyo istasyonunu açtı. Canı jazz çekmişti. Zaten, dinlediği tek radyo istasyonu da buydu. Hardbop jazzda vokal yoktu çünkü, bol piyano ve saksafon sesi birlikteliği, ölüyü bile şarap içmiş güzele çevirirdi. Boş konuşan kadınlar, dırdır eden herifler yoktu. Evinde televizyon da yoktu. Fakat evinde niçin televizyon olmadığı konusu hiçbir yerde konu olmadı. 

Bu defa, akşamın kızılına yükselen jazz melodileri içini ısıttı. Poşet çayın üzerine, kaynayan suyu döktü. Tüten dumanı ne de güzeldi. Bir sigara daha yaktı ve birkaç adım, sanki hafif hafif dans eder gibi yürüdü. Keyfi yerine gelmişti. Kendini beğenmiş herifin teki değildi ama ‘flâneur‘lüğüne toz kondurmazdı. Üstündeki bu ‘flâneur‘lüğü kendisine hep yakıştırırdı. Bir katil olabilirdi. Bir tetikçi. Bir kasap. Ama akşama tutulmuş bir âşık olmak nefisti. Balzac, nasıl ki penceresinden gördüğü manzarayı, 3.000 gün boyunca farklı farklı şekillerde anlattıysa, sanki o da, o balkon kapısının dibinde, dünyaya o kadar gün boyunca Balzac‘tan bile hastalıklı şekilde bakabilirdi. Hazırlık yapıyordu. Hep hazırlık halindeydi. Bir yerlere, bir şeylere, birilerine hazırlık hali… Acelesi de yoktu doğrusu. Hep acele eden hep geç kalırdı çünkü. Sahneye çıkmadan önce içilen o son sigara, o evin içinde, ta kendisiydi. Yeni cinayetlere hazırlanıyordu. Yeni gecelere.

Çayından bir yudum alıp, çalışma masasının başına oturdu. Tüm cinayet aletleri ve tüm cinayet şebekesi masasındaydı. Masasının kıyısında duran, John Fante‘nin Toza Sor’undan rastgele bir sayfa açıp sesli sesli okumaya başladı: “Penceremden çıkıp Bunker Hill’in tepesine tırmandım. Tam burnuma göre bir geceydi: Burunlara şölen; yıldızların kokusu, çiçeklerin kokusu, Bunker Hill’i kaplayan uykuya dalmış tozun kokusu… Kent bir noel ağacı gibi ışıl ışıl yayılmıştı altımda: Kırmızı, mavi, yeşil… Selam size eski evler, selam size kafelerde şarkı söyleyen hamburgerler, sana da selam Bing Crosby. Bu gece farklı olacak, şefkat gösterecek bana…”  

Kitabı kapatıp, sigarayı söndürdü. Küllükteki izmaritlere ve küllere bakıp onların o asimetrik duruşunu estetik buldu. Çayından bir yudum daha… Yerinden kalkıp, izmarit dolu küllüğü şık bir hareketle çöpe boşalttı. Küllüğü yerine koyarken, çalışma masasının üzerindeki mor afrika menekşesinin ayva tüylü yapraklarını okşadı. Menekşenin hayatı onun ellerindeydi. Bu ne kadar da garipti. Onu biraz daha okşadı. Sevgilisinin boynuna burnunu sürter gibi, menekşeyle konuşur gibi mırıldandı. Dışarıya bakakalmış, geceye düşmeye devam ederken, 45. yaşına girdi. Gecenin içine solumaya devam ederken, saçları beyazladı. Karısı bir ara onu terk etti. Hatta köpeği bile. Çok sevdiği bir dostu öbür dünyayı boyladı. Ailesinden geriye hiçkimse kalmadı. Sonra, 17. yaşına girdi. Birileriyle ilk kez sevişti. En güzel atlardan daha güzel soluyordu. Dudaklarından çıkan buğuyla, şehrin tüm camlarını kaplayabilir, üzerlerine de parmak uçlarıyla “Punk is dead but I’m here” yazabilirdi. Karın kaslarından damlayan ter bile güzeldi. Sonra, kendi mezarının üstündeki toprağı kokladı. Toprağı, avuç içlerinde ezdi. Kara toprağa mor menekşe çok yakışırdı. Kokusunda eski bir sevgili dolaşırdı. Eski sevgilisini ve eski dostlarını öldürmeyeli yine çok olmuştu. Evet, bu gece, herkesi gömmenin vaktiydi. Bu gece, Uzun Bıçaklar Gecesi‘ydi. Bir katil olabilirdi. Bir tetikçi. Bir kasap. Fakat böyle bir dünyada ve böyle bir gecede, ancak tek bir şey olunabilirdi: Bir şair olunabilirdi sadece ve bir şairdi o.

Ozan Önen  | 17. 11. 2012, Cumartesi
Çankaya, Ankara

* Die Nacht der Langen Messer: Almanca’da “Uzun Bıçaklar Gecesi”. Almanya tarihinde,”Röhm-Putsch / Röhm Darbesi” olarak da bilinir. Bir diğer adı “Sinekkuşu Operasyonu”dur. 30 Haziran 1934’ü, 1 Temmuz 1934’e bağlayan gecedir. Adolf Hitler’in, pek çok üst düzey SA elemanının öldürülmesini emrettiği ve Nazi  Ordusu’nun başındaki en az 85 üstdüzey kişinin SS subayları tarafından katledildiği gecedir. Hitler’in, ordunun güvenini kazanmak ve yanıbaşında bulunup da arkasından iş çevirme olasılığı bulunan kişileri bertaraf etmek için böyle bir emir verdiği ileri sürülmektedir. Operasyondan sonra Hitler, ordu üzerinde tam otorite kurmayı başarmış, önce Avrupa sonra da dünyanın fethi için güçlü bir Alman Ordusu yaratma hazırlıklarına hız vermiştir. Bu gece, tarihçiler tarafından, bir dönüm noktası olarak kabul edilir.

Fotoğraftaki şahıs: Dublörüm | Sınırsız hardbop jazz: jazzradio.com/hardbop

imageimage image image


11:33 pm, ozanonen
18 yorum
text
343 Kaltağın Manifestosu: Biraz da erkekler dışlansın

AKŞAM Gazetesi PAZAR Ekinde yayımlanmış röportajın ham halidir:

“343 Kaltağın Manifestosu”: Biraz da erkekler dışlansın!

Kürtaj yasağına karşı 1971’de Fransa’da yayımlanan ‘343 Kaltağın Manifestosu’nun muadili Türkiye’de hazırlanıyor. Ama bu sefer manifestoyu, 343 erkek hazırlıyor. Projenin koordinatörlerinden yazar ve aktivist Ozan Önen’in isteği, kadınlardan şu cümleyi duymak: “Kardeşim, kadın haklarını savunmak da mı siz erkeklere kaldı?”

Nevra Gömdeniz / nevragomdeniz@me.com

 

Kürtajı 1920’de yasaklayan, yasadışı kürtaj yaptıran kadınları idam eden, 1942’de kürtajı “devlete karşı işlenen suç” kapsamına alarak “vatana ihanet” suçuna dönüştüren Fransa, 1971’de tarihte eşine az rastlanacak türden bir başkaldırı görmüştü. Fransız 343 kadın, “Ben bu suçu işledim” itirafında bulunarak, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Georges Pompidou dahil önde gelen siyasetçileri ve hatta Papa’yı bile “faşist” olarak niteleyen çok sert bir bildiri yayımlamışlar ve kürtajın serbest bırakılmasını müthiş bir sivil itaatsizlik ortaya koyarak talep etmişlerdi. 5 Nisan 1971 günü, ünlü filozof Jean Paul Sartre’ın da hayat arkadaşı ünlü kadın filozof ve yazar Simone de Beauvoir’ın kaleme aldığı, aralarında aktris Catherine Deneuve, şarkıcı Brigitte Fontaine, yazarlar Marguerite Duras, Françoise Sagan, yönetmen Agnès Varda gibi isimlerin de yer aldığı 343 kanaat önderi kadın tarafından imzalanan ve Nouvel Observateur Dergisi’nde yayımlanarak tarihe “343 Kaltağın Manifestosu” olarak geçen manifesto, Fransa’da “isyanın fitilini ateşlemiş” ve Fransa’daki kürtaj yasağı, bu manifestoyla başlayan mücadele sonucunda ortadan kalkmıştı. Dünya tarihinde büyük öneme sahip bu harekete, siyasiler sert tepki verdiyse de Fransa’nın en ünlü mizah dergisi Charlie Hebdo tam destek vermiş ve “kaltak özel” mahreçli sayısının kapağından “Kim hamile bıraktı bu 343 kaltağı?” diyerek, erkek egemen anlayışa ve siyasilere gönderme yapmıştı. 

10’LARIN TÜRKİYE’Sİ…

Tam 41 yıl sonra, ‘kürtaj yasağı’ ve ‘sezaryen doğuma kısıtlama’ tartışmalarının alevlendiği Türkiye’de, bu manifestonun bir muadili hazırlanıyor. Ama bir farkla. ‘343 Kaltak’ bu sefer kadın değil, erkek. Ankara merkezli BenceKitap Yayınevi, Türkiye ve dünyadan tam 343 kanaat önderi erkeğin kendi manifestosunu yazarak katılacağı ve yabancı dillere de çevrilecek olan ‘343 Kaltağın Manifestosu - 70’lerin Fransa’sı, 10’ların Türkiye’si’ isimli bir kitap üzerinde çalışıyor. Projenin organizatörlerinden, Türkiye’nin en çok takip edilen beş blogger’ından biri olan ODTÜ Felsefe Bölümü’nden yazar ve aktivist Ozan Önen, ‘343 Kaltağın Manifestosu’ hakkında konuştu:

 
 
“343 Kaltağın Manifestosu” nasıl doğdu? Kimin fikriydi bu ve siz bu çalışmanın neresindesiniz? 

Ozan Önen: Bu projenin fikir anası, 1971 manifestosunu kaleme alan filozof Simone de Beauvoir de dahil olmak üzere o metne imza koyan 343 cesur kadındır. BenceKitap Yayınevi’nin sahibi Ceyda Pırıl Köstem ve yayınevi çalışanlarından Mahir Kaya’nın fikriyle de bu hareketin 2012 muadilinin 343 erkekle yapılması ve Türkiye’den ve dünyadan 343 erkeğin Türkiye’deki erkek egemen tavrı bir kitaba yazarak ve çizerek eleştirmesi düşünüldü. Projeyi, yazılarımı takip eden yayınevi, o 343 erkekten biri olmamı da rica ederek Pelin Aybay isimli bir ortak arkadaşımız aracılığıyla bana iletti. Felsefe eğitimi almış biri olarak da bu fikir çok hoşuma gitti. Sonra kendileriyle tanıştık ve karşılıklı öneri, fikir, güven, emek ve heyecan birlikteliğiyle birlikte, tüm çevremizi de devreye sokarak harıl harıl bu işin organizasyonuna giriştik. Sağ olsunlar, en başından bu yana da bana bu konuda sorumluluk ve inisiyatif verdiler. Ben daha önceleri stadyum konserleri de organize ettim, ama bu kitap, bugüne kadar yaptığım tüm şeylerden daha çok heyecanlandırdı beni. Ve yine sağ olsunlar, kadın ya da erkek fark etmez birçok dostumuz bize çok destek oldular. Ben de bu çalışmanın organizasyonundayım ve kitapta, emeği geçen herkese de teşekkür edeceğiz bu bağlamda.

Böyle bir kitabı yayımlamaktaki amaç nedir peki?

Ozan Önen: Amacımız, Türkiye’deki kürtaj yasağı tartışmalarına karşı bir tavır ortaya koyarak, TBMM gündemine getirilmesi düşünülen ve daha çok kadın hak ve özgürlüklerini hedef alan yasa tasarılarına karşı uluslararası bir kitap çalışmasıyla yanıt vermek ve kazanılmış hakları koruyabilmek adına da sorumluluk sahibi herkesin yapması gereken şeyi yaparak bazı şeyleri literatüre geçirmek ve tarihe bırakmak: Karşı çıkmak, eleştirmek, tavır ortaya koymak.

Kürtaj meselesinin erkek iktidarı tarafindan tartşmaya açıldığını göz önünde bulundurursak 343 erkeğin kaleme aldığı “343 Kaltağın Manifestosu” icin de erkeklerin bir tür özeleştirisi diyebilir miyiz?

Ozan Önen: Evet.

Fransa’daki gibi neden sadece kadınlar değil de sadece erkekler yazıyor bu kitapta?

Ozan Önen: Bu kitapta, Fransa’daki 343 kadının yayımladığı o ünlü bildiri de yayımlanacak. Yani, 343 erkek ve 343 kadının imzası bir arada olmuş olacak. Fakat, bu kitaptaki 343 erkek olarak ‘alandan dışlanmak’ istiyoruz. Hem kendi kendimizi dışlayacağız özeleştiriye tabi tutarak, hem de bu kitabın çıktığını duyan kadınlardan şuna benzer cümleler işitmek isteyeceğiz: “Kardeşim, kadın haklarını savunmak da mı siz erkeklere kaldı?” Ve elbette ki erkekler, bu yaptığımızdan yine çok rahatsız olacaklar. “Vay sizi gidi kaltaklar” diyecekler örneğin. Desinler, hepsine Wittgenstein’ın selamlarını iletiyorum şimdiden. Dilimizin sınırları, evrenimizin sınırlarıdır efendim ve dünya, olduğu gibi olan her şeydir.

Neden böyle bir tepkiyi istiyorsunuz ki?

Ozan Önen: Bunu demelerini gerçekten istiyoruz, gücümüze gitmeli hatta bu bağlamda gelen tepkiler; kadınlar bizi yolda görüp o kitapla kafamıza falan da vurabilirler. Ben bu cesur kadınları görmek istiyorum her yerde. Ses çıkarsınlar, bizim yaptığımızın katmerlisini onlar gerçekleştirsinler. Provokatif bir şey yapacağız, fitili ateşleyeceğiz, bu tavrımızın sanatsal ve felsefi yanları olduğu kadar toplumsal, politik, hukuki, insani, eleştirel ve psikolojik yanları da var çünkü. Çünkü kadınlar, en çok da kendilerini ilgilendiren bir hakkın mücadelesinde meydanı sadece erkeklere bırakmamalılar ve hakları için cesurca hareket etmeliler bu ülkede. Neredeyse her sorunda, erkekler ve kadınlar arasında ciddi bir çatışma söz konusu fakat ezilen her halükarda kadın. Eylem yapıyor bu kadınlar, “kaşar” ya da “kaltak” deniyor onlara. Neden? Çünkü kürtaj hakkını savunuyorlar ya… Sokağa mini etekle çıktığınızda ya da üniversiteye başörtüsüyle girdiğinizde, siz kadınlar, erkeklerce her alandan dışlanmıyor musunuz? Eylem yaptığınızda bile meydanlardan dışlandığınız bu ülkede, tüm cephelerde kadınlar kullanılıyor. 

- Mesela?

Ozan Önen: En son, Karolin Fişekçi - Orhan Pamuk meselesinde de gördük bunu; TARAF’tan Tayfun Serttaş’ın tabiriyle, “mağdur olan kadın şeytanlaştırılıyor bu ülkede”. Hele azınlıktansa, biraz da güzelse, yetenekliyse ya da akıllıysa, zekiyse falan.. Vay haline! Boşanmış kadınları da bir düşünün. Bu psikolojik terörü, sadece erkekler kadına değil, kadınlar da kadına karşı uyguluyor. Bachmann’a göre, faşizm iki kişi arasında başlar zaten. Bu ülkedeki ötekileştirme meselesi de bir hayli derin bir konu. Ezilen kadın her yerde: Evde, işte, okulda, sokakta, fabrikada, tarlada, televizyonda… Biraz da biz erkekler olarak dışlanalım bu defa. Bu kitabın yazarları alandan dışlanmalı. Yerin dibine sokulmalı. İstenmemeli. Ben en çok, erkek köşe yazarlarının bu hareketi dışlamasını görmek istiyorum, keyifle okuyacağız kendilerini ve muhtemelen de bunu yaparken ayrılıkçı feminist dostlarının dostluğuna sığınarak bunu yapacaklar. İşin ironik kısmı da işte tam da burada başlayacak zaten.

- “343 Kaltağın Manifestosu-70’lerin Fransa’sı, 10’ların Türkiye’si” isimli bu kitap, sizce sadece isminden dolayı bile toplatılır mı? Çünkü projenin kendisi kadar, ismi de iddialı.


Ozan Önen: Ahmet Şık’ın kitabına, henüz basılmamışken bile, yayınevine ve evlere yapılan polis baskınlarıyla falan el konulabilen bir ülkede her şey olabilir; değil mi? Bakın Mustafa Balbay’a, CHP İzmir Milletvekili bir gazeteci kendisi ve nerede şu an? Suçu belli mi? İspatı delili ortada mı her neyle suçlanıyorsa? Mahkeme sürecinin hukuğa uygun işlediğini halen düşünüyor musunuz? Peki ya niye halen içeride? Bunu vicdanıyla açıklayabilen biri çıkabilir mi? Hayır. Bu ülkede, hukuki süreçlerde uygulanan psikolojik şiddet çok tedirgin edici. Ve yalnızca bildiğimiz isimler de değil, ismini dahi bilmediğimiz gazeteciler, öğenciler, aktivistler şu an hapisteler ve çoğu da düşünceleri nedeniyle oradalar. Fahreneit 451’i anmadan da edemeyeceğim: 12 Eylül Darbesi’nde olduğu gibi, Nazi Almanya’sında olduğu gibi, İskenderiye Kütüphanesi’nde olduğu gibi; sadece toplamasınlar, topladıktan sonra da yaksınlar bu kitabı. Sivas Madımak’ı hatırlayın. Ve aydınları yakanların heykelleri yıkanlarla arasınaki yedi benzerliğe odaklanın, yanıt buradadır.



- Kitabın kapağı nasıl olacak peki?


Ozan Önen: Simsiyah olabilir, ama henüz netleşmedi. Elif Şafak’ın “Aşk” romanını hatırlayın, kapağı pembeydi hani. Sonradan gri bir kapakla da yayımlandı. Neden? Çünkü erkek okurlar, pembe renkli kapak taşıyan bir kitabı kolay kolay satın alamıyormuşlar toplum içinde. Ben buna epey gülmüştüm örneğin. Bu bana biraz da Playboy’un yayın politikasını anımsattı. Erkekler, erkek cinsel organından rahatsız oldukları için Playboy’da erkeklik organı görmek istemiyorlarmış, bu yüzden de Playboy, kadınların tüm organlarını gösterir, ama erkeklerinkini gizler. Ama keyifle de o sayfaları karıştırıyor, o filmleri izliyor o erkekler ve bunu yaparken de nereye dokunduklarını söylememe gerek var mı? ODTÜ’de Uluslararası İlişkiler okumuş ve kadın çalışmaları üzerine de yüksek lisans yapmış ve hatta bu konuda dersler de vermiş ve eserlerinde “kadın”a dair çok şey söylemiş Elif Şafak’ın buna neden ihtiyacı oldu, inanın bilmiyorum. Aydın tavrı bu olmamalı. Bu yüzden bu yayımlayacağımız kitap dışlanmalı, rahatsız etmeli herkesi. Elif Şafak dışlanmasın, ama biz dışlanalım. Biz zaten, düz siyah bir kapağın üstüne sadece “343 Kaltağın Manifestosu” yazsak bile bu kitap yine de dışlanacak. Babam ve annem mesela, bana kızmalılar bu kitaba yazıyorum diye. “Evladım sen bizi rezil mi edeceksin?” falan demeliler. Hatta, bu kitaba yazan erkekler tedirgin olmalılar epey. “Kendime de kaltak dedirttim, ama hadi hayırlısı” diyor zaten herkes şimdiden, içinden ve dışından. Bir anlamda, fitili ateşlemek niyetindeyiz çünkü bir şeylerin kırılmaya ihtiyacı var bu ülkede. Fransa’da da gericiler ve özellikle de erkek egemen söylemin ağababaları, o kadınları çok yıprattı, ama tarih o adamları değil, o kadınları yazdı. Anlıyorsunuz değil mi? Kapağın bu açıdan bir önemi yok. Satışa dönük bir kaygı da yok. Çünkü bu kitap projesine gönüllü olarak el atıyor herkes, ben de dahil. Bu bir iş değil, bir sivil toplum duruşu, bir itiraz.

- ‘Kaltak’ kelimesinden cekinerek yazmayan erkekler de oldu mu örneğin?

Ozan Önen: Olmaz olur mu? Aralarında öyle isimler var ki lafa gelince mangalda kül bırakmayan adamlar bunlar. Ama bir bakıyoruz, teklifi götürdüğümüzde “profesyonelce” sıyrılıveriyorlar bu projeden. Fikri seviyor ama kitabın adını duyunca geri çekiliyor. “Çok işi çıkıyor” örneğin, ya da “yeni kitabını yazıyor” ya da “bırakalım da kadınlar yazsınlar”mış böyle bir şeyi veya “set çok yoğun geçiyormuş”. Bunu açık açık söyleyenler de var, yani “ben kendime kaltak dedirtmem”ciler çok ve isimlerini açıklarsam, bu durum özel hayatın gizliliğinin ihlali demek olur ki etik olmaz, hukuki olmaz ve de şık olmaz. Fakat gerçekten çok şaşırtan isimler oldu beni. Profesörü de var aralarında, bestseller kitapların yazarı da var, en çok okunan köşe yazarı da. Yani sırf bu isim meselesi yüzünden, sünnet olmaktan korkan erkekler gibi korkan erkekler var. Bunlara şahit olmak da çok eğlenceli geliyor bir yandan. 

- Manifestoda yer alan isimlerin profilinden bahseder misin?


Ozan Önen: Burada da isim vermeyeceğim ama Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar da bu kitaba yazacak, Legion d’Honneur sahibi yazar da. Çoban dostum da var bu kitapta, bakkal dostum da. Siyasi parti lideri de var, prens de. Hollywood yıldızı da var, BAFTA Ödülü sahibi oyuncu da. Aktivist dostlarımız da var, şair dostlarımız da. Ressam, müzisyen, sağcı, solcu, topçu, popçu, liberal, muhafazakar, gazeteci, oyuncu, felsefeci, işçi, işveren, dansçı, sporcu, organizatör, jinekolog, psikolog, heykeltraş, sivil toplum kuruluşu temsilcisi, akademisyen, öğrenci, eczacı, karton toplayan çocuk, minibüs şoförü, Twitter fenomeni, fotoğrafçı, vicdani redçi, karikatürist, eşcinsel, hayvansever, çevreci, modacı, performans sanatçısı, bağımsızlar, cumhurbaşkanı, parti lideri, milletvekili, işsiz…



- Yurtdışından isimler de var o halde? 

Ozan Önen: Fransa’dan, ABD’den, Yunanistan’dan, İran’dan, Hırvatistan’dan, İtalya’dan, İngiltere’den… Dünyanın her yerinden birilerine ulaşmaya çalıştık bilerek, bakalım nasıl olacak. Yani, anlayacağınız, her kesimden, her türden dostumuz olacak bu kitapta. Çoğunlukla da yakından tanıdıklarımıza ve kadın dostlarımızın önerdikleri isimlere teklif götürüyoruz, ama bizim bu çalışmamızı duyup da “Ben de yazacağım” diyenleri de kırmadık. Biz bu kitapta sadece 343 kişi değiliz, çok fazlayız. Ve yabancı dillere de çevrilecek bu kitap, yayınevimiz sürekli çalışıyor…

- Niçin isim vermiyorsunuz?

Ozan Önen: İsim vermiyoruz, çünkü, bu ülkenin bir başka sorununa da maruz kalmak istemiyoruz: Örneğin birileri bir bildiri yayımlıyor ve bunun üzerine de imza kampanyası düzenliyor diyelim. Bir bakıyoruz, kuyruğa girmiş gibi, hep tek bir kesimden isimler alt alta sıralanıyor. O gazetenin yazarı varsa, diğerinin yazarı olmuyor. O partiden birileri varsa, ötekisi kaçıyor. Ya da Fenerbahçeliler varsa, Galatasaraylılar olmuyor orada. Asıl ucubelik işte burada başlıyor, bunu da kırmak istiyoruz bu kitapla birlikte. Yani, “o  varsa ben yokum”culara karşı bir tür koruma kalkanımız devrede ve bir tür, “Senin sorunun benim de sorunumdur” tavrını ortak akılla harekete geçireceğiz. Bu yüzden, Fazıl Say da olmalı bu kitapta, Orhan Gencebay da olmalı.   

- Ulaşmak isteyip de ulaşamadığınız isimler?

Ozan Önen:
 Chuck Palahniuk, Yıldırım Türker, Sırrı Süreyya Önder, Woody Allen, James Hetfield, Fatih Akın, Eric Cantona, Nuri Bilge Ceylan, Ferzan Özpetek, Tarkan Tevetoğlu, Ahmet Necdet Sezer, Zeki Demirkubuz, Harun Tekin, Mesut Özil, Erdal Beşikçioğlu, Sermiyan Midyat, Noam Chomsky, Amin Maalouf, Mehmet Aksoy, Guti Hernández, Kaan Tangöze… Daha çok var tabi. Aklıma ilk bu isimler geldi, çünkü birkaç girişimde de bulundum kendilerine ulaşmak için. Bakalım, halen uğraşıyoruz, çünkü dünyadaki herkese ulaşmak mümkündür; kilit varsa o kilidin anahtar deliği de vardır. Bize bu konuda yardımcı olmak isteyen herkese de kapımız açık, aklımıza gelmeyen ve biraz da yoğunluktan halen ulaşabilecek olup da ulaşmadığımız kişiler de var. Herkesin desteğini bekliyoruz bu yüzden. Hem ne diyor Platon? Dostlar, şölene çağrılmadan gelirler. 



- Aynı projeyi, Fransa’daki gibi kadınlarla çalışarak tamamlayabilir miydiniz? Yeterli sayıya ulaşabilir miydiniz? Kendine ‘kaltak’ dedirtecek 343 kadın bulabilir miydiniz?

Ozan Önen: Fransa’daki o 343 kadın, kürtaj yaptırdıkları için kendilerine “kaltak” gözüyle bakabilen o anlayışa temelden ve ezelden karşı oldukları için o manifestoyu yazdılar. Haliyle, bu tip bir projede “kaltak” sözcüğünün altında yer almak, kendine “kaltak” tabirini yakıştırmayı değil, aksine, bu hastalıklı bakış açısına eleştirel yaklaşmayı hedefleyen bir yaklaşımdır. Türkiye’de bu 343 kadını bulabilir miydik? Bilmem? Doğrusunu söylemek gerekirse, erkekler daha alınganlar. Ben konuştuğum insanlardan yola çıkarak bunu rahatça ifade edebilirim. 1000’den fazla erkeğe tek tek ulaştık, ama elimize halen 343 yazı ulaşmış değil.  

- Kitap ne zaman yayımlanıyor peki?

Ozan Önen: O 343 kaltağı bulduğumuzda. 
 
Biz nereye gidiyoruz Ozan? 

Ozan Önen: Vallahi en son bölgesel bir savaşa ve aynı zamanda da daha kanlı bir iç savaşa doğru emin adımlarla gidiyoruz gibi geldi bana. Size de öyle geldi mi? 

Nasıl görüyorsun gidişatı?

Ozan Önen:  Hakan Günday’ın bir cümlesiyle yanıt veriyorum: “Her uyuşturucu kendi tarzını yarattı.” Bu ülke, resmen, içte ve dışta bir tür laboratuvara dönüşmüş durumda ve bana her şey çok fantastik geliyor. Asıl merak ettiğimse, Recep Tayyip Erdoğan’ın sabah uyandığında hangi duyguyla yatağından kalktığı. Açıkçası, yerinde olmak istemezdim Başbakan’ın ve iyi ki de sanat var, felsefe var, edebiyat var ve memnuniyetsizliğimizi estetik biçimde ifade edebilecek hevesimiz inatla var. Uluslararası ortam bu kadar kızışmışken ve dünyadaki güç dengeleri yerle bir olmuşken, içeride de her gün, iktidar organı, felsefi bir tabirle söylemek gerekirse, deus ex machina kılığına girerek yeni bir tartışma faslı indiriyor önümüze ve karpuz gibi ortadan ikiye bölünüyoruz sürekli. Siyasiler, bir şeyleri habire domine etme hevesindeler, ama halk bunalmış durumda ve çoğunluk, azınlığı fena halde hafife alıyor. Bir başka röportajda da söylemiştim, yine söyleyeceğim: Nuri Alço Revival Organization’ın “Olağanüstü Sert Bildiri” adıyla vaktiyle yayımlamış olduğu olağanüstü şiirsel bir bildirisi vardır ve o bildirinin çok da güzel bir son cümlesi: “Dört buçuk milyar yıl yaşında kâinat ve bilin ki zekâ, gafletten daha kaşar!”
 

11:50 am, ozanonen
30 yorum
photoset

1 Eylül Dünya Barış Günü fotoğrafıdır. Antandros Antik Kenti Kazı Alanı zeytinliklerindeydim… Arkadaki tepe Alexandros Tepesi oluyor; “Paris Tepesi” diye de geçer. Altınoluk girişinde epey dik bir tepedir ve altı antik Antandros kentidir. “Üç Güzeller” yarışması olarak da bilinen, tarihin bilinen ilk güzellik yarışmasının yapıldığı alandır bu tepe. Bir gün, Zeus’un da katıldığı bir düğün şölenine, nifak tanrıçası Eris davet edilmez… Davet edilmeyen Eris, deliye döner…Ve şölen sofrasının ortasına, tanrıların ve tanrıçaların arasına nifak karıştırmak için altın bir elma düşürür gökten ve şöyle yazar elmanın üstünde: “En güzele”. Hera, Afrodit, Athena elmayı paylaşamazlar haliyle… Zeus, en güzeli seçebilecek kişinin ancak ölümlü bir yarı tanrı olduğunu söyler ve onları İda’ya (Kaz Dağları’na) yollar, Paris’in yanına… Bu üç tanrıça katılır yarışmaya ve Paris’e kendilerini seçtikleri takdirde gerçekleşeceklerini söyledikleri türlü vaatte bulunur her biri.. Paris’in seçimiyle üzerinde “en güzele” yazılı elma, Afrodit’e verilir.. Çünkü Afrodit, dünyanın en güzel kadınını vaat etmiştir Paris’e… Yani Troyalı Helen diye bildiğimiz Helena’yı… Afrodit, alır elmayı, bu tepenin altındaki kıyıdan girer denize… Ve Yunan krallarından birinin eşi olan Helena’yla karışılıklı bir aşk yaşamaya başlar Paris… Ve bu yüzden, Troya Savaşı başlar… Çünkü, Akhalar, yani o dönemki Yunan birliği, Helena’yı Troya’dan geri istemiş, ama Troya kralı ve halkı “Biz aşka karışamayız diyerek” reddetmiştir Akhalar’ı… Homeros, İlyada’da bu büyük savaşın son 42 gününü anlatır… Dünyanın ilk büyük “dünya savaşı” Troya Savaşı bu yüzden başlamıştır, Doğu ve Batı ilk defa aşk yüzünden düşmüşlerdir birbirlerine; bu tepedeki mitostur kaynağı… Velhasıl, Antandros güzeldir. Aşk uğruna dünya savaşını göze almak da öyledir. Fakat barış, hepsinden tanrı soyludur.

Albümün devamı için buraya tıklayabilirsiniz.

ozan önen  
| 1 Eylül 2012, Pazar - Antandros, İda (Kaz Dağları)

  

Fotoğrafları çeken Vizörden İnsan Manzaralarına teşekkürler.


12:08 am, ozanonen
13 yorum
text
“Dört buçuk milyar yaşında kâinat ve bilin ki zekâ, gafletten daha kaşar!”

ELLE Türkiye Dergisi Temmuz 2012 sayısında yayımlanan (sayfa 97-98 / Ne Var Ne Yok Kapak), Selin Miloşyan’a vermiş olduğum röportajın ham hali aşağıdadır.

Röportaj için ELLE Türkiye Yayın Direktörü sevgili Işın Görmüş’e, röportajı gerçekleştiren Selin Miloşyan’a ve ODTÜ Eymir Gölü ile ODTÜ Mimarlık Bölümü’nde fotoğraf çekimini gerçekleştiren Pınar Gediközer’e teşekkür ederim.

343 KALTAKTAN 343 ERKEĞE

Fransa’da 1971’de tam 343 kadın, 343 Kaltağın Manifestosu’yla “Ben de kürtaj yaptırdım” diyerek ‘suç’larını itiraf etti. Şimdi de Türkiye’de kürtaj yasağının yasalaşmasına karşı tam 343 erkek, ülkemizdeki “kaltak”ların haklarını savunan bir kitap projesine imza atıyor. O erkeklerden biri olan Ozan Önen, projenin detaylarını ilk defa ELLE Türkiye ile paylaştı.
| Selin Miloşyan



Kürtaj tartışmaları giderek ciddileşip hükümetin konuyla ilgili yasa değişikliğine çoktan karar verdiği günümüz Türkiye’sinde tepkiler çığ gibi büyürken, birçok sivil toplum kuruluşu kürtajın bir hak olduğuna dair eylemlere devam ediyor. Olası kürtaj yasağına en önemli protest hareketse, 1971 yılında Fransa’da aralarında ünlü düşünür Simone de Beauvoir’in de bulunduğu 343 kanaat önderi kadının, o zamanki kürtaj yasağına tepkilerini dile getirmek üzere imzaladığı “343 Kaltağın Manifestosu”nun bu defa da Türkiye’de 343 erkek tarafından kitap olarak yazılması.

Bu 343 erkekten biri olan ve kitaın hazırlanmasına destek veren ODTÜ Felsefe Bölümü’nden Ozan Önen’le Ankara’da buluştuk:




“343 Kaltağın Manifestosu”nu yazan 343 erkekten birisiniz. Fransa’da 5 Nisan 1971 tarihinde, aralarında ünlü kadın filozof ve yazar Simone de Beauvoir’ın da bulunduğu, 343 kadının “kürtaj yasağı”na tepkilerini dile getirmek üzere imzaladığı bir sivil itaatsizlik örneği olan “343 Kaltağın Manifestosu”nu, bu defa Türkiye’de 343 erkek yazmaya başladı ve yazılar kısa süre içinde BenceKitap Yayınevi tarafından kitaplaştırılacak. Bu proje nasıl doğdu öncelikle? Siz buna nasıl dahil oldunuz? Projenin bir internet sitesi var mı?

70’lerin Fransa’sında yaşanan sorunu, biz 10’ların Türkiye‘sinde yaşıyoruz. Bugünün Türkiye’si için fazlasıyla cesur olduğunu düşündüğüm ve daha çok yayımladıkları kısa öykülerle ve her yıl düzenledikleri Turgut Uyar Şiir Yarışması‘yla tanınan, Ankara merkezli BenceKitap Yayınevi, yazılarımı takip eden bir arkadaşım vasıtasıyla bana ulaşarak “343 Kaltağın Manifestosu” adlı söz konusu kitap projesinde yer alıp alamayacağımı sordu. Proje fikri, yayınevi sahibi Ceyda Pırıl Köstem ve yayınevi editörlerinden Mahir Kaya üzerinden böylece bana ulaşmış oldu ve ben de cevaben, yazımı ve projeye dair fikirlerimi yazıp yolladım; tüm bağlantılarımı da bu konuda seferber ederek söz konusu sivil toplum hareketine gönüllü biçimde sonuna dek destek olacağımı çünkü bu konuyu cinsel organlarımızın işlevi ya da şekli-şemali üzerinden değil, felsefe de başta olmak üzere çeşitli disiplinler üzerinden değerlendirdiğimi ve bir erkek ve felsefeci olarak haklar bağlamında ele aldığım bu sorunun, toplum için olumlu biçimde çözülmesi adına sonuna dek destek olmak istediğimi ifade ettim. Karşılıklı güven ve emek birlikteliğiyle, projenin organizasyonuna beni de dahil ettiler. Kitabın Fransızca ve İngilizce çevirileri ve internet sitesi de hazırlanıyor. Büyük ihtimalle, kitabın çıkışıyla birlikte internet adresini de duyuracağız.

343 erkeğin kürtaj yasağına karşı düşünerek, yazarak ve çizerek tepki gösterdiği kitapta önemli isimler dikkat çekiyor. Kimler var projeye destek veren ve onlara nasıl ulaşıyorsunuz? Sizi şaşırtan isimler oldu mu mesela?

Proje için tanıdığımız isimler başta olmak üzre, yayınevinin ve tüm çevremizin bağlantılarını zorlayarak birçok isme ulaştık. Bu konuda, özellikle de kadın basın emekçisi dostlarım, bana epey yardımcı oldular ki siz bu süreci biliyorsunuz da. Çünkü amaç, hazırlanmakta olduğunu bildiğimiz kürtaj yasağına yönelik yasa tasarısının TBMM gündemine gelmeden durdurulması. Bu yüzden de yayınevi çalışanları ve bizleri destekleyen herkes, neredeyse 7/24 çalışıyor bu konuda. Birçok kişi yazacağını beyan ediyor fakat sizlere “off the record” biçimde ilettiğimiz kesinleşmiş isimleri dahi, kitap ortaya çıkana kadar kamuoyuyla paylaşmayacağız. Çünkü, Türkiye‘de kronikleşmiş şöyle bir sorun var: “Eğer o varsa, ben yokum” gibi bir yaklaşım var hemen hemen her konuda. Bir bakıyorsunuz, en küçük bir imza kampanyasında bile, kuyruğa girmiş gibi, hep belli kesimlerin temsilcileri bir arada oluyor ve bu bana oldukça tuhaf ve biraz da gülünç geliyor. Biz bu karikatürleşmiş eylem halini dağıtmak niyetindeyiz. Bu bağlamda, elbette ki projeye katılımıyla beni şaşırtan isimler de oldu ve eminiz ki Türkiye de bu kadar değişik ve birbirinden kafaca ve tarz olarak farklı erkeği bir arada görünce epey şaşıracak. Çünkü bu kitap ortak aklın üretimi; belli bir kliğin değil. Ve bu ortak akıl, herkese özgürce fikrini söyleme imkanı tanıyor bu kitapta.



Neler yazıyorlar, neleri tartışıyorlar bu erkekler kaleme aldıkları metinlerde, kısaca örnekler verebilir misiniz?

Benim gözüme çarpan ortak tavır, genel olarak, “kürtaj hakkı“nın kadınların en doğal kazanılmış haklarından biri olduğunun altının çizilmesi ve bu konuda erkeklerin bu tartışmayı başlatıp sürdürmekte olmalarından duyulan genel rahatsızlık. Bundan, feminist olsun ya da olmasın genel olarak zaten tüm kadınlar rahatsız, ama salt kadınlar değil, erkekler de erkeklerin eril söylemlerinden ve baskıcı, yasakçı girişimlerinden rahatsızlar işte. Bu yüzden bu kitap, bir tür “kadını korumacı” yaklaşımın ürünü olarak değil, aksine, erkek egemen ortamda kendi cinsiyetine karşı bir tür özeleştiri çalışması olarak literatüre geçecektir. Ayrıca biliyorsunuz, Başbakan “Kürtaj cinayettir” dedi, kendi görüşüdür ya da dini inanışının gereğidir; saygı duyulması gerekir, ama bu söylem topluma tek doğruymuş gibi iktidar organınca dayatıldığında, biz de asıl katilin kim olduğunun altını çizmek zorunda kalırız. Örneğin Uludere‘de jetlerin bombaladığı çocukların kaybolan hayatları için omuz omuza hesap sorarız. “Katil kim?” sorusu, bana kalırsa daha önce hiç bu kadar anlamlı bir duruma gelmemişti Türkiye‘de. Çünkü bombalanan çocukların katilleri henüz hesap vermemişken, henüz doğmamışların durumuna dair peşinen cinayet hükmü verenler bize akıl fikir veriyor. Emin olun, sadece bu durum bile Türkiye sokaklarında içsel bir kırılma yarattı.



Şu anki durum nedir? 343 erkeğin desteğine ulaşabildiniz mi? Kimlerle iletişim halindesiniz örneğin?

Bu soruya “şunlara ulaştık” diye buradan yanıt verirsem, kitap çıkınca teklif kendisine iletilmesine rağmen reddetmiş isimler ortaya çıkabileceğinden, kendilerini etik olarak incitmemek adına, sizden de özür dileyerek spesifik isimlerle yanıt vermek istemem ama siz zaten kimlerin kabul ettiğini genel olarak bizden biliyorsunuz. İlk röportajımızı size verdiğimiz için, bizi affedeceğinizi de düşünüyoruz. Şu ana değin 1000 kişiye ulaştık diyoruz, ama destek olacağını ifade eden yaklaşık 700 erkek var, yazısı elimize ulaşan ilk 343 erkeği bulduğumuz anda kitap basılacak ki az da vaktimiz kalmış durumda. Zaten şu ana kadar çağrımızı reddeden beş ya da altı kişi oldu bu 1000 kişi içinden; açıkçası ben en çok katılanlara değil de o reddeden birkaç kişiye ve reddetme gerekçelerine şaşırdım, kendileriyle telefonda uzun uzun tartıştıklarım da oluyor, ama yine isim vermeyeceğim. Şöyle diyenler var örneğin: “Ben kendime kaltak dedirtmem.” Bakıyoruz, bu adamın kitapları ya bir milyon satıyor veyahut da en çok okunan köşelerden biri kendisine ait. Adamların bir kısmı halen işin bu kısmında yani… Taş devri felsefesine sahip olduğunu öğrendiğim yazarların, bu ülkede köşe yazabildiklerini öğrenmem açısından da iyi deneyim oluyor bu proje benim için. İletişimde olduğumuz isimler, bir apartmanda görevli emekçiden başlıyor; futbolcusuna kadar uzanıyor. Vicdani redçisinden eşcinseline, yazarından çizerine, akademisyeninden siyasetçisine, çevrecisinden hayvanseverine, öğencisinden ressamına, dansçısından yayınevi editörlerine, modacısından oyuncusuna, işadamından işçisine kadar sokakta görme ihtimalinizin olduğu her erkek var bu kitapta ve her gün TV’lerde ve gazetelerde gördüğünüz isimlere kadar uzanıyor bu liste ve sıklıkla da kadın dostlarımızdan gelen öneriler doğrultusunda gidiyoruz öneri götürdüğümüz isimlere. Elbette ki toplumdan reaksiyon beklediğimiz için, toplum nezdinde etkili ismler bu kitapta ağır basıyor diyebilirim.

Yurtdışından da 343 Kaltağın Manifestosu”na destek aldınız mı?

Almaz olur muyuz? Şu an Etiyopya PEN bile “343 Kaltağın Manifestosu” için çalışıyor. Ayrıca, yurtdışında etkili birçok ünlü sanatçımız da çok farklı şekillerde destek oluyor bu kitabın tanıtımı ve etki alanı için. Yazı yollayanlar da oldu oralardan, hepsini göreceksiniz. Ben bu hareketin, özellikle de Fransa’da epey yankı uyandıracağı kanaatindeyim. “Aman hakkımızda ne der bu yabancılar?” gibi bir aşağılık kompleksinden yana da hiç değiliz, ama burada verilen haklı bir mücadele var ve dileğimiz, enternasyonal bağlamda bu mücadelenin destek görmesidir çünkü insan hakları evrenseldir. 

Fransa’da her yıl bir milyon kadının yasadışı ve tehlikeli yolları kullanarak kürtaj yaptırdığının hatırlatıldığı manifesto, 1975 yılında ülkede kürtaja yasak getiren yasanın iptalini sağladı. Şimdi “343 Kaltağın Manifestosu”nun Türkiye versiyonuna yazılarıyla ve imzalarıyla katılan 343 erkeğin çağrısı, kürtaj yasağının meclisten geçmesini engelleyebilecek mi sizce?

Tarih bizi sınıyor, göreceğiz ama bu mücadele kadın ve erkek olarak, toplumsal muhalefet olarak hep birlikte vereceğimiz bir mücadele. Bu kitaptan asıl öğreneceğimiz şey bana kalırsa yeni bir eylem tarzı, yeni bir örgütlenme biçimi ve yeni bir yan yana durma bilinci olacak. Birincil olarak kendisinden başka öteki olanı ilgilendirdiği kanısı baskın ortak bir soruna sahip çıkmak, bu bağlamda çok mühim. Ben iktidar partisine oy vermiş insanlardan da bu tarihi yanlıştan bir an önce dönülmesi için samimiyetle destek bekliyorum. Çünkü, her geçen gün daha zengin bir ülke olduğumuz bize her gün söyleniyor ama her geçen gün daha mutsuz olan milyonlarca kişiden oluşan dev bir kitlenin memnuniyetsizliğini de duymaları gerekiyor bu insanların. Bu kitap, bu durumun da bir tezahürüdür ve bana kalırsa, bu memnuniyetsiz kitlenin sesini duymamak tarihi bir yanlış, bu kitlenin sesini duyurmaksa tarihi bir görevdir.

Yıllar önce Fransa’da kadınlar, kürtajın yasak olduğu bir ortamda 343 Kaltağın Manifestosu”yla birlikte“Ben kürtaj yaptırdım” deme cesaretini gösterdiler. Türkiye’de de son günlerde bu meselenin gündeme gelmesiyle birçok kadın yazar, kürtaja değinen yazılar yazdı. Ama hiç kimse Figen Batur gibi yazmadı: “Sayısız kürtaj geçirdim, hepsinde ciğerim yandı”. Bu yazı Türkiye’de bir ilk olarak aslında bir şekilde Fransa’daki “343 Kaltağın Manifestosu”nu aklıma getirdi. Siz ne düşünüyorsunuz?

Ne güzel bir soru. Figen Batur‘un o sözlerini okuyunca, açıkçası oldukça üzüldüm. Bir yandan da, dağ gibi dik, mert ve meydan okuyan bu duruşun sesini duymuş olmak, 343 Kaltağın Manifestosu‘na destek veren herkesin istediği sesti ve bir erkek olarak, kendisinin bu sesini duyunca kendimi daha güçlü ve daha çok şey yapma istenci içinde hissettim. Bu konuda düşündüklerimi kitapta da yazacağım, ama Figen Batur‘un orada söylediği her söz, bana kalırsa bu ülkede yaşayan çok kişinin aklından geçenler, kalbinden dökülenlerdi ki Figen Batur, yazının sonunu öyle bir bağlamış ki bence bu yazı üzerine bir şey demekten ziyade, bu yazıdan çıkan sesi iyice dinlemek gerekir. Aklıma, Ece Temelkuran‘ın Kalp Yiyen başlıklı yazısı geliyor bir de: “Bu dünyanın tek yangın merdiveni şiirdir” diyordu Ece Temelkuran o yazıda veNilgün Marmara‘nın “Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi” başlıklı kitabının girişinde yazdığı Hart Crane şiirini hatırlatıyordu bizlere. Ancak onlar dökülebilir dudaklarımdan şu an, çünkü kürtaj, bana kalırsa, sevgiyle ve acıyla kendi kalbini yemeyi göze alabilmektir, istemeye istemeye: “Çölde/Bir yaratık gördüm, çıplak, vahşi./Çömelmiş oturuyor/Yüreğini ellerinde tutuyor/Yiyordu./Dedim ki: “Tadı güzel mi dostum?”/”Acı, acı” diye karşılık verdi;/”Ama seviyorum/Çünkü acı/Ve benim kalbim.

Kadınlar kürtaj yasağıyla ilgili olarak Türkiye’de sokaklara döküldüler, yürüyüşler yaptılar ama bence Türk kadınları bugün bile hala Fransa’daki 343 Kaltağın Manifestosu” gibi “Ben de kürtaj yaptırdım” cesaretini göstermekten uzaktalar, içinde bulunduğumuz hukuki, sosyal ve dinsel yapı da buna izin vermiyor zaten. Dolayısıyla belki de “343 Kaltağın Manifestosu”nun Türkiye versiyonunu ülkemizde erkeklerin üstlenmesi bu açıdan anlaşılır. Fakat, sizce 1971’de Fransız kadınlarının yaptığını Türkiyeli kadınlar da yapabilir mi? (Gülay Göktürk 1/06/2012 tarihli yazısında pekala yapar diyor.) Ama tabii kürtajın yasaklanmasına tepki verdikleri için bile kadınlar tartaklanıyorsa bu ülkede, açıkça bunu ifşa ettiklerinde nasıl bir yaptırımla karşılaşacaklarını tahmin etmek zor değil. Ne düşünüyorsunuz?

Yıl kaçtı hatırlamıyorum, ama Dilruba Saatçi‘nin yönettiği ve Tiyatro Maan Performans Sahnesi‘nde sahnelenen, Bertolt Brecht‘in Üç Kuruşluk Opera adlı eserinin ilginç bir uyarlaması olan Üç Kuruşluk Mahalle Dersleri isimli oyunun galasında, dilenci kılığında ben de oynamıştım. Yanılmıyorsam o oyundaki tek heteroseksüel erkektim ve oyuncu kadrosunun neredeyse tümü transseksüel ve gaylerden oluşuyordu. Açıkçası, hukuki, sosyal ve dinsel yapı buna da pek izin vermiyordu. Bu yüzden, cesur kadınların sesinin duyulmasının her zamankinden daha önemli olduğunu düşünüyorum şu an ve erkekler olarak bir görev üstlendiğimizi düşünmediğim gibi, kadınların bizden çok daha cesur olabilecekleri kanaatindeyim ve belki de 343 Kaltağın Manifestosu tam olarak bunun fitilini ateşleyecek. İki güzel filozof, Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir, Sorbonne’da birlikte okurlarken, Simone de Beauvoir‘e “Castor” lâkabı takılmıştır ve bu lâkap ömrü boyunca ve halen bu kadın filozofun lakabı olarak tarihin en güzel yerinde durur ve bence sorunuza yanıt da bu lâkapta saklıdır: “Cesur”.

Bu manifestonun yazarlarından biri olarak kürtaj hakkının yasaklanmasına, en temel kadın haklarından birinin erkek iktidarı tarafından belirlenip sınırlandırılmaya çalışılmasına ne diyorsunuz?

Biliyorsunuz, kürtaj yasağına karşı eylem yapan kadınlara “kaşar” ya da“kaltak” demek moda oldu. Benim annem bazen Sezen Aksu gibi konuşur ve arada bir “Bu ülkede namusun modası geçmez” der. Kadın haklı. Nuri Alço Revival Organization‘ın “Olağanüstü Sert Bildiri” adı altında vaktiyle yayımlamış olduğu olağanüstü şiirsel bir bildirisi vardır ve o bildirinin çok da güzel bir son cümlesi… İşte o cümleyi diyeceğim, bu röportajın da son cümlesi olsun diye:“Dört buçuk milyar yaşında kâinat ve bilin ki zekâ, gafletten daha kaşar!”

Fotoğraf çekiminin tamamı için: http://www.flickr.com/photos/ozanonen/


04:05 pm, ozanonen
17 yorum
text
“Rakı da Ege rüzgârı gibidir, düzen bozmayı bir hayli sever.”

10 yılı aşkın süredir yapıladuran Efes One Love Festival’in, “duyarlı ve hassas vatandaş”ın şikayetiyle, yani,”mahalle baskısı”yla ne hale getirildiğini ve gün geçtikçe, her alandaki özgürlüklerimizin ne denli kısıtlandığını uzun uzadıya anlatmayacağım. Biz itiraz ettikçe ve haklarımızı kullanmaya çalıştıkça, “alkolik hareket engelenemezciler yine eylemdeler” mealindeki yorumlarıyla, iktidar mensupları müstehzi gülüşleriyle bizlerle kafa bulmaya devam edebilirler.

Hal böyleyken,  BuyukKeyif.coma verdiğim ve “Bir Sevene Sorduk” bölümünde yer alan röportajımı burada paylaşmak isterim. Malum, açıkhavada alkol aldığınız vakit, “vatandaş hassaslaşıyor”. Ayrıca, bu röportajı ve”Rakıyı severim. Kadınları da severim. Ama rakı içen kadınları, daha çok severim.” başlıklı yazımı okuyan Yeni Rakı yönetimi, Zarakol İletişim Hizmetleri aracılığıyla bana ulaştı ve çok da hoş bir jeste imza attılar.

Kadınlar Meyhanesi'ne gitmelisiniz!
Fotoğraf: Kadınlar Meyhanesi / Pudra.com

Yeni Rakı ve Zarakol, 7 Mart 2012’de, ilk olarak Beyoğlu - Peymane’de nefis bir Kadınlar Meyhanesi gecesi düzenlediler. Amaç “Meyhanenin hiç olmadığı kadar şık, muhabbetin de alabildiğine güzel olduğu bir kadınlar gecesi” yaşatmaktı.

Beyoğlu’nda Peymane, Şahika Meyhane ve Asmalı Pera; Samatya’da Forsa Balık, Sedir, Sarıgül, Kuleli, Günbilir ve Ali Haydar İkinci Bahar; Mecidiyeköy’de Elmalı Meyhane; Yeniköy’de Kavak Balıkçısı; Kumkapı’da ise Çapari Arif, Kırlangıç, Valentino Kartallar, Okyanus, Ege, Kırmızı Karides, Sandal, Kumkapı Deniz Kızı, Hoş Seda ve Patara gibi Yeni Rakı’nın “Kadınlar Meyhanesi” için anlaşmalı olduğu restoranlarda, bu şık ve güzel geceler gerçekleştirildi ve tüm bu gecelerde, yazılarımdan minik alıntıların da yer aldığı minik kartlar, bu gecelere katılan ve 60’lı 70’li yılların “kadınlar matinesi” geleneğini yaşayan ve yaşatan bu kadınlara hediye edildi:


Fotoğraf: Ayşegül Şener

Açıkhavada alkol alma özgürlüğünü güzellikle kullanan herkes için gelsin bu röportaj şimdi, Ege rüzgârı gibi de dokunsun dokunulması gereken yerlere…

“Rakı da Ege rüzgârı gibidir, düzen bozmayı bir hayli sever.”

“Bir Sevene Sorduk”, bu kez bağımsız bar filozofu Ozan Önen ile birlikte…

Rakıyı ilk kaç yaşınızda tattınız? Nasıldı? 

BuyukKeyif.com’da “Rakıyı severim. Kadınları da severim. Ama rakı içen kadınları, daha çok severim.” başlıklı bir yazım yayımlanmıştı. Yazının girişinde şöyle diyordum: “Bu yazıda, beş yaşından yirmisine kadar rakı içemeyip de, yirmisinden sonra rakıyı çok sevmiş bir adamın aklını başından alan şeyler var.” Bu yazıyı, tam olarak bu sorunuza kendi kendime yanıt vermeye çalışırken yazmıştım. Sanırım bizi okuyanlar için, o yazının tümü, daha keyifli bir yanıt olacaktır.    

Ne sıklıkla rakı içersiniz? 


Yazı yazmanın kesin bir saati olmadığı gibi, rakı içmenin de bir saati yoktur. Buzdolabında her daim bir 35’lik bulunduranlar cumhuriyetindenim ve yazı yazdığım bazı gecelerde, bir başımayken rakı içtiğim daha sık bir durumdur. Çünkü rakının şöyle bir etkisi var: Özünüzün hatlarını daha da belirginleştiriyor. Bu bağlamda rakı, gerçekten kendinizi bulmak istediğiniz anlarda kendiliğinden gelir ve sizi bulur. Gece 2’de 3’te de olsa, hiç üşenmeden sağlam bir sofra kurarım kendime. Böyle anlarda muhtemelen enerjim de yüksek olur. O kafayla yazdığım yazıların, okuyanlara da benzer bir keyif halini vermesini istediğim için o geceyi özenle dizayn ederim ve gece sessizliğinde gelen rakı, bu noktada iyicil bir dosta dönüşür. Fakat genel intibanın aksine, sık alkol tüketen biri değilim ben. Rakının verdiği o ince keyif halini göz ardı edecek olursam, diyebilirim ki herhangi bir madde tüketmeksizin “kafası güzel” olmayı daha çok seviyorum. İnsan zihninin, her şeyi evirip çevirmeye yetecek denli güçlü olduğu kanaatindeyim ama zihninize iyi gelebileceğini düşündüğünüz birkaç yudumun da zararı olduğuna inanmam. Varsa da, yolda yürürken yuttuğumuz polenler kadar zararı vardır bunun. Yazı yazdığım geceler haricindeyse, alkolü de nadiren, sevdiğim insanlarla, kendimizi karamsar değil ama iyi hissettiğimiz yerlerde ve sıklıkla da açıkhavada tüketiyorum. Çünkü açıkhavada, neredeyse tüm içkiler lıkır lıkır gidiyor ve böyle anlarda içimdeki manzara izlenimcisi uyanıyor. Örneğin çok sevdiğim bir iki dostumlayken bile, her şey rakı içmeye müsaitse bile, ‘rakı içme hali’nde miyiz değil miyiz, enine boyuna bir yoklarız. Çünkü, ortada bir neden yokken “Hadi rakı içelim” demek, “Birer bira devirelim” demeye benzemiyor. Çünkü rakı, sizinle birlikte masaya oturan bir başkası gibi olup çıkıyor; doğruları söylettiren sessiz birine dönüşüyor; böyle bir konuk ağırlamak için kendinizi her zaman da hazır hissetmeyebiliyorsunuz. Bu bağlamda benim için, rakının içinde bir tür canlı molekülü barınıyor diyebilirim. Bu yüzden de belli bir saati yoktur onun ve Platon’un da yazdığı üzere, dostlar, şölene çağrılmadan gelirler. Rakı, siz çağırmadan sizi bulur ve o sizin kolunuza girince de “Hadi rakı içelim” deyiverirsiniz. En çok da, kendinize ve başkalarına karşı dürüstçe bir sevgi ve itiraf hali içinde olduğunuzda. Hattâ, aklıma gelen şu geceyi anlatmak isterim: Bir gece, Ankara Bahçelievler’de Eren isimli bir arkadaşımın evinde, ODTÜ Felsefe Bölümü’nden arkadaşlarımızla, sabah gireceğimiz sınav için yumurta kapıya dayanmışken çalışmak için toplanacaktık. Mehmet isimli Trakyalı bir arkadaşımla o eve doğru yürürken, sınava çalışmak için saatin epey geç olduğunu ve son pişmanlığın fayda etmeyeceğini kendimize itiraf etmekteyken Mehmet şöyle dedi: “Abi, rakı mı içsek yoksa?” O cümleden bir dakika sonra kendimizi rakı alırken bulduk. Sonra, biz çalışma ortamına rakıyla çıkıp gelince, herkes dumura uğradı tabi. Bir dakika geçti geçmedi, sanki herkes rakıyla çıkıp gelmemizi bekliyormuş gibi bir durum oluştu. Bir de baktık ki oradaki arkadaşlarımızdan Merve, peynir almak için evden çıkmayı öneriyor; peynir alacak bir yer de o geç saatte oralarda bulunmadığından hemen bir bara gidildi, barmene “Peyniriniz var mı?” diye soruldu.  Böylece peynir işini de Merve beş dakikada halletmiş oldu. Bir başka meze olarak da o güne kadar hiç tatmamış olduğum bir balığı ev sahibi Eren özenle hazırladı. Yüksek tavanlı, beyaz duvarlı, ılık rüzgârın perdeleri havalandırdığı loş bir evdi; duvarlarda güzel resimler vardı ve Tom Waits çalıyordu. Ankara şartlarında çok güzel bir bahar gecesiydi. Pink Floyd, Jeff Buckley ve Leonard Cohen de bize sonradan eşlik etti; kadehler ince ince tokuşturuldu. Ve o güne kadar rakı içmemiş Işıl isimli bir arkadaşımız bile o gece bizimle rakı içti. Lâf aramızda, felsefe de konuşuldu tabi. Ama sınavdan kaç aldığımızı söylemeyeceğim.    

Rakınızı nasıl içersiniz? 


Rakıyı önyargısız içerim. Zeytinli Rock Festivali’nde, kalabalık bir dost grubu olarak ve festivale gelmiş birkaç yabancının da bize katılmasıyla, plajda dolunayın altında sabahlıyor ve yanlış hatırlamıyorsam şişeler elimizde, kırmızı şarap içiyorduk. Nasıl oldu bilmiyorum, orada şöyle bir tartışma koptu: Rakı nasıl içilmelidir? Aslında buna benzer spesifik konuları konuşmak beni epey cezbeder ama fark ettim ki “rakı içme adabı” denilen şeye kendini fazla kaptıranlar var. “Rakı sek içilir”, “Rakı, sanılanın aksine balıkla asla tüketilmez” ya da “Rakıya buz konulmaz” gibi cümleler duyduğumu hatırlıyorum. Ben bir insanın kendisi için öznel genellemelerde bulunmasını anlarım ama başkalarının genellemeleri sizi kapsayan ve sınırlayan hallere dönüştüklerinde o genellemelere uyasınız gelmiyor. Rakıyı ayranla, şalgamla tüketeni var; buzlu içeni var buzsuz içeni var, suyla karıştıranı var, sek içeni var; tek içeni var, duble içeni var. Yani var oğlu var. Kim nasıl seviyorsa öyle içsin rakısını. Yaklaşık 1 saat bu konuşulmuştu. Hiçbirine de katılmamakla birlikte, “rakı adabı milliyetçiliği”nden yana değilim. Zaten rakı da, ezber bozdurmasıyla mühimdir benim için. Gün gelir bir avuç yeşil papaz erikle yapayalnızken içersiniz onu, gün gelir birkaç Türk ve Yunan dostla, Kavafis’ten, Kazancakis’ten, Homeros’tan dem vururken, Girit mezeleriyle, Ayvalık zeytinyağlılarıyla ve İzmir yeşillikleriyle donatılmış çok, çok güzel bir sofrada. Bu yüzden, rakının milliyeti de olmaz. Rakı bir Türk içkisi de değildir haliyle; rakı, milliyetsiz masaların içkisidir; zeytin, iğde ya da sakız ağaçlarının altında ne de güzel olur. Kafalara da defneden, zeytinden ya da papatyadan taçlar nasıl da yakışır. Rakıyı nasıl içerim sorusuna da şöyle yanıt vermek isterim bu yüzden: Rakıyı ezbere içmem. Çünkü rakı da Ege rüzgârı gibidir; düzen bozmayı bir hayli sever.    

Mümkün olsa kiminle rakı içmek isterdiniz? 



Bu konu, daha önce sık düşündüğüm durumlardan biri. Özellikle de rakı içerken. Benim anne tarafımda da baba tarafımda da ünlü pehlivanlar var. Beni hep “Sen pehlivan torunusun” diye gaza getirirler ve aile büyüklerinin evlerinin duvarlarında, bizim bu pehlivanların fotoğrafları asılı durur. Baba tarafından akrabam, 1890’ların Osmanlı İmparatorluğu başpehlivanlarından Deliormanlı Katrancı Mehmet Pehlivan’dır; bir bakıma büyük büyük dedelerimden biridir. Katrancı’nın ezeli rakibi, ebedi dostu ve soydaşı da Deliormanlı Kurtdereli Mehmet Pehlivan’dır. Deliorman da, Nâzım Hikmet’in Şeyh Bedrettin Destanı’nda da adı sık geçen, geçit vermez ormanlıklarıyla ve Bursa’dan Balıkesir’e, Sakarya’dan İstanbul’a, Edirne’den Selanik’e, Paris’ten Londra’ya, New York’tan Chicago’ya kadar dünyanın her yerinde güreş tutmuş olan Kel Aliço, Koca Yusuf, Katrancı, Kurtdereli, Hergeleci İbrahim ve Filiz Nurullah gibi pehlivanlarıyla ünlü bir yerdir.  Bizim ailenin 400 yılı orada geçmiştir ve Avrupa’da Tuna Nehri boylarında güzel bir bölgedir. Bir gün Katrancı Mehmet, güreş esnasında, Kurtdereli’nin kaburga kemiklerini kırmış; pehlivan tefrikalarında da bu hep anlatılır; Kurtdereli bunun üzerine bir buçuk yıl güreşemiyor. Fakat herhangi bir küslük yaşamıyorlar ve ikisi de adabıyla ve dostça güreş tutmaya devam ediyorlar. Nitekim Kırkpınar başpehlivanı haline de gelen Kurtdereli, Katrancı’yı sonunda yeniyor da. Bir bakıma rakı sofrası dostluğuna benziyor ikisinin dostluğu; kimi zaman sarfedilen sözlerle kemikler bile sızlayabilir rakı masasında, ama o masada konuşulan da o masada kalır ve buradaki odağınız, en alâsından keyif almak ve yiğitçe o dostane hali koruyabilmektir. İşte, bu iki iyi dost ve büyük pehlivan, zembillerini de yanlarına alarak, dünyanın çeşitli yerlerini güreşerek dolaşırlarmış. 1899’da Doublier adında asıl mesleği Fransa sirklerinde cambazlık olan Fransız bir menajer, Osmanlı’nın ünlü başpehlivanlarından olduklarından, Katrancı’yı ve Kurtdereli’yi İstanbul üzerinden Avrupa turnesine çıkarmış. Birlikte seyahat edip birlikte kalmışlar. Fransız gazetelerinden öğrendiğim kadarıyla da Paris’te, Folies Bergère denilen ve yaklaşık 120 yıldır hizmet vermeye devam eden oldukça ünlü bir yerde epey güreşmişler. Hattâ bunları araştırırken, YouTube’ta “Bicycliste - Francis Doublier à vélo cours Gambetta (1896)” isimli bir videosunu da buldum Mösyö Doublier’in.


 

Her birinin ağırlığı yaklaşık 150 okka olan iki metrelik bu iki gladyatör kılıklı dev adamla, binlerce seyircinin izlediği bu güreşler sonrasında, Avrupalıların şaşkın bakışları altında, Paris’te, dikileli henüz 10 yıl olmuş Eyfel’e nazır içmek isterdim. Onlarla “Hayde bre!” diye diye kadehleri tokuşturuyor olmak, “Ne olacak bu Osmanlı’nın hali?” muhabbeti yaparken Parisien hanımefendilere yere bakan yürek yakan bakışlar savurmak, 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı sonrasında olanı biteni hararetle tartışmak ve henüz doğmamış Edith Piaf’a “Bir gün buradan bir kaldırım serçesinin sesi yükselecek” diye diye kadeh kaldırmak, doğrusunu söylemek isterseniz, pek güzel olabilirdi.   Bir de hazır konu açılmışken, rakı sofrasında anlatır gibi devam edeyim: Deliorman’daki Türk nüfusunun kökeni, öncelikli olarak Kıpçaklar’a ve Peçenekler’e, sonrasında da Selçuklu İmparatorluğu zamanında kendiliğinden bölgeye giden Hacı Bektaş-ı Veli dergâhına mensup bilge kişilere dayanmakla birlikte, büyük oranda Osmanlı’nın iskân politikası sonucunda başına belâ olmuş beyliklere mensup Türk nüfusu Balkanlar’a zorunlu göçe tabi tutmuş olmasından kaynaklanır. Hem Fatih Sultan Mehmed sonrası, hem de Yavuz Sultan Selim sonrasında bölgeye Anadolu’dan yoğun göç hareketleri olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün de yanılmıyorsam baba tarafı, Konya-Karaman bölgesinden göç ettirilen Karamanoğulları Beyliği göçmeni bir ailedir. Bizim ailenin önemli bir bölümü de Konya-Karaman bölgesindeki Karamanoğulları’ndan Balkanlar’a göç ettirilmiş bir ailedir ve Karamanoğulları’nın büyük bölümünün aslı da Oğuzlar’ın Bozok Kolu’nun Avşar Boyu’na dayanır. Hani şu Avşar kökenli ünlü halk şairimizin, “Kalktı göç eyledi Avşar elleri” diye başlayan ve “Hakkımızda devlet vermiş fermanı; ferman padişahın, dağlar bizimdir.” sözleriyle ünlenen şiirinde anlattığı isyankâr Avşar’lardan bahsediyorum. Yani bir bakıma, Karamanoğulları’ndan göçüp Deliormanlı olan Osmanlı pehlivanlarının soyuyla, yine aynı dönemde Konya-Karaman’dan göçüp Makedonyalı ve Selânikli olan Mustafa Kemal’in soyu da, Balkanlar’da bir anlamda yeniden birleşmektedir. Ve ilginçtir, yıllar sonra, Mustafa Kemal, soydaşları Katrancı’yla Balıkesir’de, Kurtdereli’yle ise Ankara’da tanışmıştır. Bu hikâye bizim ailede de hep anlatılır, yazılı kaynaklarda da geçmektedir. Yakın zamanda, TRT falan da bunları belgesel haline getirmek için çalışıyordu. Prof. Dr. Afet İnan’ın anlatımına göre, 1931’de Ankara’da, Mustafa Kemal Atatürk, yurtdışında bizi iyi temsil ettiğini duyduğu Kurtdereli’yle tanışıyor ve o günün geceyarısı kendisine bir mektup yazıyor. Mektubunda da “Çoluk çocuğun için sana ufak bir armağan gönderiyorum. O, bu mektubumla beraberdir. Pehlivan ömrünün tam sağlıkla uzun sürmesini dilerim.” diyor. Geceyarısı bu mektubu, Salih Bozok’u görevlendirerek Zafer Oteli’nde kalmakta olan Kurtdereli’ye yolluyor. Mektubun içinde de 1000 Lira’lık bir İş Bankası çeki koyuyor; çekin üzerini de imzalayarak ve “Kurtdereli Mehmet Pehlivan’a 1000 T. Lira veriniz. Bu para, birinci kanun (Aralık ayı) aylığımdan faiziyle kesilecektir.” diye yazarak. Kurtdereli, kısa bir süre sonra, bankaya gidip çeki veriyor, 1000 Lira’lık ödülü kendisine ödüyorlar ama Kurtdereli bankada halen bekliyor. Niçin beklediğini soruyorlar; “Çeki vermenizi bekliyorum” diyor. “Parayı aldınız, çek bizde kalacak” diyor bankanın müdürü: “Bu işlerin usulü böyledir.” Kurtdereli de “O halde alın bu 1000 Lira’yı, ben çeki geri istiyorum” diyor; şaşıran banka müdürü “Neden?” diye soruyor. Kurtdereli de “Orada Mustafa Kemal’in resmi ve altında da imzası vardır.” diyor. Atatürk’ün kendi maaşından keserek uygun gördüğü ödülü, Atatürk’ün el yazısı ve imzası bulunan o çeki ömür boyu saklayabilmek için reddediyor yani.   Kurtdereli, bir demecindeyse şöyle yorumlamış bu olayı: “İstibdat devrinde (Sultan II. Abdülhamit’in saltanat dönemi) Avrupa’ya gitmek için vapura bindiğim zaman, Saray’dan bir mabeyinci gelip dedi ki: “Zat-i Şahane’nin selamları var, Avrupa’da güreşirken benim taç ve tahtımın şerefini koruyarak güreş yapsın, buyurdular.” Ben de kendisine dedim ki; “Zat-ı Şahane’nin taç ve tahtının olduğu kadar, benim sırtımın da şerefi vardır!” Mabeyinci bir şey demeden gitti. Kendisine söylediğimi aynen padişaha söylemiş olacak ki, Avrupa’dan dönen pehlivanlara hediyeler ihsan verilmek âdet olduğu halde, avdetimde (dönüşümde) bana hiçbir şey verilmedi, fakat şu feleğin işine akıl sır erer mi? Bana dünyanın en büyük adamı, işte ömrümün son mükâfatını verdi.” Kurtdereli’nin buradaki tavrı, Avşar’ların şiarı olmuş “Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir” düsturudur, Nâzım Hikmet’in Şeyh Bedrettin Destanı’ndaki hakim tavrıdır ve şimdi düşünüyorum da, 1899 yılında, Mustafa Kemal henüz 18’lik delikanlıyken, Paris’teki o güreşlerden sonra, Mustafa Kemal’in, Katrancı’nın ve Kurtdereli’nin de olduğunu hayal etiğim o masada, ben de dahil dört Avşar olarak, yanımıza Doublier’i de alarak, hep beraber rakı içmemiz şahane olurdu. Üzerine de Paris’in orta yerinde dört zeybek ve bir cambaz olarak, hep beraber bir harmandalı patlatmak ve tüm milliyetçi reflekslerden sıyrılarak, padişah da dahil tüm dünya dengelerine posta koyabilen bağımsız ruhlu bir beşli halini alabilmek, epey hoşuma gidebilirdi. O gecenin sonunda da soluğu, Avrupalılara taş çıkartan bir şıklıkla ve biraz da çapkın bir edâ ile yine henüz 10. yılındaki Moulin Rouge’da alıvermek, tadından yenmeyebilirdi. Fakat şöyle bir durum da var ki, bizim bu pehlivanlar, benim bildiğim, ağızlarına alkolü asla sürmezlerdi. Onlar bu toprakların ilk milli sporcularıydı ve bir bakıma uzunca bir dönem, padişahından askerine, devlet adamından köylüsüne, gencinden yaşlısına, Rum’undan Ermeni’sine, kadınından erkeğine, imparatorluk halkının her anlamda fenomeniydiler. Anadolu’nun ve Rumeli’nin birçok yerinde, bu durum halen böyledir. Bu halk onlara rakı içmeyi değil ama, sofraya bir oturuşta bir ceylanı yemeyi daha çok yakıştırmıştır. 



En sevdiğiniz rakı masası arkadaşınızı söyler misiniz? 


Politik davranmadan, Onur Görünmez ve İlke Tuğrul diyeceğim. Fakat bu adamlar çok meşgul, hep meşgul. Biri bir gün Viyana’da, ertesi gün İstanbul’da; öbürü bir gün Ankara’da, ertesi gün Barcelona’da, Bükreş’te, Delhi’de. Yani bir araya gelemiyoruz hep beraber eskisi gibi. Haliyle diyebilirim ki farkında olarak ya da farkında olmadan, ruhunda Epikürosçu kodlar barındıran herkes, en sevdiğim rakı masası arkadaşım olabilir. Bahçe filozofu Epiküros’u ve felsefesini merak edenler ama akademik felsefeye ilgisi olmayanlar, akademik bir kitap olmayan Alain de Botton’un Felsefenin Tesellisi adlı kitabında, konuya dair güzel, akıcı ve sürükleyici bir özet bulabilirler. Böylece, bir rakı mezesi olarak enginar yani kinara da dahil olmak üzere kendileri ve dostları da dahil daha birçok şeyi sevebilme nedenlerini çoğaltabilirler.   Bir de şunu diyebilirim ki, rakıyı fiziken tek başıma içiyorsam, emin olun ki ruhen tek başıma asla değilimdir o an: Bir yanımdan Orhan Gencebay geçer, öbür yanımdan Zeki Müren. Arada Halikarnas Balıkçısı uğrar, bazen de Müzeyyen Senar ve Safiye Ayla. Bazen Dostoyevski uğrar masaya, bazen de Büyük İskender’in geldiği bile olur. Yani masam epey kalabalıktır. İstediğim an, istediğim gibi. En son, Amy Winehouse geçti o masadan. Kimi zaman, hayatım boyunca hiç görüşmemiş olduğum bir kadını orada hayal ederim, kimi zaman da küskün olduğum tüm eski dostları getiririm o masaya. Hani birbirimizi boğazlayacak olsak bile şu an, ben arada onlar bilmeden onlarla içerim. Çünkü rakı bunu yaptırır. Bir de Balbay, halen Silivri Cezaevi’nde; onunla içmek gerçekten keyifliydi. Babam da yıllardır alkol tüketmiyor. Onunla da içemiyoruz artık. Bu durum da kafamı bozuyor.    

Rakının yanında en çok sevdiğiniz meze hangisi? 


Gurme şair Arkhestratos, milattan önce 350 yılı civarında, Akdeniz’in en leziz balığının köpek balığı olduğunu ve ağzının tadını bilenlerin bu balıktan yemelerini öneriyormuş. Arkhestratos’un önerisini gerçekleştirmedim henüz, ama rakının yanında şu an için en çok sevdiğim mezeler: Felsefe, antik çağ tarihi ve kadın kokusu.    

Rakıdan başka hangi içkileri seversiniz? 

Varlığı dahilinde bir ritüeli ve renkli bir hikâyeyi barındıran her içkiyi sevesim gelir. Mesela tekilayı.      

Meze yapar mısınız? 

Şarkı bile söylerim demek isterdim lâkin mezenin iyisinden anladığımı düşünsem de, mezenin iyisini ben yaparım diyemem. Hem meze yapımının, hem de müzik yapımının, işinin ehli kişilere bırakılmasında fayda vardır; benim işim bu değil. Benim o masadaki asıl işim insan tanımak, dinlemek, konuşmak ve sonrasında da o masanın hikâyesini kurmak ve tüm bunlar olurken hepsinden keyif almak. Rakıysa bu ortamı sağlayan arkadaşımız oluyor.     

Rakıyı bir duyguya benzetseniz hangisi olurdu?

Katharsis.    

Hangi ortamda rakı içmeyi tercih edersiniz? 

Mümkünse suyun içine konulmuş, beyaz ya da turkuaz renkli ahşap sandalye ve masalarda ve çıplak ayaklar suya değmekteyken. Ama o masalarda muhakkak çiçek de olsun. Canlı, toprağında. Daha da spesifik bir şey söylemek gerekirse, herhangi bir adanın genellikle “arka tarafı” diye tabir ettiğimiz, yerleşimden uzak kuytu kıyıları özel ilgi alanımda diyebilirim. Örneğin Bozcaada’da, Troya atının gemilere bindirildiği  ve Akha ordusunun kamp kurduğu Ayazma Koyu. Ya da Cunda Adası’nın Patriça Koyu. Ya da herhangi bir Ege kıyısında, bir zeytinliğin altında; örneğin Midilli Adası manzaralı Assos Kadırga Koyu’nda da rakı içmeyi her zaman tercih edebilirim. Ya da Çeşme’de Sakız Adası’na nazır herhangi bir sakız ağacı gölgeliğinde. Olmadı, Antandros’ta, Troyalı prens Paris’in altın elmayı Afrodit’e verdiği, Aeneas’ınsa donanmasını kurup İtalya’nın Roma şehrini kurmadan önce açıldığı son liman olan, Alexandros Tepesi’nin hemen önündeki o minicik yerde. Mümkünse hepsi Mayıs ayında ya da Eylül ayında olsun ve her kimle içiyorsak olalım kalabalık bir yer olmasın. Tercihim budur, ama memleket hali adama her zaman buralarda bu zamanlarda içirtmez. Vedat Milor’u geçen gün TV’de izlerken, bir İtalyan gurmenin Efes Antik Kenti’nde 300 kişilik yemek hazırladığını ve yıllar önce kendisinin de Efes Antik Kenti’nin içindeki bu yemeğe katıldığını ballandıra ballandıra anlattığını duydum; bu çok hoşuma gitti. Zaten Bay Milor, hangimizin hoşuna gitmiyor? Bu Epikürosçu hali henüz bu bağlamda kendisi kadar ileriye götürmemiş olsam da, geçen gün, dostlarımızla, kaçak yollardan da olsa Assos Athena Tapınağı’nda birkaç şişe bir şeyler devirdik, güneşi batırdık. Orada Aristo’nun kulaklarını da epey çınlattık. Yani, mümkünse, Pergamon’dan Efes’e, Milet’ten Assos’a, Hierapolis’ten Gordion’a, Halikarnassos’tan Olympos’a kadar tüm antik şehirlerde rakı sofrası kurabilmek isterim. Ama bu konuda daha fazla konuşarak kötü örnek olmak istemem. Yine de birinci tercihim Kaz Dağları’nın ve Edremit Körfezi’nin havasının ulaştığı Kuzey Ege kıyılarındaki küçük meyhanelerdir; olmadı, üç beş kişilik bir sandalda da pek güzel olur bu.     

Rakı ile en sevdiğiniz şarkı hangisi? 


Cırcır böceklerinin sesi.    

Hiç tatmamış birine rakıyı nasıl tarif edersiniz? 

İlk tattığında bünyende züccaciyeye dalmış bir fil etkisi yaratıyor, sonrasındaysa yattığı yerden kalkmak bilmeyen bir aslan yavrusuna dönüşüyor.       

Rakı bir insan olsa adı ne olurdu? 

Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sından esinlenerek söylemek isterim: Raif Efendi. Ama bu isim, üstteki tarifime uygun bir isim seçimi değil; tamamen romantik refleksle böyle dedim. Biraz daha düşünerek söyleyecek olursam, birkaç bin yıl öncesine sararak şöyle demek istiyorum: Hector!     

Rakı sofrasından neleri uzak tutmalı? 

Güncel siyaseti, dedikoduyu, önyargıları ve içinde intikam duygusu barındıranları. Bir de unutmadan, tanrı var mı yok mu muhabbetini. Çünkü eninde sonunda bu muhabbetin ucu, “Karınca mıyız ulan biz?”e dayanıyor. Yine de, konu sınırlaması olsun istemem benim oturduğum masada. Herkes kendisi gibiyse ve karşısındakini bilerek incitmiyorsa, bir sorun yoktur.     

Ne olacak bu memleketin hali? 

Benim memleketim dünya. Dünyanın haline gelecek olursak da; gün gelecek, devran dönecek, keser dönecek, sap dövecek. Ve eninde sonunda bu dünya, Süleyman’a bile kalmayacak. Kazancı Bedih’in şu sözleri geliyor aklıma: “Cihane sığmamışken, bir mezara sığdı İskender.” Bu yüzden de keyifle içelim güzelleşelim derim. İçtikten sonraysa, şişeleri olduk olmadık yerlerde kıran o tiplerden olmayalım. Ve rakıyı geçtim, evine ekmek ve tuz dahi götüremeyen insanların coğrafyasında olduğumuzu, dünyadaysa her gün ortalama 20.000 insanın açlıktan öldüğünü; hayvanlar ve bitkiler de dahil olmak üzere kendimizden başka canlıların da yaşam hakkı olduğunu hiçbir zaman unutmadan yaşayalım bu hayatı. Sizlere de teşekkür eder, müziği bıraktığını duyuran Teoman’aysa -eğer beni duyuyorsa- sırt çantasını alıp da Kuzey Ege’ye bir uğramasını öneririm. Belki de 70’lik bir Hector’u devrimenin tam vaktidir şimdi Troya’da.

Ozan Önen; 17 Şubat 1984 doğumlu bağımsız bar filozofu, başıbozuk yazar. On yedi yaşında Aydın Fen Lisesi‘nin tüm camlarını kırdı, yirmili yaşlarına geldiğindeyse ODTÜ Felsefe Bölümü‘nden atılmanın her yolunu denedi. Bugüne kadar ona yakın coğrafyada yirmiye yakın ev; altı farklı sektörde ona yakın iş değiştirdi. Bir ara gazetelerin magazin sayfalarında “Sadece arkadaşız!” diyen adam olarak da görüldü, lâkin, gerçekten de sadece arkadaştılar. Bugün yirmi yedi yaşında ve Ayvalık-Altınoluk-Assos üçgeninde bir başına, biri deneme-biri roman iki kitap yazmakla meşgul. Yazıyla olan ilk ilişkisiyse, on altı yaşında ilk kez LeMan dergisinde yayımlanan bir yazısıyla başladı; halen, muhtelif dergilere ve gazetelere felsefe, edebiyat, mitoloji, gezi yazıları ve kitap eleştirileri yazmakta olan Önen; TwitterTakip.com‘un istatistiklerine göre, Türkiye’nin en çok takip edilen ilk beş ‘blogger’ından biri. Her şeyin ‘olabilir’ olduğu bu dünya ahvalinde, beş dakikada her şeyin değişebileceğine halen inanıyor. Kendisini hiçbir yere ait hissetmiyor, herhangi bir materyalle ya da bir canlıyla obsesif bir ilişkisi yok. Bugüne kadar aldığı tüm ödülleri çöpe, kazandığı tüm sıfatlarıysa tarihe gömdü ve şu galakside hiçbir şeyden çekmedi, “proje” lâfından çektiği kadar. Sırt çantasını alıp da yaşadığı şehri bir günde terk etmeye karar vermek, en belirgin özelliği. twitter.com/ozanonen adresinden ölüp ölmediği, ozanonen.tumblr.com adresindense mal varlığı kontrol edilebilir.

Söyleşi: BuyukKeyif.com


08:34 pm, ozanonen
94 yorum
text
bir zamanlar yan masamda okey çeviren adamın dördüncüsü yoktu.

image

bir zamanlar, çorabımın teki diye bir şey yoktu ve çorabın icadından sonra çorabımın teki dert oldu.

bir zamanlar, televizyon diye bir şey de yoktu elbette ama bu ve bunun gibi şeylerin icadından sonra, bunların yokluğu üzerine konuşmak da epey popüler oldu ve insanlar buna yunanca‘daki özlemek fiilinden türettikleri adıyla, nostalgia dediler.

bir zamanlar, sen yoktun.

bir zamanlar, ben yoktum ve t-rexler mamutlarla güreşirler, urvogeller ağızlarında boa yılanlarıyla kanat çırparlarken güneşlenirlerdi.

bir zamanlar zürafalar bulut yiyordu ve zebralar piyasada henüz yoktu.

bir zamanlar bir tavşanın değeri on kakao meyvesine denkti ve kağıt banknotlar henüz tedavülde değildi.

bir zamanlar, adamın teki yoktu ve adamın icadından sonra ben adamın teki oldum.

*

bir zamanlar, adamın ikincisi, fransa‘da bir gün, seine nehri‘nin kıyısında resim yapıyordu ve adamın üçüncüsü, bir ispanyol, tesadüfen, hiç tanımadığı bu adamın ikincisini, kıyıdan köşeden sessizce izlemeye koyuldu çünkü yapmakta olduğu o resmi çok beğenmişti.

izleyen adam, izlenen adama, resmini henüz tamamlamadan yaklaştı ve ona “pardon bayım, resme imzanızı da attığınız takdirde, bu resminizi ben satın alabilir miyim?” diye sordu.

resmi yapan adam bu sözler üzerine köpürdü; “bu resim henüz tamamlanmadı ve tamamlanmış olsa bile sizin gibi birine asla satılık değil” dedi ve resmi satın almak isteyen adamın suratına bile bakmadan onu olay yerinden apar topar kovdu ve resmini yapmaya devam etti.

resmi satın almak isteyen adamsa bu duruma çok şaşırdı ve bu anısını daha sonra başka insanlarla da paylaştı ve onu dinleyenler de bu duruma çok şaşırdılar.

çünkü resmi satın almak isteyen adam, o resmin bittiğini düşünmüş ve resmi yapmakta olan adamın bu tepkisine rağmen “ama bu resim bitmiş” diye ısrarda bulunmuştu.

resmi yapan adamsa, cebinde beş kuruş parası olmamasına rağmen resmini bu adama satmayı hiç düşünmedi ve karşısındaki adama “sen kimsin ki bu resmin bittiğini söylüyorsun ısrarla?” diye sorduğundaysa, resmi satın almak isteyen adam dayanamamış ve ismini söyleyivermişti:

“ben pablo picasso‘yum.

resmi yapan o adamın ikincisi, picasso olduğunu söyleyen adamın üçüncüsünün bu söylediğine elbette ki inanmamıştı fakat o adam harbiden de pablo picasso‘ydu.

picasso
‘ya “git başımdan” diyen o ressamın yaptığı o resim bittiğinde, resmin altında yer alan imzadaysa şu isim ve soyisim yer alıyordu:

fikret muallâ

fikret muallâ, picasso‘nun suratına bile bakmadı ama zaten baksaydı da onu tanıyamazdı ve tanıyamadı da.

muallâ‘nın yalnızca isminden ve yeteneğinden haberdar olduğu picasso, fikret muallâ‘yı atölyesine davet edip bir resmini hediye etmek istediyse de fikret muallâ‘nın kafası her daim karışıktı.

bir zamanlar, bir adamın adı pablo picasso‘ydu ve dünyamız onu büyük bir ressam olarak tanıdı.

fikret muallâ çok büyük bir ressamdı ve resim yaparken ona picasso bile dokunamadı.

bu dünyadan fikret muallâ diye bir adam geçti ve ölümünün ardından, picasso, onun bir tablosunu satın aldı fakat fikret muallâ’nın kemikleri, paris kimsesizler mezarlığı‘na gömüldü.

fikret muallâ, ölümünden sonra da göçmen oldu ve kemikleri, yıllar sonra, istanbul karacaahmet mezarlığı‘na taşındı.

*

bir zamanlar, yan masamdaki adamın dördüncüsü henüz yoktu ve dikkat ettim; herif resmen pablo picasso‘ydu ve yan masamda okey çeviriyordu.

oturduğum yerden adama doğru eğilip, “pardon bayım, siz picasso musunuz?” diye soruverdim.

adam bana baktı ve sonra da “deli misin, yoksa kafan mı güzel?” diye karşılık verdi ve suratıma bir daha bakmadan okey ıstakasına konsantre oldu ve beni atölyesine falan da davet etmedi hiç.

bir zamanlar, yan masamda okey çeviren adamın dördüncüsü yoktu ve onun picasso‘nun reenkarne olmuş hali olduğunu sanmamdan sonra, ben bu yazıyı yazmaya karar verdim.

*

bir zamanlar, böyle bir öykü de yoktu ve bu öykü tamamlanmış bir yazı olsaydı bile, bu yazının altımda imzam olmuş olsaydı bile, bu yazı kendisini picasso sananlar için değil; bu yazı kendisini picasso sandığımdan dolayı beni deli zannedenler için hiç değil; bu yazı, kendisinin fikret muallâ olduğunu bilen akıllı deliler için olurdu.

çünkü böylelerinin kemikleri, genellikle, kimsesizler mezarlığı gibi yerlere gömülürdü.

böyleleri, toprağından, evinden, en sevdiklerinden uzakta ölürdü.

böyleleri, kendi hallerindeki delilik, dünya hallerindeki saçmalık içinde erirlerken verirlerdi en güzel eserlerini ve o en son nefeslerini.

çok sonraları,

böylelerine yazılırdı en güzel yazılar;
böylelerine yapılırdı şarkıların,
heykellerin,
resimlerin,
filmlerin
ve hatta böreklerin bile
en
gü-
zel-
le-
ri.

*

bir zamanlar, sen yoktun.

bir zamanlar, ben yoktum ve t-rexler mamutlarla güreşirler, urvogeller ağızlarında boa yılanlarıyla kanat çırparlarken güneşlenirlerdi.

bir zamanlar zürafalar bulut yiyordu ve zebralar piyasada henüz yoktu.

bir zamanlar bir tavşanın değeri on kakao meyvesine denkti ve kağıt banknotlar henüz tedavülde değildi.

bir zamanlar, adamın teki yoktu ve adamın icadından sonra ben adamın teki oldum.

ozan önen  | 7. 11. 2011, pazartesi

imageimageimage image image

zürafanın bulut yediği illüstrasyon: giraffes are known to eat clouds / the illustrated world - simon alenius

not: picasso’nun fikret muallâ ile arasında geçtiği rivayet edilen bu şehir efsanesi, aslında şehir efsanesi değilmiş ve bu anının gerçekliği, taha toros beyefendi tarafından, pablo picasso‘nun sekreterinden doğrulatılmış. haliyle, öykümde bahsi geçen olay, yüzde yüz gerçektir diyeceğim ama felsefeci kimliğim beni içeriden yine de dürtecek: “gerçek nedir?”


12:45 am, ozanonen
60 yorum
text
rüyamda bir rüya gördüm, rüyamın içinde tatlı bir rüya.

kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum. kedi oldum, peşine takıldım. radyoaktif dalga oldum, ciğerlerine süzüldüm. güvercin tüyü oldum, havada uçuştum. toprak oldum, yüzünü örttüm. rüyamda bir rüya gördüm; rüyamın içinde tatlı bir rüya; kuyruğundan halen yakalayamıyorum ama şampuan kokulu kafasından geçenler kadar, dilinin ucuna takılan o şarkıları da unutamam. çünkü mayıs ayı kadar güzeldi o:

iki yana dağılmış iki yaka, kuğu sütü tazesi bir boyun, bıçak keskini zekâsını gösteren pırıl gözler ve her konuşmasının altında yatan o ince gülümsemeli haller: hem ciddi, hem de tüm evrenle kafa bulan o la star anti star haller. kemikli parmakları düzeltmezdi o dağınık saçlarını hem. öyle de rahattı o, öyle de kendi halinde bir sadelik içinde izlerdi dünyayı ama, yine de oturduğu her yer, onun varlığıyla bir megaron görkemiyle selâmlardı kalabalıkları. ince ince izler, ince ince konuşurdu ve konuştuğunda, kalabalıklar onu dinlemek için suskunlaşırdı. bir süre sonra izlenen o olurdu. çünkü mayıs ayı kadar güzeldi o.

kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum. ne buruk iştir şu unutamamak meselesi. diyelim ki belli bir anda, başka başka bir zamanda ve alâkasız bir mekânda onu unutmak mefhumuna kapılmışız ve diyelim ki hiçbir zaman uğramayacak gibi de seyreltmişiz onun hatırasını kafamızın içindeki mahir laboratuvarlarda ve diyelim ki hiçbir zaman hatırlamamak üzerine de yeminler üzerine yeminler etmişiz ki bence bu büyük mesele.

sormazlar mı “hiç olur mu öyle şey?” diye? olmaz elbette öyle şey, olamaz elbette unutmanın yemin etmelisi, çünkü zihne bir kez ilkbahar indi mi, bizi varlığıyla afallatan tüm mayıs gibi adamlar ve kadınlar, yokluklarıyla kalbe bıçak gibi saplanırlar. “artık unut onu” diyenlerin seni teselliye havale eden tüm sözleri, onu hatırlamanla birlikte şamar üstüne şamar yer. allame-i cihan olsan, fenafillâh olsan kaç yazar? yutkunmaktan başka ne iş yaparsın sen? kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum. çünkü mayıs ayı kadar güzeldi o.

gün gelir, amerikan başkanı değişir. gün gelir, fenerbahçe küme düşer. gün gelir, borsa bir iner bir çıkar. felâket üzerine felâket gelir, cinayet üzerine cinayet işlenir, bir kriz biter öbürü başlar. memleketin hali, onun bunun kaşı gözü derken, bakmışsın, başka biri olup çıkmışsın ve yıllar geçiyor. sokakta görsen yolunu değiştireceğin türden biriyle ayna karşısında her gün göz göze geliyorsun artık. dahası, sokakta aslında karşılaşmaktan o kadar da hoşnut olmadığın bir halkla burun buruna yaşamaya alışmışsın; çünkü sen gibi diğerleri de aynalarla kandırıyor kendini ve herkes istemediği mecburiyetler içinde birbirini yiyor zorunlu bir iştah haliyle.

iyi de… tüm bunlardan sana ne? seni en çok sen yapmış, seni en çok sen gibi sevmiş, seni en çok dumura uğratmış, seni en samimi kahkahalara boğmuş, sana en sahici gözyaşlarını döktürmüş onu, tüm bunlar gibi algılaman mümkün müdür hiç? en güzel günlerimdi dediğin o günlerin hatırasını kutlamayacaksın da ne yapacaksın şimdi? kaç kalibrelik cesaretin olursa olsun, aklından geçirirken dehşete kapıldığın şeyi yapmak üzereyken buluverirsin kendini ve gün gelir, -amerikan başkanı ne yapar bilemem ama- senin gardın bir gökdelenin tepesinden bir jet motoru gibi yere çakılır.

“ben aslında şu hayat karşısında haksızlığa uğruyorum, ben aslında bunları hiç hak etmiyorum” diye de kendi kendine mırıldanıp dururken sen, hak, hukuk ve “adaletin bu mu dünya?” sözleri bir masala dönüşür ve sadece sen değil, galaksinin büyük coğrafyaları, hatta bir çölün ortasındaki bedevi çadırında dünyanın en güçlüsü olduğunu sanarak sittin sene yaşamış bir diktatör bile, bu masallarla uyutulduğunu bilmeden nefes alıp vermiştir bugüne değin ve sen halen, onun hatırasının seni gelip de naif dokunuşlarla buluvermesini takıyorsundur kafaya. öyle mi?

hiç olur mu öyle şey, hiç olur mu unutmanın yemin etmelisi? senin sevgin coğrafi keşiflerden daha büyük, senin sevgin diktatörlerin yıkılışından daha görkemliyken? insanlar başka insanları köpeklerden beter parçalarken, sen inadına unutmayacaksın o en değerlini. kendi varlığın ve geçmişin yüzünden tir tir titremeden, cesaretin tüm sözlük anlamının da hakkını vererek kendini aslında hiç de iyi hissettirmediğini düşündüğün o ince hatırayı, bugün çocuğun gibi seveceksin ve bu yüzden bir değil birkaç defa daha duyacaksın bu sözümü: kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum. çünkü mayıs ayı kadar güzeldi o!

bakarsın mayıs ayı tarihin en güzel mayıs ayı olur bu yıl. bakarsın ki o gelemez geri ama sen gidersin onun yanına. çünkü insanoğlu yalnızca gömmüyor, gömerken unuttuğunu sanmak gibi büyük bir salaklık da yapıyor. sanki kendisi toprak altına hiç uğramayacakmış gibi… arada bir de kazıyor şu insanoğlu. şu kara toprağı yani. ve bayağı, bildiğin kazma ve kürekle. ve bazen de minik fırçalarla. ve arkeologların kazdıkları bu antik kentlerde buldukları tarihi parçalar arasında seni en çok çarpan neydi? hatırlıyor musun?

hatırlamıyorsun tabi! çünkü arkeolojiyle hiç ilgilenmedin, belki üç beş sergi, beş altı müze gezdin bugüne değin ama arkeoloji insanlıkla bu kadar ilgiliyken ve sen seni hiç ilgilendirmeyen ve hiç ilgilendirmeyecek olan tonla şeyle kafanı bu kadar doldurmuşken, arkeoloji tutup da seninle ilgilenecek değildi.

fakat ilgilendi.

yutkunarak sakladığın, boğazına düğüm düğüm takılan cümlelelerin birikiyor bol bol ve şimdi tüm o cümleleri tükürmenin vakti geldi çünkü kara toprak ve arkeoloji ilişkisi böyle buyuruyor. sana, şu toprak altında, en çok buldukları parçalardan birinin adını söylüyorum bu yüzden:

pişmiş topraktan veya camdan yapılmış gözyaşı şişeleri buluyor arkeologlar bol bol; unguentarium denilen keramikler bunlar ve bana kalırsa bir antik kent kazısından çıkartılabilecek en çarpıcı parçalardır unguentariumlar. bana birisi “insan nedir?” diye soracak olursa, ona bu yüzden şöyle derim: “insan, gözyaşlarını saklamak için şişeler üreten tek canlıdır.”

geçmişinin kaç yıl olduğunu hesap bile edemediğin bu büyük insanlık, sen unuttuğunu sanadur, en çok da unutamadıklarının ardından döktüğü gözyaşlarını saklamak için şişeler üretiyor binlerce yıldır. büyük bir incelikle, kendilerinden başka hiçkimsenin bilmesine ihtiyaç duymadıkları büyük bir saygıyla, nezaketle, ustalıkla, özenle ve yürekleri sızlayarak.

fakat sen unutmuşsun. hem de sırf yaşam hali böyle gerektirdiği için, ‘an’ını yaşama sloganına bir anlık dalgınlıkla da olsa inanabildiğin için. öyle mi? insanlık tarihindeki yerini bir düşün, reklamları değil ve bir değil birkaç defa daha duy bu sözümü: kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum. çünkü mayıs ayı kadar güzeldi o!

ne tuhaf iştir şu kendi özüne darılma hadisesi, “bazen kendime darılıyorum” demelerin… bugün, kaçırdığın aklını kutsadığın gün olmayacaksa, peki hangi gün sen kendin gibisindir bundan böyle? bugün, yitirdiklerini özlemeden attığın her adım, seni hangi yola götürüyor peki? daha iyi bir karakterin mi oluyor böyle yapınca? kariyer mi yapıyorsun unutarak? peki ya çocuk yapmaya yarıyor mu bu unutma özelliğin? peki ya bu unutma özelliğin, hakkında edilmiş tonla çirkin sözün üstüne cilâ mıdır?

bugün aynalarla aran gerçekten iyi olmamalı ve bugün hiçbir slogana kanmamalı şu şıpsevdi inanç mekanizman. çünkü en çok da bugün adil olacaksın kendine ve başkalarına karşı ve geçmişine sahip çıktıkça anını daha da güzel yaşayacaksın.

hiç olmazsa bir deneyeceksin bunu.

tiffany
‘de kahvaltı etmeyeceksin belki ama, kendi halinde durup duran bir şeyi belki de bugün değiştireceksin baştan sona.

mesela kendini; kendine doğru.

çünkü bugün tüm iklim şartları bize mayısı hatırlatmak için dizayn edilmiş gibi seferber olacak. çünkü biz böyle olmasını istiyoruz ve bugün paşa gönlümüz iktidarda. kar bile yağsa, mayıs gelmeli bugün aklımıza. çünkü unutmanın cehaletin en büyük silahı olduğunu hatırlıyoruz bir yerlerden ve unutmak, kendine adil davranmama halinin en işbilir jokeri üstelik. unutmak kadar unuttuğunu sanmak da nerden baksan kötücül ve kendinden başka herkese giden yolda da seni adaletli biri olmaktan alıkoyuyor bu. unuttukça öldürmezsin o sevdiklerini belki ama, unuttukça kendinden yersin; burası su götürmez gerçekler sınıfına dahil oluyor işte.

ve bugün, kalbine bıçak gibi saplanan herkesi ve her şeyi mayıs gibi sevmen şart. hiçbir dini ya da milli bayramı kutlamadığın gibi kutlamalısın bu anını, kendi kendini bunca zamandır kandırdığın için. hiçbir dans, hiçbir festival, hiçbir parti, hiçbir jest seni o sevgiden mahrum kılacak kadar çekici gelmemeli bugün sana. bu anını şölene çeviremeyeceksen, bu halinden bir devrim çıkartamayacaksan, kalbine bir mikrogram bile işlememiş olayları mı dert edip sevmeye çalışacaksın kendini ve başkalarını, bugününü ve yarınını? neyi değiştirebileceksin senin kendi baharın arap baharı‘ndan daha ferah olamadığı zaman?

söylesene, derdin nedir senin?

derdini soruyorum çünkü bize dert ettikçe küçüleceğimizi söylüyorlar. dert etmememiz gerektiğini, bunun da norm olduğunu. morfinlenmiş kafalarla ‘an’ı yaşamamız gerektiğni. fakat biliyor musun, derdini söylemezsen dert eden olursun asıl. işte o zaman sahiden büyük gelir o ökçeler ayağına. derdi olmayan büyüyemez ki hiç; hep birkaç beden eksik kalır hayatın ritminden geriye doğru. şu anının değil, hiçbir anının güzel kafasını yaşayamazsın unuttuğunu sanan sahte işbirlikçi o halinle. büyümek için derdini ortaya koyup, kendi benliğine, kendi kimliğine, geçmişine ve gelecek günlerine sahip olmanın vakti gelmedi mi? carl jung, sigmund freud falan olup, bilince, bilinçaltına ve bilinçdışına dair ciltler dolusu eser yazsan kaç yazar? senin en kıymetli hazinendir o unutamadıkların. yoksa, bir balık hafızasına sahip olma çabasından ibaret olmaz mıydı şu hayatın amacı? öyleyse niçin kendi kafalarımızı balyozlamıyoruz hep birlikte?

madem ki bu kafalar balyozu sevmiyor, o halde burada yazılı cümleleri unutmaman şart. çünkü mayısı her hatırladığında, yolunu erik ağaçları kesecek ve sen erik yeşili çimenler üzerinde çıplak ayaklarla koşar gibi sarılacaksın ‘o’nun hatırasına. çünkü mayıs sızacak koynundan içeri, ferah ferah öpecek alnındaki her ince çizgiyi, kişisel tarihinin belleği olarak yüzünde asılı duran o her ince çizgiyi. yıllar geçtikçe güzelleşenlerden olduğunu fark edeceksin günler gelip seni öptükçe. unutamadıklarının tatlı ve ılık nefesini ensende hissedeceksin, en zor anlarında gelip seni yüreklendirecek olan da onlar olacak.

bu hayat, tatlı bir rüya gibi akacak ve sen kuyruğunu yine yakalayamayacaksın.

hepimiz uykumuzda ölürüz biraz diyeceksin, uykuya dalmaya yakın bir daha uyanmayacak olmayı düşünmekse, bir düşten daha fazlası, biraz daha ölmektir diyecek mantığın sonra.

yaşanan her an aslında biraz daha ölmektir ve bu yüzden “rüyamda bir rüya gördüm” diyerek uyanacaksın yeni güne; “rüyamın içinde tatlı bir rüya”.

“kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum” diyeceksin; çünkü onun üzerine attığın birkaç kürek toprak, yıllar sonra bugün gelip canını acıtacak.

bir gözyaşı şişense muhtemelen hiçbir zaman olmayacak ama şişeler şişelere değecek, erik ağaçları yine çiçek açacak ve “mayıs ayı kadar güzeldi o” diyecek o güzel dudakların.

işte o vakit sevdiklerinin la star anti star‘ı sen olacaksın ve mutluluğun mimarisi senin hayatını dekore etmek için çalışacak.

çünkü uzun süreden sonra ilk defa bugün kendin olacaksın ve belki de şaşkın olacak sonrası.

ozan önen  | 30. 10. 2011, pazar

kullanılan görsel: reptiles by maurits cornelis escher, 1943
video-şarkı: isminde barındırdığı tüm ironiye rağmen forget her by jeff buckley. aslında bu şarkının stüdyo versiyonu olmayan forget her - live at cbgb’s isimli versiyonunu dinlemenizi isterdim fakat, hayat her zaman paşa gönlümüze boyun eğmiyor.


12:42 am, ozanonen
31 yorum
text
şair m’nin intiharının şapkalı a’nın ölümü bağlamında analizi

şair m‘yi analiz edebilmek, tek nefeste eyyafyallayöküll diyebilmenin zorluğuyla asla karşılaştırılamaz ve beyaz kâğıda, gözler kapalı friedrich nietzsche yazabilmenin tantantası bu meselenin yanında kambur kalır;

şair m
‘yi sevmekse,schlotzsky’s sandviçlerini ismindeki tek bir sesli harften dolayı sevmeye asla benzemez ama sabahın beşindeki allahüekber sesini takiben, sevgilinin dudaklarından süzülen ceci n’est pas une pipe ‘ı işitmek gibi de heyecan vericidir onu sevme hâli.

bu bağlamda, şapkalı a, yani şu bizim al
â â devreye girer ve fransız öpücüğünü avrupa ve asya olarak ikiye ayıran é‘ye nazire yapar. yani şu accent aigulü yabancı e‘ye, yani tam olarak é‘ye… ve susarken dudaklarını yutanlar ve galaksinin tüm harfleri, “üzgün adım ileri marş”, şair m‘yi özlemektedirler.


şair m’nin intiharının şapkalı a’nın ölümü bağlamında analizi

şapkalı a‘nın ölümünü takiben, şair m intihar etti;
şair m intihar etti ve tüm şairler w oldu.
sayıyla 13.10.1987;
yazıyla bindokuzyüzseksenyedisonbaharınınekimonüçünübirkaçgeçe.


ajanslar verdiler o kara haberi apar topar:
şairin ölümünün ardındaki sır perdesi neydi?
üzerinde mürdüm eriği moru yün kazağıyla,
29 şairi birden
â-şık etmiş o 29’luk suretiyle.

yazıyla bindokuzyüzseksenyedisonbaharınınekimonüçünübirkaçgeçe,
sayıyla 13.10.1987.
şair m,
boğaziçi köprüsü‘nden bir gece yarısı kanatlanmadı ama,
marmara denizi, kara ve kara bir jaguar gibi şair m‘nin içine atladı!

o gece karasında o iç denizi bir kesiği camla;
suyu iç dolu bir balonu kırmızıyı keser gibi asla değil ama,
asasız ve sessiz bir musa asaletiyle yarıp şairi’m,
bir kızıldeniz yapıp tüm şairlerin üzerine boşalttı.

nilgünü’m
, marmara’m, canı’m, boğaziçili’m, yavru’m ah!
tüm şairler w oldu;
sayıyla 13.10.1987;
yazıyla bindokuzyüzseksenyedisonbaharınınekimonüçünübirkaçgeçe.

kimilerinin, plathkızları‘ndan sylvia‘da arayıp da asla bulamadığını,
mai damarlı afet-i devran elleriyle kesip attı şair m.
şapkalı a bile dirildi mezarından; şapkasını alıp da önüne,
yasını tutabilmek için m‘nin;
“üzgün adım ileri marş!”

hem de 88‘in ekim‘inde çelenkle falan da değil şairi’m;
her an her yerde, belki de bebek‘te kahverengi kırmızı bir bankta;
ya da bir durakta, bir şezlongta, ya da bilemedin ikinci yeni bir pansiyonda;
oturup, mai damarlı ellerini düşünüp susarak da konuşabilmek için seninle.

içtiği baldıran zehrini tükürüp dirilse socrates şimdi yalnayak ve hür,
o atinalı muzaffer komutan laches sormaz mıydı cesaret nedir diye?
demez miydi o bilge filozof, ağzındaki baldıranın tadı henüz geçmeden;
ikibinonbirinonsekiztemmuzunda bir avuç mermiyi çiğner, çiğner gibi yaparak:

cesaret, nilgün marmara gibi ölmeyi değil ama,
nilgün marmara gibi olmayı göze alabilmektir laches!
sayıyla 13.10.1987;
yazıyla bindokuzyüzseksenyedisonbaharınınekimonüçünübirkaçgeçe.

o öldü diyorum; şapkalı a öldü ve şair m intihar etti;
şapkalı a diyorum, hani şu bizim alâ â;
daha dün o değil miydi tüm a‘lara boyun eğdiren büküm?
her boyun eğdiren gibi, o da öldü; yani o değil; â‘nın ta kendisi!

hayatın neresinden dönülse kâr mıdır bilemem ama;
şair m‘nin intiharının şapkalı a‘nın ölümü bağlamında analizi budur.
ageōmetrētos mēdeis eisitō değil;
nilgün marmara‘yı kavrayamamış olan bu kapıdan içeri giremez.

warner bros, hadi bunu da çek.

ozan önen  | 18. 07. 2011, pazartesi
dağların denize dik uzandığı yer

başroldeki fotoğraf, fotoğraftaki başrol: şair m.


11:23 pm, ozanonen
47 yorum
text
amatör ve bir hayli mesut

bugün, otuzlarının ortasında görünen bir kadın ve beş yaşlarındaki oğlu, olta atmış, limandaki kayalıklarda oturuyorlardı. oltayı öylesine bir çekti kadın; bir yandan da oğluyla konuşuyordu; baktım ki balık var ucunda oltanın ve fark etmemişler; usulca ve “pardon ama ayağıma bastınız” der gibi bir ciddiyetle yaklaşıp “balık tuttunuz” dedim.

kadın şaşkınlıkla oltanın ucuna bakarak, bir anda ayağa kalkıp çığlık attı:
“gördünüz mü? balık tuttuk!”
diye bağırdı.

küçük kara bir balık tutmuşlardı, hayatlarında ilk defa balık tuttuklarını söyleyip “tamamen rastlantı!” diyordu kadın, “acemi şansı!” diye bağırıyordu üstelik; “biz sadece bir deneyelim diye…”

çocuk, balığa bakıp gülüyor; kadınsa gülerken bir iki damla gözyaşına karşı koymuyor, bir yandan da suç işlemiş biri gibi bana bakarak bu ince mutluluğuna onay bekliyordu: piçliğe hiç lüzum yoktu; efendice gülümsedim.

gözlerini gözlerimden ayırmadan“resmen balık tuttuk, baksanıza zıplıyor!” dedi; bir hayli sevinmişti kadın.

güneş gözlüğümü gözlerime indirip ses vermeden izledim.

çünkü bazen dış sesler, yeni hikâyeleri başlattığı gibi o hikâyeleri aniden bitirebiliyor da: bitsin istemedim.

birkaç metre yakınlarına ama biraz da onlara yabancı kalmak istermiş gibi oturdum. fakat yüzüme oturmuş gülümseme, üçünü birden izlemeye başladı.

biraz zaman geçince, umurlarında olmayan tanıdık bir yabancıya dönüştüm.

balığı tutmaları falan değil ama, kadının bu kadar mutlu mesut hali hoşuma gitti. küçük kara balıksa, iri bir kayanın üzerinde güvercin taklalar atıyordu.

kadınsa güzel kahkahalarına devam ediyor, ama çocuğa da balığa kıyamadığını anlatıyordu sakin sessiz.

çocuk da zaten “hadi bırakalım” diye tutturdu.

bugün, mavi gezegende çok acayip şeyler oldu elbet, ama bir çocuğun akıl defterine de ilk kez balık tutmanın sevinci böyle yazıldı.

ardından da onu suya geri bırakmanın çocuk yüzlü bilgeliği.

balığı oltanın kancasından zar zor çıkartıp maviliğe bırakıverdi kadın… ellerinden bir avuç serçeyi gökyüzüne bırakır gibi.

o küçük balık ünlü biri de değildi ama yeniden yüzmeye başlayan balığı, annesi ve oğlu birlikte alkışladılar.

amatör ve bir hayli mesuttular.

içimden üçünü de alkışladım, çünkü ilk kez küçük kara bir balığı alkışlayan birilerini gördüm. 

bir sigara yakıp, olay yerini ufak ufak terk ettim; akıl defterime, bir ilki daha yazmıştım çünkü: amatör ve bir hayli mesut insanların defterleri.

o defterleri karıştırırken, “balığı bıraktınız” demediğimi fark ettim çünkü ayaklarımdan dudaklarıma kadar müziktim o gün ve bu müziğin ucuna bir balık gibi takılmış bir soru, aniden gelip zihnime yerleşti:

ben o balığın hafızasına nasıl işlendim?

ozan önen  | 14. 07. 2011, perşembe
bir dolunay gecesi, dağların denize dik uzandığı yer

illüstrasyon: star wars pop art by eelus


08:57 pm, ozanonen
48 yorum
text
yeni başlayanlar için çiçek yemek: mart kediden yaktırır, çiçek falan yedirtir.

dilimin ucuna takılan şarkı nakaratlarından biri değil fakat sürekli sayıklıyorum:

çiçek yemek… çiçek yemek… çiçek yemek… takıldı kaldı, bir türlü düşmüyor dilimden; içimden-dışımdan günlerdir “çiçek yemek” diye diye dolaşıyorum. 

gabriel garcía márquez‘in gardenya yapraklarının üzerine şiirler yazan roman kahramanı florentina ben değilim ama geçtiğimiz gün, bir kafede, henüz yeşillenmemiş bir akasya ağacına nazır bir masada bir başıma oturmuş bir şeyler yazıp çizerken, sesli biçimde “çiçek yemek” dediğimi fark ettim; aynı anda, “bir bira daha?” diye sormaya gelen kafe çalışanının bu dediğimi duyduğunu ve hiçbir şey demeden gülümseyip yanımdan geçtiğini fark edince bir parça delirmiş hissettim kendimi; yani, yakalandım ona.



aslında bu herkese zaman zaman oluyor: anlamlı ya da anlamsız kendi kendine konuşurken bir başkasına yakalanıyorsun ve o an, o kişinin senin deli olduğunu düşündüğünü düşünerek, bir parça da utanıyorsun bu mikro-deli halden.

geçtiğimiz yıl şöyle de bir not düşmüşüm bir kenara: bir arının parmağımın ucuna konması; arıyı, “sktirlan!” diye refleksif bir tepkiyle parmağımdan sallamam ve tüm kafe ahalisinin bana bakışı.

yine aynı kafede, bu defa da “çiçek yemek” diye sayıklayan adam olarak kayda geçirildim.

fakat yapacak bir şey yok, aklımdan da çıkmıyor çünkü. habire mırıldanıyorum: çiçek yemek…

amatör olarak çiçekle besleniyorum

çiçek yemek, aklıma neden bu kadar takıldı, aslında biliyorum: bahçesi geniş, ağacı-çiçeği bol, bitki örtüsü gür bir evde büyüdüm ben; çocukluğumda, akasya ağaçları çiçek açtığı vakit, akasyaları koklaya koklaya etraflarında dolaşır, dikenleri yüzünden kolay tırmanılabilir ağaçlar kategorisinde olmayan bu ağacın çiçeklerini, çiçek yemek konusundaki yandaşlarımla birlikte bir şekilde toplar ve bir güzel yerdik. abartmıyorum; yediğim tüm meyvelerin yanısıra, kilolarca akasya çiçeği yemiş olabilirim.

gözü ağaçlardan ayrılmayan arkadaşlarımla birlikte, beyaz çiçekli yalancı akasya (robinia pseudoacacia) haricinde, etrafı baştan sona harikulade kokularıyla donatan sarı-beyaz çiçekli hanımeli (lonicera periclymenum) bitkisinin de başına üşüşür; dallarından kopardığımız çiçeklerinin dibindeki balımsı sıvıyı eme eme sağda solda volta atardık.

trompet çiçeği
(campsis radicans) ya da acem borusu olarak da bilinen sarmaşığın turuncu çiçeklerinin dibindeki balımsı tatlı sıvı da, hanımeli ve akasya çiçekleri gibi çocukluğumun popüler çiçek tatlarından bir başkasıydı. trompet çiçeği, çocuk milletinin “düdük” olarak da kullanmaya çalıştığı bir çiçekti.

aynı şekilde, gece sefası (mirabilis jalapa) isimli bitkinin de rengarenk çiçeklerini toplar, diplerindeki sıvıyı emerek çıkartmaya çalışır, sonra, boncuk büyüklüğündeki sert ve siyah tohumlarını avuçlarımızda-ceplerimizde biriktirirdik. bunu neden yapardık bilmem, ama yapardık.

annemden-babamdan, bu cangılın içindeki maceralarım esnasında, bir konuda net bir uyarı aldığımı hatırlıyorum: “zakkumdan uzak dur, çünkü o zehirli.”

on yaşlarıma gelene kadar, tadabildiğim tüm çiçekleri bir şekilde tadıp lezzetli olanlarını buldum diyebilirim, lâkin, zakkumdan, aldığım uyarıların sonucunda hep uzak durdum; bir çocuk eylemi olarak çiçek yemek, böylece, kötü sonla bitmemiş oldu.

yine de, yemek için olmasa bile, zehirli bir bitkiyle oynamak bana ilginç bir keyif veriyordu: zakkum bitkilerinin gövdelerini çizdiğimde içinden süt gibi damlayan o beyaz sıvı, bana her zaman çocukluğumu hatırlatır.

profesyonel olarak çiçek zehriyle ilgileniyorum

çiçek yeme alışkanlığımı terk ettikten yıllar sonra, lise son sınıfa geldiğimde; “çiçek yemek” eylemini bir kez daha hatırladığım gibi, anne ve babamın uyarıları sonucunda çocukluğumun çiçek menüsünde olmayan çiçeği zakkum’u (nerium oleander) daha yakından tanıdım.

okulum aydın fen lisesi, milli eğitim bakanlığı tarafından, izmir fen lisesi ile birlikte türkiye‘deki iki pilot liseden biri olarak seçilmişti ve liseden mezun olabilmek için, bitirme ödevi isimli bilimsel bir proje sunmamız biz tüm öğrenciler için okul yönetimi tarafından “zorunlu” hale getirilmişti.

bu uygulama, daha sonra, tüm fen liselerine yayıldı. ben de, bitirme ödevim olarak, lisede aynı odayı üç yıl boyunca paylaştığım asil bütün ve mehmet dönmez isimli iki dostumla birlikte, zakkum bitkisi üzerine çalıştım.

bitkilere zarar veren hayvanlara uygulanan kimyasal zehirlere alternatif olarak, zakkum bitki özütünden elde edilen ve doğaya zararsız bir tür biyolojik bitki ekstraktı geliştirmek için, toksiloji uzmanı prof. dr. ferda akar‘ın rehberliğinde bir yıl boyunca çalıştık.

aydın fen lisesi‘ndeki iki biyoloji öğretmenimden biri, melahat küpeli, milli eğitim bakanlığı lise biyoloji kitabı‘nın yazarıydı. bir diğer biyoloji öğretmenim hülya olgun da, eşi üniversitede sürüngenler üzerine çalışan bir profesör olan ve lise-üniversite koordinasyonunu kullanarak bizi daha o zamanlarda üniversite formasyonuna tabi tutan, alanında çok başarılı bir başka biyoloji öğretmenimizdi.

alanında bu kadar iddialı isimler bir arada olunca, siz de ister istemez, henüz on yedi-on sekiz yaşlarınızda olsanız bile, basbayağı üniversite ayarında bir tür bitirme tezi hazırlamak durumunda kalıyorsunuz.

bu nedenden dolayı, bu esnada, zakkum bitkisinin yapraklarını ve çiçeklerini yanlışlıkla yiyen ve bu yüzden zehirlenip ölmüş yüzlerce insan ve hayvan vakasına dair yerli ve yabancı dildeki birçok bilimsel ve tarihi kaynağı okuma şansım oldu.

okuduğum bilimsel makalelerden hatırladığım kadarıyla, zakkumun 15-20 gramı bir atı, 1-1,5 gramı da bir koyunu öldürebilecek zehirli güce haiz.

zeytinyağıyla ezilmiş zakkum yaprağı kullanarak, pire ilacı üretmeniz bile mümkün.

hayvanlar, zehirli bitkileri genellikle bir şekilde tanıdıklarından sık sık yemezler; ama, zaman zaman açlık-dalgınlık-hava sıcaklığı vb. etkenler sebebiyle zehirli bitkileri de yiyebiliyorlar.

buna, karnı ağrıyan ve sindirim zorluğu çeken ve bu yüzden bitki yiyen köpekler de dahil. dahası, zakkumdan zehirlenip ölmüş bir hayvanın etini yiyen insanların da zehirlenerek öldüğüne dair bilimsel veriler de oldukça yaygın.

hatta, zakkum demetleri yakıldığı vakit çıkan duman bile, insanı zehirlemek için yeterli olabiliyor: zakkumun zehrine maruz kalmış kişinin dil ve yutağı hissizleşiyor, nefes yolları tıkanıyor; ardından yaşanan şok ve felç ve akabinde nabız yavaşlamasıyla ve nefes darlığıyla birlikte gelen el ve dudak morarmasıyla, kişi, 2-3 saat içerisinde zehirlenerek ölebiliyor.

sadece zehirli bitkilerin tüketimiyle değil, zakkum gibi çiçeklerin polenleriyle beslenen arıların yaptığı “deli bal” denilen balın da 50 gramı dahi insanı zehirlemeye yetiyor. dünyada, deli baldan zehirlenme oranının en yüksek olduğu ülkenin türkiye olduğunu da hatırlatmakta fayda var.

bilimsel kaynaklar haricinde; tarihi ve dini kaynaklara göre; II. haçlı seferi‘nde, fransa kralı VII. louis’nin komutasındaki haçlı ordusu askerlerinden çoğunun, antalya civarında bir buçuk ay sıkışıp kaldıkları vakit, açlıktan zakkum yiyip zehirlenerek öldüklerini okuduğumu hatırlıyorum. (m.s. 1148, antalya)

dinler tarihinde de zakkuma yapılan çeşitli göndermeler mevcut: kuran‘da zakkum, saffat suresi‘nde cehennem çiçeği olarak betimlenmiştir ve zakkumun, cehennemdekilerin gıdası olduğu söylenir.

dilbilimde zakkum konusuna eğilecek olursak; dilimizde sık kullanılan “zehir-zıkkım” ikilemesindeki ve “zıkkımın kökü” deyişindeki “zıkkım” sözcüğünün de,  “zakkum” sözcüğüyle eşanlamlı olarak kullnılan bir sözcük olduğunu not edebiliriz.

yani, çiçek yemek, masum gibi dursa bile, tüm güzel şeylerin doğasında olduğu gibi, zehirli yanlar da taşıyabiliyor. çiçek yemek, tarihi fena halde değiştirebilir demek istiyorum dostlarım. hem iyi, hem de kötü biçimde… ne diyordu le petit prince?

“milyonlarca yıldır çiçeklerin dikenleri var. ve milyonlarca yıldır koyunlar çiçekleri yiyorlar.”

çiçek içmek

zehirli bitkileri felsefe tarihinden bir örnekle ilişkilendirecek olursam da şunu söyleyebilirim: tarihin bilindik ilk siyasi cinayetinde kullanılan öldürme aracı, yine bir bitki zehridir. felsefenin kurucusu olarak kabul edilen, antik yunan‘ın ünlü filozofu socrates, 500’ler meclisi tarafından, düşünceleri nedeniyle ölüme mahkum edilmiştir. kendi elleriyle intihar etmek suretiyle idama mahkum edilen (m.ö. 399, atina) socrates, baldıran zehri içirilerek öldürülmüştür.

zehirli bitkilerin arasından socrates‘in adımlarını takip ederek felsefeye doğru yürüyorsak, işte şimdi tam da buradan yola çıkarak, felsefi bir karşı çıkış yapmak niyetindeyim:

türkiye cumhuriyeti radyo ve televizyon üst kurulu (rtük), ekranlarda, halkın sağlığını korumak ve çocukları sigaraya özendiren görselleri saklamak amacıyla, örneğin dizilerde ve sinema filmlerinde görünen “sigara” görselinin üzerine “blur”, “buzlu mozaik”, ya da “çiçek” koyarak, sansür uyguluyor; tv kanallarına bu sansür yöntemini dayatıyor.

açıkçası, bu uygulamayı net biçimde faşizm olarak nitelendiriyorum.

çünkü, bir sanat eserine sanatçısından başka hiçkimsenin müdahil olma hakkı yoktur. bu hususta “ama sigara sağlığa zararlı” diye başlayan açıklamaların hiçbirini, kabul etmiyorum. devlet bu yöntemle, sanat eserinin içeriğine ve biçemine resmen müdahil olmaktadır. bu, açıkçası, komedi eserlerine konu olabilecek denli salakça ve şaşılası bir uygulama.

rtük’ün bu sansür savını uygulamak zorunda kalan tv kanallarından cnbc-e, bu sansüre karşı şöyle bir tavır geliştirmiş: sigara görselinin üzerini “çiçekle örtmek”.

ilk bakışta, dayatılan sansüre karşı postmodern bir karşı-çıkış olarak görülebilecek bu uyguluma biçimi, ne yazık ki, sansürü meşrulaştırmaktan öte bir durum yaratamıyor.

belki söz konusu tv kanalı, bu sansürü, sansüre karşı bir meydan okuma-kendilerince bir tür dikkat çekici karşı çıkış olarak sunuyor olsa bile, tüm tv kanalları olarak örgütlü ve geniş çaplı bir eylemden kaçınarak, hem izleyicisinin hem de iktidarın nabzına göre şerbet veriyor aslında: izleyici, “sansürle ne güzel dalga geçmişler” yollu bir vicdan mastürbasyonuna doğru yol alırken, iktidarın devlet içindeki denetleyici organları da “sansürü ne güzel uygulamışlar” diye sansürün biçimine alkış tutuyor ve böylece, bu faşizm uygulaması, gülüp geçtiğimiz bir detay haline geliyor. örnek mi?

“o çiçek görüntüleri, buzlamadan daha hoş olmuş.  (…) başbakan’ın da sigara konusunda katı bir duruşu var.”

bunu söyleyen kim? zahid akman‘dan sonra rtük başkanı olan davut dursun. (kaynak: hürriyet gazetesi)

devam edelim. örneğin, 1993 yapımı, 7 oscar ödüllü schindler’s list (schindler’in listesi) filimini ele alalım: yönetmenliğini steven spielberg‘in yaptığı filmin konusu, II. dünya savaşı sırasında naziler‘in uygulamış olduğu soykırımdan ve faşizmden kurtarılan insanların öyküsü.

schindler’s list, sinema tarihinin başyapıtlarından biri ve başlı başına faşizme karşı çıkan bir sanat eseri.

ve siz, halkın sağlığını ben korurum bahanesiyle, filmin içine ederek, sanat eserine kendinizden bir parça katıp sanatçının göstermek istediğinden çalarak, yani kısacası faşizm uygulayarak, faşizme karşı direnişin sembollerinden olmuş bir filmin, bir sanat eserinin üzerini örtüyorsunuz.

üstelik, zehirli ve sağlığa zararlı yanlarını da bu yazıda uzun uzun saydığım “çiçek”le bu “örtme” işi gerçekleştirildiğinden, bunu son derece hoş bulduğunuzu da ifade ediyorsunuz.



sanat eserlerinin sansürlenmelerini hoş karşılayanlara şu soru yöneltilebilir: niçin çocukları çiçek yemeye, çiçek içmeye özendiriyorsunuz?

sizin akıl yürütmelerinizden yola çıkarak soruyorum: halihazırda, filmlerin ortasında eşek gibi sırıtan bu çiçek görseli, sigaradan da dikkat çekici bir hale getirilip söz konusu film sahnelerinin odağı olmaktayken, bu filmlerden etkilenen çocuklar da gidip bahçedeki zakkumları ağızlarına sokup yemeye-içmeye çalışmazlar mı?

yine benzer çevrelerin sansür gereksinimi etrafındaki akıl yürütmelerinden yola çıkarak soruyorum:

zakkumun hem kendisi, hem de dumanı zehirliyken ve üstelik zakkum yiyerek ya da zakkum dumanına maruz kalarak yaşanan zehirlenmenin iki üç saat içinde öldürücü etkisi de bilimsel olarak ortadayken ve ülkemizde zakkum bitkisinin son derece yaygın ve bulunabilir olduğu da ortadayken, zakkum yüzünden ölen bir çocuk olursa, bunun hesabını vermeye hazır mısınız?

kusura bakmayın ama, akıl sağlığıma zararlı bir düşünce pratiği bu ve bırakın da kendi sağlığımı ben kendim koruyayım; çocukları da bu faşist uygulamaların koruyabileceğini düşünmek, zaten olanaksız.

siz, halkın sağlığını sigaranın zararlı etkilerinden korumak yerine sigara yasağı yasalarını kötüye kullanmayı tercih ediyorsunuz. dahası, bunu yaparken de, amacı faşizmin yıkıcı etkilerini ortaya koymak olan bir sanat eserinin güttüğü insani-estetik kaygılarla da resmen çelişmiş oluyorsunuz.

özetle, bu işin ece ayhan‘casıyla ifade edecek olursam: filmlerdeki sigara görüntüsü üzerine çiçek falan koymak, faşizmdir abiler.

ünlü yönetmen federico fellini‘nin deyişiyle, ”sansür, iktidar tarafından parası ödenen reklamdır.”

sanat anlayışınıza da, şirin sağlık anlayışınıza da çiçeğim girsin dememde bir sakınca var mıdır?

filozof jean paul sartre’ın sigarası, ressam rené magritte’in piposu ve bir başkaldırı aracı olarak felsefe, sanat ve dumanı tüten şeyler: ceci n’est pas une pipe!

tüylerimizi diken diken eden her uygulamasından sonra iktidar, “heykel yıkma”ya, “suçlu olduğu ispatlanmamış gazetecileri hücrelere hapsetmeye” kadar götürebildiği uygulamalarını ve muhafazakârlık bariyerlerini aşıp bağnazlığa vardırdığı düşünce pratiğini meşru kılabilmek için hep şöyle diyor:

“boşuna ağlamayın… bakın, yurtdışında da bu durum böyle!”

ve iktidar kanadı böyle dediği an, “aaa, bak amerika’da da böyleymiş”, “bak fransızlar da böyle yapıyorlarmış meğer” diye diye kabullenen ve sizin de bunu bu şekilde kabullenmenizi telkin eden tuhaf bir kitle türüyor; çoğunlukla da başbakanımızın müstehzi gülüşleri eşliğinde.

bir şeye karşı çıkmayagörün, hemen, “sen sus, tanzanya’da da bu işler böyleymiş bak” gibi cümleleri eveleyip geveliyorlar.

bu tavırdan güç alan daha geniş bir kitle, lâik ya da antilâik hiç fark etmez, temeli tamamen “kompleksler”den ve “bağnazlık”tan beslenen ve cahil kalmaktan hoşnut bir düşünce pratiğiyle hareket ediyor.

bir şeyi tartışmayagörün, hemen o dakika “bu böyle olursa dünyaya rezil oluruz” diyorlar. ya da “bu uygulama, yurtdışında da böyle olduğu için bizde de böyle olmalı”yla savunuyorlar, yapmayı ya da yasaklamayı düşündükleri her şeyi.

kendisinden çok, başkasının bakış açısıyla ilgilenen bir tür kitlesel “özsaygı”nın yutturmak istediği yalanlarla karşı karşıyayız yani; ileri demokrasi görünümlü katıksız faşizmin dört koldan saldırdığı günlerdeyiz ve bana kalırsa en masum gibi görünen yasaktan en şiddetli yasağa kadar tüm yasaklarla ve antidemokratik uygulamalarla daha çok ilgili olmamız gereken bir dönemdeyiz.

pas geçmeden, normalleştirilmelerine göz yummadan, hepsine karşı söyleyecek sözümüz olmalı. öyle ya da böyle, bir biçimde belli etmeliyiz rengimizi.

sigara sansürü de, hemen hemen tüm şirinleştirilmiş yasaklar konusunda olduğu gibi, “yurtdışında da bu işler böyle” ayarında savunulan yasakların başını çekiyor ülkemizde.

türkiye cumhuriyeti kültür ve turizm bakanlığı, hatırlanacağı gibi, mustafa kemal atatürk’ün bir fotoğrafının üzerinde oynama yapmış ve mustafa kemal‘in elindeki sigara görüntüsünü “photoshop”layarak takvimlerine taşımıştı. bunu savunurken de, yine, hemen hemen her yasağı şirinleştirme operasyonunda olduğu gibi“yurtdışında da bu işler böyle” denilivermiş ve hemen o dakika, örnek argümanlar sıralanmıştı:

“filozof jean paul sartre’ın, 100’üncü doğum yılı nedeniyle hazırlanan posterlerdeki fotoğraflarda yer alan sigarası da fransa’da yok edilmişti. le figaro gazetesi de che guevara’nın meşhur havana purosunun yerine sarı bir çiçek yerleştirmişti. hatta aktör tati’nin anısına düzenlenen bir film festivalinin organizatörleri, tati’nin pipo içen bir pozunu festival afişi olarak kullanmalarına izin verilemeyeceği için piponun yerine photoshopla oyuncak bir değirmen koyup olayı tatlıya bağlamıştı… coco chanel’in de sigarası sansürleniyor, biz de atatürk’ün elindeki sigarayı yok ediverdik… ne var yani, büyütmeyin.”

tabi onlar ve onların yılmaz destekçileri, yasakları savunma mekanizmalarını bu türden argümanlarla geliştirdikçe, biz de dut yemiş bülbüller gibi yasakları kabullenmek zorunluluğuna adeta hapsediliyoruz; üzerine de lâfı anında ağzınıza tıkıp bir de kendilerini “özgürlükçü” ilân etmeleri yok mu? işte bu beni delirtiyor.

örneğin henüz suçu ispatlanmamış bir(çok) gazeteci, sabaha karşı apar topar gözaltına alınıp aylarca tek kişilik hücrede tecrit edilerek hapsediliyor. ve birileri, bu uygulamalara sesimizi çıkartırsak eğer, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmiş olacağımızı açıkça söyleyebiliyor, kendilerini de özgürlüğün yılmaz savunucuları ilân ederek.

onlar için “muhalefet” demek, onlara onay vermesi gereken birtakım hoşnutsuz baş sallayıcılar. yani onlar, muhalefet etmeye kalkmayagörelim; “sen sus, statükocu seni” diyecek, biz de onların yasakçılığına, antidemokratikliğine onay vereceğiz; işte o gün, onların istediği muhalifler olacağız.

yani, bizi de kendileri gibi koyun sanıyorlar. çiçek yediğimiz doğrudur fakat yalanlara karnımız tok.

bu yasakları bu tür argümanlarla savunanlara, tarihi değer taşıyan belgelerin- sanatsal değer taşıyan eserlerin üzerinde bu şekilde oynama yapma hakkını kendisinde görebilen herkese, faşizmi ağzı sulanarak arzulayanlara, yine kendi argümanlarıyla yanıt vermek, bu ironik, mizahi, dallama uygulamaların yarattığı trajikomik havayı yansıtmak adına yerinde olacaktır.

bakın o her yasakta sırtımızı dayadığımız “yurtdışındakiler” bu defa ne demişler?

“fransız parlamentosu kültürel ilişkiler komitesi, reklamlarda, afişlerde ve posterlerde tütün mamulleri ve alkolün kullanılmasını kısıtlayan yasaya ‘kültürel istisnalar’ getirilmesine dair tasarıyı onayladı. tasarının parlamentoda da kabul edilerek yasalaşması bekleniyor. böylece, filozof jean paul sartre, moda tasarımcısı coco chanel ve aktör jacques hulot tati gibi sigara sevdalısı geçmiş zaman fransız ünlüleri, ölümlerinin ardından sigaralarına kavuşmuş oluyorlar. ünlülerin sigara içerken çekilen fotoğrafları sigara reklamlarında olmasa bile, sergi tanıtımlarında, posterlerde ve sanat etkinliklerinde kullanılabilecek.

buyrun, biraz da buradan yakın.

hem bakın, ünlü devrimci ernesto ‘che’ guevara, jean paul sartre‘ın büyük aşkı simon de beauvoir‘un şaşkın bakışları altında sartre‘ın purosunu yakmış.

yurtdışındakiler böyle yapıyorsa, siz de yakın. bir şey olmaz.

ama siz yine de uyanık olun; “çiçek” ve “devrim”, birbirine hiç uzak kavramlar değildir. ya da guevara‘nın ağzından şöyle demeli: “bir çiçeği katledebilirsiniz ama baharı asla.”

sanat tarihine bakacak olursak, “bu bir pipo değildir. (ceci n’est pas une pipe.)” isimli eseriyle büyük yankı uyandıran çağdaş ressam rené magritte‘in felsefi yaklaşımının, daha yıllar öncesinde bu tartışmalara ciddi bir yanıt içerdiğini söyleyebiliriz:

magritte, “gösterilmeye çalışılan gerçekçi sanata ne kadar yaklaşılırsa yaklaşılsın, öğenin kendisine yaklaşılamaz”
der.

yani, biz, bir pipo resmiyle tütün içemeyiz. dolayısıyla, “bu bir pipo değildir. (ceci n’est pas une pipe.)” bu, sadece bir pipo resmidir.



korkmayın, öldürmez; çünkü sanat, güzeli aramaktır; çünkü felsefe, bilgelik sevgisidir: kötüyü sevdirmekle bir alâka barındırmazlar, bu bağlamda değerlendirilimeleri hata olur.

halkın sağlığını ve/ya devletin bekâsını sanatı sansürleyerek veya heykel yıkarak korumaya çalışacağınıza; halkınıza, sanatı ve/ya felsefeyi sevmeleri yolunda gölge etmeyin, halkınız başka da ihsan istemez.

ama siz isterseniz, çiçek içmekten ve çiçek yemekten pekalâ bahsedebiliriz.

baharın gelişini çiçek yiyerek kutlamak: çatalhöyük’ten mezopotamya’ya, eski mısır’dan osmanlı imparatorluğu’na… çiçek yemek.
 
velhasıl-ı kelâm, mart kediden yaktırıyor; çiçek falan yedirtiyor. ilkbaharın gelişiyle ve kafamın güzelleşmesiyle birlikte, “çiçek yemek” diye diye sayıklamalarım artışa geçiyor. gözlerim radar kesiliyor; her yerde yiyebileceğim çiçekleri arıyorum…

ama gelin görün ki, gül yapraklarından yapılan güllaç ve ayvalık‘ın meşhur kabak çiçeği dolması bile, benim için artık sıradan.

canım lavantalı ekmek çekiyor artık… ya da beyaz çiriş çiçekli salata.
hercai menekşeli levrek istiyor canım; ya da bilemedin, ingiliz papatyalı siyah pilav.

bunlar olmuyorsa feyko çiçekli patlıcan olsun bir tabakta, ya da pembe güllü mercimek filizi…

hodan çiçekli kalamar gelsin önüme veyahut peynirle doldurulmuş yukka çiçekleri…

nilüfer çiçekli marul sarma da olur, krizantemli karides de iyi gider; hele şu kağıtta mor yoncalı erik yok mu? tam da erik mevsimine gireceğimize yakın, canım nasıl da çekiyor onu.

gardenyalı güllaç, kekik çiçekli sarı kiraz, pembe adaçayı çiçekli börek, dişotu çiçekleriyle donatılmış kabak tatlısı, beyaz zambaklı muhallebi… tatlı-börek menüsü de tamam işte.

madem böyle, inceldiği yerden kopsun sayın seyirciler: hiç sevemesem bile, bezelye çiçekli kereviz, erguvan çiçekli pırasa bile yenebilir bahar geldiyse…

çünkü bahar, iştah kabartıyor ve ben çiçek yemek istiyorum dostlarım. mart kedisi oldum çıktım.

derken, gözüm bir kitaba ilişiyor; üzerinde “çiçek yemek” yazıyor. canımın çektiği tüm bu çiçekli yemeklerin tarifini muhteşem tasarımlarla anlatan bir kitap bu; şaka yapmıyorum; gerçekten de var böyle bir kitap.

yazarı gönül paksoy.

paksoy, bir yıl boyunca mevsimleri takip ederek, mutfakta kullanabileceği yiyilebilir tüm çiçekleri araştırıp bulmaya çalışmış; kâh çatalhöyük’ten girmiş, kâh mezopotamya’dan çıkmış.  eski mısır’dan osmanlı imparatorluğu mutfaklarına kadar sofralarında çiçek kullanan yemek kültürlerini incelemiş ve bulduğu çiçekleri kullanarak yemek tasarlamaya başlamış ve bu tasarımlarını detaylı tarifler ve harika görseller eşliğinde bir kitaba sığdırıvermiş.

zaten, izlenimlerime göre, paksoy‘un en kuvvetli özelliği de tasarımcı kimliği. halihazırda, paksoy‘un önceki (ödüllü) kitaplarından yenilebilir boncuklar, new york’taki dünyaca ünlü modern sanat müzesi moma’da (the modern museum of modern art, new york) satılıyormuş. paksoy‘un, yine benzer bir konuda, iki ciltten oluşan yemek için tasarımlar/culinary designs isimli bir kitabı da var. özetle; paksoy‘u dünya tanıyor diyebiliriz. (dünyadan örnekler servisi‘ne duyrulur.) halihazırda, kendisinin kulaktan kulağa yayılan bir ünü olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim ve çiçekleriyle, renkleriyle, lezzetleriyle donattığı oldukça ünlü davetler verdiğini de…

ama, kendisinin benim için dikkat çekici asıl özelliği; çiçek yiyen tek delinin ben olmadığım duygusunu bana uzaklardan hissettirebilmiş olması.

yani, sansürü değil de deliliğimizi normalleştirebilmesi;
üstelik, kitap yazarak.

68’lerin çiçek çocuklarından 2011‘in çiçekli devrimler‘ine uzandığımız bu günlerde, iyi ki de böyle deliler var ve iyi ki de biliyoruz çiçeklerin tadını.

canı çeken herkese çiçek var, demek istiyorum. tam da mart ayı kediden yaktırmışken.

bize de çiçek yemek üzerine birazcık düşünmek, belki de “çiçek yemek” diye mırıldanmak, biraz da çiçeklerin zehirlisiyle zehirsizini ayırt etmek kalıyor geriye…

elbette, yersen.

ozan önen  | 03. 03. 2011, perşembe 



12:36 am, ozanonen
57 yorum
text
bu böyle giderse yıkılabilirim direğin dibine.

hepimizin önem atfettiği şeyler farklılık gösteriyor; haliyle, herkesin kendince bir önem hiyerarşisi var. bu yazıda anlatılacak olan olayı, şimdiden, 2011’e damgasını vuran olay olarak ilân etmekten çekinmiyorum bu yüzden. ve hepimizin bir önem sırası olduğu gibi, bir de doğum günü var; biliyorsunuz.

işte benim o doğum günleriyle aram pek iyi değil. neden bilmem; o tuhaf doğum günü telâşı hep bunaltır beni. yalnız bununla da sınırlı değil; toplumun dayattığı birtakım normlar, anlamına halen vâkıf olamadığım birtakım gelenekler olumsuz anlamda çoğu kez itmiştir beni.

üstelik uzun yıllar boyunca, kendi doğum günlerimde, insanlardan hep uzakta durmaya çalıştığım gibi, telefonlarımı kapattığım, birkaç günlüğüne ortadan kaybolduğum bile olmuştur. böyle de tatsız bir adamım işte ben.

çünkü bir şekilde de olsa tüm dertler içinde bir de benim doğum günü derdime kimseler düşsün istemem. hiç gereği yokken, bir de armağan alma telâşına-armağan alamıyor olma mahçubiyetine kimseler kapılsın istemem. o karşılıklı köşe kapmaca halleri, bana hep fenalıklar getirmiştir.

yine de itiraf etmem gerekiyor; çaktırmadan, “acaba yine de birileri hatırlar mı doğum günümü?” diye de dertlenirim gizli gizli ve bilirim ki bunu aslında hepimiz yaparız. çünkü, insan olmanın kimyasında böyle bir durum var olmalı: yani, hepimiz seviyoruz hatırlanmayı, beklenmedik armağanları, bir şeylere lâyık görülmeyi, vesaireyi.

ve birileri de çıkıp hatırlıyor işte, enseliyor biz ne kadar kaçsak da; “iyi ki doğdun” da diyerek. sonrasında, bizler de şaşkın mutlu suratlara kavuşuyoruz.

başkalarının doğum günlerini halen pek kolay hatrında tutabilen biri olmamakla birlikte, bir defter de tutmuyorum; şunun doğum günü şu zamandır diye. çünkü öyle olması gerektiği için değil de, içimden gelen bir tür refleksif hisle, istediğim kişileri istediğim zaman hatırlayıp “anmayı” daha anlamlı buluyorum halen.

doğum günleri hatırlanmadığı vakit kıyametleri kopartacak birileri çevremde zaten olmadığı gibi, doğum günleri hatırlanmadığı için hissetmeleri muhtemel o kırgın duyguyu sevdiğim insanlara yaşatmış olmayı da istemiyorum. çünkü artık biliyorum ki bu mesele içsel bir sevme meselesi-ymiş aslında; herkeslerden uzak bir kıyıda köşede, bir anda, insanın içine bir yerlere sızıveren.

geçtiğimiz yıl, “hayatımın en kötü doğum günü, hatta hayatımın en kötü günü olmaya aday olabilecek bir gün bu” dediğim gün, berbat da bir haldeyken ben, bana çok güzel bir sürpriz yaptı birkaç iyi adam; aklımda hiç de yokken.

ve o gün anladım, hayatın çekilir yanlarının beş dakikada iki satır sözle bile her türlü olumsuzluğu alaşağı edebildiğini, inadına inadına hatırlanıyor olmanın ne de güzel bir şey olduğunu. 

bu yüzden de bugün, bir başka adamın doğum gününü beni okuyan herkese hatırlatmak istiyorum; inadına inadına da hatırlamak istiyorum onun doğum gününü; hiç de huyum değilken.

çünkü o, sesini bize ulaştırmak için bedel ödedi. gizli gizli de dertlendi, acaba sesim onlara ulaşacak mı diye? ve belki de, onun iki satır sözü, hepimizin dertlerine iyi gelir, beş dakikada alır götürür usandığımız ne varsa.

bu yüzden, bu yazıyı, doğum gününü unuttuğum herkese armağan etmek istiyorum. çünkü, hepimize verilmiş bir doğum günü armağanının ve çoğumuza anlamsız gibi görünen geleneksel bir sahip çıkışın, bir vasiyetin yerine getirilişinin hikâyesi bu.

*

paris‘te bir ev, 25 nisan 1961.  biri sürgün, iki kişi. onlardan biri, basıyor record tuşuna: sürgün olanı başlıyor okumaya… soluksuz, tam 56 şiirini. 57.’sine gelince tekliyor sesi; “olmadı” diyor; baştan alıyor, yarılarken kayıt duruveriyor, karşısında duran adam bu defa önerilerde bulunuyor; şöyle oku, böyle oku diye.

60’ların teknolojisi makara banda kaydedilen tüm bu şiirler, 1961‘den tam yarım asır sonra, bu şiirleri okuyan adamın 89. doğum gününde, yani 17 ocak 2011‘de hem ses hem de yazı olarak hepimizin erişimine sunuluyor armağan olarak.

yani o adam, kendi doğum gününde, hepimize verdiği armağanla bizleri onurlandıracak. hem de öyle iki satır sözüyle de değil; ikisi hiçbir yerde bugüne kadar yayımlanmamış olan tam elli yedi şiiriyle, üstelik de kendi sesiyle.

bu sürgün adamın adı nâzım hikmet ran. record tuşuna basansa, o kayda “patırtı yapmayın” diyerek başlayan bedri rahmi eyüboğlu.

kaydın ilk şiirinin adı “mor” ve bedri rahmi‘den. çünkü nâzım hikmet yasaklı, ve bedri rahmi o kaydı türkiye‘ye sokarken kontrollerde bandı “kaptırmasın” diye önlem olarak ilk önce kendi sesinden bir şiir okuyor; biri tutar da “ne var bu bantta?” diye sorduğu vakit, “hiiiç, kendi sesim; bak dinle!” diyebilmek için. ardından da, nâzım döktürüyor, o elli yedi pare şiirini.

ve bedri rahmi, o bandı paris dönüşünde türkiye‘ye sokuyor. bandı oğlu mehmet ve gelini hughette eyüboğlu’na bırakıyor; “bu kaydı çok iyi saklayın, aman ha!” diyerek. malum, nâzım hikmet sakıncalı şair ve bedri rahmi yasaklı olmamasına rağmen evi de sık sık polis baskınlarına uğruyor.

kayıt, bir şekilde saklanıyor herkesten. ve hughette eyüboğlu, o kayıttan elli yıl sonra bu yıl, artık karar veriyor, “gün ışığına çıkmasının vakti gelmiştir” diye. ama öyle iyi saklamışlar ki kaydı, ortaya çıkarmaya karar verdikten sonra bile, kaydı evin içinde aramaları tam bir hafta sürüyor.

kaydı ortaya çıkardıktan sonra, bedri rahmi‘nin şu anki yayıncısı türkiye iş bankası kültür yayınları’na teslim ediyorlar kaydı. türkiye iş bankası kültür yayınları da nâzım hikmet‘in şu anki yayıncısı yapı kredi yayınları‘yla da işbirliği yaparak, iki büyük yayınevinin de imzasıyla, o band kaydını, nâzım‘ın 89. doğum gününde, 17 ocak 2011‘de “büyük insanlık-nâzım hikmet-kendi sesinden şiirler“adıyla kitap ve cd olarak hepimizin erişimine sunuyor.

bu eserde, bugüne kadar hiç yayımlanmamış iki nâzım hikmet şiiri de var. bu kaydı özel yapanlar yalnızca bunlar değil; bir de, nâzım’ın annesi celile hanım’ın yaptığı, bedri rahmi‘nin özenle sakladığı ve daha önce ortaya hiç çıkmamış olan bir nâzım portresi de 17 ocak‘ta yayımlanacak eserin ön kapağının içinde olacak.

yazılana göre, nâzım hikmet, sevgilisi vera‘ya şunları fısıldamış günün birinde:

sana tüm şiirlerimi banda kaydedeceğim. yaşamımın tüm sesi seninle kalsın. sonra türkiye’ye de ver bu sesi. bizim barışmamız ölümümden sonra olacak; ülkeme dönmek için, ölmek zorundayım.

işte nâzım‘dan vera‘ya ve bedri rahmi‘ye, bedri rahmi‘den de mehmet ve hughette eyüboğlu‘na vasiyet olarak bırakılmış o ses, türkiye‘ye veriliyor nâzım hikmet‘in de istediği gibi; hem de bu yılki doğum gününde, o kayıttan 50 yıl sonra.

bence birine doğum günü armağanı verecekseniz ve “ne alsam ne alsam?” diye de kara kara düşünüyorsanız, bu kitap ve ses kaydı birine verebileceğiniz en anlamlı armağan olabilir. çünkü o kayıt ne günler görmüş; baksanıza; aramıza devlet bile girememiş ve sır gibi de saklanmış, ne günler de gördürtür isteyenine. işte, gelmiş-gelecek en güzel günlerin vaadi bu olmalı.

düşünüyorum da; hayatım boyunca aldığım en güzel doğum günü armağanı, bundan on yıl önce bir arkadaşımın armağan ettiği, fazıl say‘ın nâzım hikmet oratoryosu cd’si olmalı. aldığım tüm armağanlar özeldir elbette, ama neden bilmem, o cd’ye gözüm gibi de bakarım hep, onu armağan eden kişiyi de hep bu albüm ile hatırlarım ve hiçbir zaman unutacağımı da sanmam.

ne güzel biriymiş ve henüz on yedisinde bunu armağan edebilecek ince ruhu taşıyormuş” derim düşündükçe o doğum günümü. tesadüfün tuhaf yanı, neredeyse on yıldır birbirimizi görmeyen iki insan olarak en son konuştuğumuzda, o armağanı veren güzel insanın paris‘te yaşıyor olduğunu duymuştum ondan. o, şu an nerede ne yapıyordur bilemem; ama doğum günlerini sürekli unutan ben, onu halen de hatırlıyorum işte, hem de doğum günü olduğu için falan da değil. çünkü nâzım sayesinde unutmamak da mümkün.

ve o cd sayesinde, klasik müziğe de ilgim arttı; nâzım‘ı da aldım aklımın bir köşesine, sesleriyle, cümleleriyle ama en çok da bana nâzım‘la geleni kazıdım aklıma.

ve hayatımıza böyle girenler, biz istesek de aklımızdan çıkamazlar. aklımızdan-hayatımızdan çıktıklarını sandığımız en olmadık anlarda bile, aniden, bir yerden yakalayıverirler bizi.

bahsettiğim yeni kitap ve cd ise ocak 17‘de yayımlanacak ama o kayıtta yer alan nâzım‘ın o biri hiçbir yerde, biri de türkçe kaynaklarda henüz hiç yayımlanmamış olan o iki şiirini, artık ajanslara da düştüğüne göre, 50 yılı devirmiş halleriyle hepinize armağan etmemde hiç de sakınca görmüyorum.

paris
‘te bir evde, 25 nisan 1961‘de kaydedilmiş o iki şiir, yine paris‘teki bir başka eve iade-i ziyarette bulunsun şimdi sessizce. ve, unutulmuş tüm doğum günü çocuklarına, beklenmedik bir armağan olarak gelsin…

bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden


bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
gölgem gibi demiyorum
çünkü hasret yanımdaydı zifiri karanlıkta da
ellerim ayaklarım gibi de değil
uykudayken yitirirsin elini ayağını
ben hasreti uykuda da yitirmiyordum
bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
açlıktı, susuzluktu demiyorum
sıcakta soğuğu, soğukta sıcağı aramak gibi de değil
giderilmesi imkânsız bir şey
ne sevinç ne keder
şehirlerle bulutlarla türkülerle de ilgisiz
içimdeydi dışımdaydı
bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
zaten elimde ne kaldı bu yolculuktan
hasretten gayrı

bir ucu bir kuyuda kaybolan rüzgârlı bir şosede

bir ucu bir kuyuda kaybolan rüzgârlı bir şosede
bana doğru yaklaşıyor kavuşma saatımız yalnayak
yüzü saçlarıyla örtülü kavuşma saatımızın
bir de ağır yürüyor ki deli olmak işten değil
bana doğru yaklaşıyor kavuşma saatımız yalnayak
ben de telefon direğine bağlıyım kollarımdan
yüreğim de yorgun mu yorgun duracak nerdeyse
bir de alnıma bir su damlıyor aynı yere artsız arasız
bana doğru yaklaşıyor kavuşma saatımız yalnayak
ben de seni düşünüyorum da seni düşünüyorum
ben de seni düşündükçe o da ağırlaştırıyor yürüyüşünü
bu böyle giderse yıkılabilirim direğin dibine
o yanıma varmadan

ozan önen  | 15. 01. 2011, cuma-rtesi


kullanılan görsel: n
âzım hikmet’in el yazısı.


06:41 pm, ozanonen
51 yorum
text
sütlükafanınkamburu

incelimonkabuğurendesisiyahisaçtellerinvenedegüzelşampuankokuyorkafan.
çileklipudingihiçsevemiyorolsamda,hatrınatümomeyvelişeylerincanınaokurum.
aslınabakarsanhalenonyediyaşımvehalenbirjaguarlapembeköşkeçıkamadım. avuçlarımdaensütündenmısırlarla,okargalarakarşıkorkuluklargibidolaşıyorum.

ozan önen  | 10. 01. 2011, pazar-tesi


kullanılan görsel: “nerden bulduğumu hatırlamıyor olduğum ama hatırlatılması halinde kaynak belirtmek istediğim kafası güzel bir illüstrasyon” demiştim; ayşe bayraktar bilgilendirdi: görsel, japon manga sanatçısı shintaro kago’nun güzel kafasından çıkmış. 


01:03 pm, ozanonen
41 yorum
text
harcanmış türk gençliği isimli dev öykü



harcanmış türk gençliği - bap I: lâ bamba!

- ileride gelecek olan sayfalar tüm gücünü tamamen gerçek bir öyküden almıştır çünkü başından sonuna kadar ben hayal ettim, der boris vian; günlerin köpüğü isimli kitabı için. vian‘ın bu cümlesini kıskanıyorum, ama hayal etmekten de geri kalmıyorum. çünkü başıbozuk bu dünya ahvalinde, hayal etmekten güzel gerçek yok. benim dudaklarım çok kırmızı ve arada bir onlar şöyle de buyuruyor sana, bak: iki oda, bir salon senin depresyonun. erteliyorsun.

- yine emlâkçı gibi konuşuyorsun. hem biliyorsun; bizim ev üç oda, bir salon.

- hayır, dinle. sıkılmadın mı o evden? ya bu tatsız şehirden? vian bile kıskanacak çünkü çok güzel bir yer var bildiğim; bir ada. bir ada olmasa bile bir su kenarı… güneş pırıl ve su berrak; suyun üzerinden yüzümüze vuran güneşi, delikanlı güneşten daha çok seviyoruz. ayaklar yalın, dizler kum, tüm yeşiller fıstık ve dertlerin hepsi bohem. dillerimiz, dondurmalı bir rengin izlerine karışıyor ve arka bahçeler çıplak sözlere hazırlanıyor. ama dur… şimdi ben sana, oraya dair tüm bildiklerimi, gördüklerimi ve duyduklarımı anlatsam ne olur?

- ne olur?

- görmek istediğinle istediğin kadar ortaklaşırsın, belki gün içinde benim sayemde birazcık teselli de bulursun; hattâ gülümsetebilirim bile seni. ama yine de, her şey iyiye gider gibi olsa bile, ayakların tut ki seni oraya götürüyor olsa bile, alışkanlıkların seni kemirir; alışkanlıklarını değiştirsen bile meselâ sevdiğin bir yakınınla aran aniden bozulur, olmadı; kafan olmadık bir şeylere atıverir.

- meselâ?

- meselâ, en yakın dostundan feci bir kazık yersin; halbuki sen onu gerçekten sevmişsindir; beklentisiz, yargılamadan, yadırgamadan. ve yediğin kazığa gönlün razı da olamayacağından, onu istemeye istemeye hayatından bloke etmek zorunda kalırsın. üzüldüğün şey, onun seni kazıklaması değildir; onu onun bu küçük hesapları yüzünden kaybetmendir aslında. ve sen müthiş bir salaklıkla onu kaybetmiş olduğun için gizli gizli de üzülürsün. ya da bir bakarsın, dayını öldürürler. ya da soğan doğrarken parmağını kesersin. ya da tut ki her gün alışveriş yaptığın tonton bir esnaf, seni üç kuruşluk para hevesi için yüzüne baka baka dolandırmaya kalkar. hani dikkatsizliğinden desen değil; bilerek ve sırıtarak. bu, hayat boyu dolmak bilmeyen bir kotadır ve dünyanın en güzel yerinde bile olsan, zincirlerinden tümüyle kurtulup çok uzaklara kaçsan bile, senino ısrarla sevmek istediklerinden biri bile kafanı bozduysa eğer, o kafanı bozan şey düzelmedikçe aslında hiç de fark etmez; bulunduğun yer, inadına eksik kalır. hem, aklıma ne geldi biliyor musun? okumayı ilk söktüğümde, evin kütüphanesinden gözüme ilk kestirdiğim kitap montaigne‘in denemeler‘iydi. çok küçüktüm ama oradaki bir sözü çocukluğumdan beridir hiç unutmadım.

- neymiş o?

- köpekler de kırıp giderler zincirlerini, ama, boyunlarında, o zincirin halkalarını da taşıyarak. tam olarak böyle olmasa bile bu anlamı taşıyan bir cümleydi. sanırım, filozof horatius‘tan bir alıntıydı.

- hmmm… iyi bir kitaba benziyor sanki.

- evet, güzeldir ama abartılacak bir kitap da değil lâkin tarihi bir öneme haiz olmuş: adam, yani montaigne, otuzlu yaşlarının sonuna doğru şatosuna çekilmiş ve sadece bir kitap yazmış, ama tek bir kitapla bile literatüre deneme türünü sokmuş. neredeyse beş yüz yıldır da bu kitap her dönemin çok satanları arasında. yani, bir kitap yazmış ve hayatı değişmiş ve hayatlar değiştirmiş. bunun üzerine “lânet olsun montaigne, iyi denemeydi!” esprisini yapmak isterdim lâkin bu espri bayatlayalı da yaklaşık bi’ on yıl oluyor…

- hahahaha! ya, şey… yılmaz morgül‘ü twitter‘da takip ediyor musun? bence adam acayip komik… wikilmiş leaks’in davası olmaz diye yazmış wikileaks‘in kurucusuna açılan dava hakkında.

- bilmem farkında mısın ama ben sana montaigne‘den ve horatius‘tan bahsediyorum ve sen bana yılmaz morgül‘ün tweeti diyorsun.

- ne var yani, komik değil mi? ben çok güldüm. ne deseydim? 2023’te türkiye cumhuriyeti ne durumda olacak mı deseydim? wikileaks belgeleri şöyleymiş böyleymiş mi deseydim? huntington‘nın medeniyetler çatışması‘ndan mı bahsetseydim? kaldı ki ben bu espriye çok güldüm. espriyi cem yılmaz yapıyorsa gülünür de yılmaz morgül yapıyorsa gülmek yasaktır diye bir kaide mi var?

- bak, sana tatsız bir ihtiyar gibi konuşayım: vefa nasıl ki bir semt adıysa, cumhuriyet de bu ülkede bir gazete adından ibarettir yavrucuğum. 2023’te türkiye cumhuriyeti tamlamasının ortasına bir kelime daha eklenebilir. şimdi boşver yılmaz morgül‘ü falan.

- iran islâm cumhuriyeti gibi mi olacağız diyorsun yani? bir de genç subaylar rahatsız deseydin de tam olsaydı…

- türkiye lâkiktir lâik kalacak kötü esprisine ne dersin?

- bu espriyi fenerbahçe-galatasaray maçında da duymuştum taraftarlardan, hatta tv kanalı sesi sonradan kıstı bilerek, yayında duyulmasın diye. durum cidden çok kötü, babam bile öyle diyor.

- ah evet. şu babalar ve oğullar, şu babalar ve kızları… yirmi birinci yüz yıldayız ve türkler, dünya çekirdek çitletme liginde iranlılardan sonra ikinciymiş. bu yüzden, bugün üzerinde mesaj kaygısı taşıyan o tişörtlerden birini giymeye karar verdim ben de, bunu irem diye bir arkadaşım yapıp hediye etti: wasted turkish youth.

- bugün seni ilk gördüğümde söyleyecektim ama unuttum, cidden güzel tişörtmüş… (sessizlik) irem kim?

- hahaha. neden irem‘i merak ediyorsun?

- bilmem, sonuçta sana tişört armağan etmiş.

- yani?

- (sessizlik) benim tişörtüm nasıl? bak… üstünde küçük kirazları bile var.

- yaklaş bakayım… hmmm. kiraz mevsimi değil belki ama… çekirdek kabuğu dağlarının eteklerinde sevişme vaktimiz gelmiş olabilir. türkiye halen lâik…

- herkesin içindeyiz. saçmalama…

- ortalarda pek kimsecikler yok. şu havaya bir bak, şu denize bir bak: deniz adeta kırışmamış çarşaf ve apışarana dikenli teller çekmenin sırası mı şimdi? kumlar sıcak, sular serin ve yaz sınırlarında bahar kokuyor gün… yaklaş yavrum…

- o elini ordan çeker misin? ayrıca deniz falan yok burda, beni bu şekilde havaya da sokamazsın!

- bugün, galaksinin tüm kokuları çimen ama gel gör ki bu durum senin sikinde bile değil!

- a-aa? ne dedin sen?!

- sik dedim; farkındayım ama kimseye de hakaret etmedim. benim moda anlayışım bu: namussuzluğun tavan yaptığı bu ülkede namusun modasına meydan okumak! nasıl? beğendin mi?

- sen bana resmen sik dedin!

- teknik olarak şu an sen de bana resmen sik demiş bulunuyorsun…

- bana bak, benimle böyle konuşamazsın. ben böyle konuşmalardan nefret ederim, ayrıca iğrençsin!

- bak… ben bir şeyler hakkında konuşurken o şeylere dair meselâ “seviyorum” derim ya da “sevmiyorum” da derim ama “nefret ediyorum” o kadar da kolay lokma değil. olmamalı da. bir şeyden nefret edebilmen için hakikâtli nedenlerin olmalı. biri sırf dili eğip büktü diye, ondan veya bahsettiği şeylerden nefret edemezsin. üstelik bunun nedenini bile ona sormadan.

- ederim!

- nefret falan demezsin! üstelik… ben seni seviyorum.

- yalanını sevsinler.

- sevsinler, ama ben normalde küfürlü de konuşmam, ben yalnızca dilin ne kadar değişken bir şey olduğunu sana kanıtlamak için böyle konuştum. meselâ ben aniden sik diyorum, sen çıldırıyorsun. ama sen nefret dediğinde benim çıldırmam sana olağan gelmiyor. yani dilin mucidi toplum, kıçından birkaç kelime yaratmış ve üstelik bunlar sanal. ama hepsi de anlaşabilelim diye. hangi birinin bir mahsuru olabilir ki? ve senin sanalın iyi de benim sanalım neden kötü olsun? senin küfür kabul ettiğin seni çıldırtıyor da senin küfür kabul etmediğini ben küfür olarak kabul ediyorsam ne olacak? bunun düşünsel paradigmasının altyapısının nerden beslendiğini ciddi ciddi hiç düşündün mü?

- düşünmedim ama benimle küfürlü konuşamazsın.

- elimizde sözlükle gezecek hâlimiz yok. bir biçimde anlaşabilmemiz gerekiyor. ve normalde küfür diye tanımlanan sözcükleri zaten kullanmam diyorum, ben yalnızca sana bir şeyi izah etmek istedim. seni tedirgin edeceğini bildiğim bir kelimeyle seni biraz da provoke edesim geldi ama hakaret etme maksadım yok, bunu bilmiyorsan halen konuşuyor olmamızın da bir mantığı yok. kaldı ki bunu herkesin önünde de yapmam. çünkü seni zor durumda bırakmak istemem. bunu yaparsam sana faşizm uygulamış olurum çünkü senin inisiyatifin dışında istemediğin bir duruma sokmuş olurum seni. biliyorsun, bachmann‘a göre de faşizm iki kişi arasında başlar. ve ben liseli hevesler taşıyan kofti anarşist yeniyetme kafalarında da değilim. öyle olduk olmadık yerde, ileri geri lâflar etmem. seninle baş başa konuşuyoruz sonuçta ve buna küfürlü konuşmak denilemez; buna kavramları olgunca tartışmak denir. bence özel hisssetmelisin kendini.

- sahiden mi? ama bu durum bana yine de kabaca geliyor. gerçekten hoşlanmıyorum. ayrıca bu konuştukların ilgimi de çekmiyor.

- sana bunu kabaca olarak yargılamanı toplum emrediyor, üstelik bu toplum ikiyüzlülük mertebesini de kimselere kaptırmaz.

- sonuçta ikimiz de bu toplumda yaşamıyor muyuz?

- evet, ahlâkçı ahlâksızlığın tam da ortasında birbirimizi seviyoruz ve şu an bu ortamda ikimizden başkası da yok. hangi kelimemizi kim niçin yargılayabilir? istediğimiz takdirde sadece dili değil; devleti bile böler, parçalar ve hatta satarız; dünyayı yedi kere yıkar, sekizinci kez baştan kurarız. yani, sadece ikimiz başbaşayken. bundan topluma ne? bundan insanlığa ne? toplumun dili de der ki devlet de millet de aşkın kavramlardır. yani transendental. hani göster bana o zaman, tüm bu kelimeler gerçekten nerede? o dil, o devlet, o millet nerede? hiçbiri de senin şu köprücük kemiklerinden daha güzel olamaz. dünyanın hiçbir transendental kavramı, şu claviculaların kadar ilgilendirmiyor aslında beni. ama ben zaten, sana tam da bundan bahsediyordum. fakat ilgini çekmiyormuş.

- olsun. sen bana yine de küfretme. ayrıca o nerede dediğin millet de tam da şurada, biraz ileride, köşeyi dönünce solda.

- ama ben sana küfretmiyorum ki. sana ciddi bir şey anlatıyorum. bunu senden başkasına anlatırsam olgunca karşılayacaklarını da sanmıyorum. senin yanında rahatım ve bu allahın belâsı topluma şu an dahil olmayıverelim. ve biliyorsun, ben kaba biri değilim ve küfürlü konuşmayı zaten normalde tercih de etmediğimi sana ısrarla vurguluyorum, çünkü kelimeden bol ne var ki şu dünyada? insanların küfür diye kabul ettikleri kelimeleri neden inadına inadına o kelimelerden alınabilecek insanlara karşı kullanayım ki? bu biraz aptallık gibi olur zaten, ben başka bir şeyi izah etmek istedim.

- gerçekten de hiç mi küfürlü konuşmazsın normalde? meselâ arkadaşlarınlayken falan?

- arada bir konuşurum tabi ama…

- nerde meselâ?

- yatakta.

- oh!

- oh tabi. bir de ah de bakayım…

- ahh!

- lâmbaya püf…

- lâ bamba!

harcanmış türk gençliği - bap II:  yatak odasında felsefe.

- ner’de kalmıştık?

- tüm galaksi çimen gibi kokuyordu. hadi bana kendimi farklı bir yerlerde hissettir biraz. gidelim buralardan… sıkıldım ben bu şehirden.

- hah… o halde devam ediyorum… dans etmeyi sever misin?

- amatör olarak eşli danslarla ilgileniyorum ama… şey… yok böyle dans‘ı izledin mi? derya büyükuncu resmen neymiş öyle ya!

- olimpiyatlar tarihinde en çok madalya alamamış milli sporcumuz. branşı yüzme, ama iyi dans ediyormuş.

- kıskanmasana.

- ne yapsaydım, adamın göğüs kaslarına şiirler mi yazsaydım?

- ne var? ben yazabilirim. aslında fena fikir de değil…

- o halde yılmaz morgül‘ün de göğüs kaslarına şiirler yaz. madem cem yılmaz‘la yılmaz morgül‘ün komiklikleri arasında fark yok, neden derya büyükuncu‘yla yılmaz morgül‘lün göğüs kasları arasında fark olsun ki?

- ya öf… hadi devam et… galaksi çimen gibi kokuyordu diyordun.

- tamam. o su kenarını düşün şimdi. buralardan uzaklaşmışız. belki de assos‘tayız. üzerime yürüyorsun. tüm yaban tavşanı halllerimizle deliler gibi koklaşıyoruz: biraz iğde çiçeği, biraz zeytin çiçeği, lavantalar, anemonlar ve kekik. tüm bu saçma kokular, mis rüzgarlara karışıp yalıyor sağ dirseğinden başlayarak. ve düşün, tüm giysilerimiz yalnızca birkaç yaprak incirden ibaret. romantizmini bozmak istemem sevgilim ama bu havada o muhafazakâr orospuyu oynamanın gerçekten de alemi yok! nar gibi de açılman lâzım…

- oha! ne dedin sen?!

- nar dedim.

- ya sen nasıl bir öküzsün?!

- gayet cool…

- beni böyle tavlayabileceğini mi düşünüyorsun?

- sen buna tava gelmek mi diyorsun?

- bu konuşmayı daha fazla sürdürmek istemiyorum!

- ne istiyorsun peki?

- birazcık daha romantik olmanı.

- devam edeyim mi?

- et, ama odun gibi değil. bu tarzına halen alışamadım. azıcık ince ol.

- tamam… üzerime yürü demene kalmadan, dudaklarım dudaklarını çiviliyor. biliyorsun; benim hiçkimseden herhangi bir beklentim olmaz ama sen bana sunuyorsun.

- sunmak?

- evet, saba tümer gibi.

- hahahahahahahahahahaahaha!

- kadınlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanırlarmış sevgilim. saba tümer gibi güldüğüne göre, benden hoşlandığını artık kesin olarak biliyorum.

- ya sen resmen öküzsün. hadi birazcık daha anlat…

- demek hoşuna gitti…

- anlat!

- galaksi halâ çimen gibi kokuyor ve ben öküz değilim. doktorun demesine göre bende insomnia başlangıcı ve beraberinde dikkat bozukluğu ve ileri derecede hiperaktivite var. ama bunlar bende zaten on üç yaşımdan beridir var ve sen beni öperken resmen yalıyorsun ama ben o an bile otların arasından bizi röntleyen o bohem tavşanla bakışıyorum. omzunun hemen üstünden göz göze geliyoruz, hayvan resmen bıyıklarını oynatıyor bana bakarak. aslına bakarsan, ne biçim de adamım: otların arasında, bir tuhaf mizah ile seviyorum seni…

- sen bana “seni seviyorum” mu dedin?

- “otların arasında, bir tuhaf mizah ile seviyorum seni” dedim. üstü kapalı seni seviyorum demeye getirdim ama sen böyle içini oydukça, içimdeki o iyicil inek de sayende resmen öldü.

- inek mi?

- evet.

- hani tavşandık?

- tavşan biz değildik. o başkası. ikimizi uzaktan gizlice izleyen üçüncü bir göz o.

- hmmm… izlenmek hoşuma gidebilirdi aslında.

- hayvanlar tarafından mı?

- olabilir.

- olabilir, galaksinin en güzel cümlesidir.

- galaksi deyip duracağına bana azıcık da yıldızlardan bahset o zaman. romantizmin fazlası bizi yormaz…

- fakat sahte ve steril romantizm bizi bozar. yine de tamam… yıldızlar… kimseye söyleme ama dünya kupası’nda arjantin’i tutuyordum, messi‘den dolayı falan da değil; sadece maradona‘dan dolayı. ve ne oldu? yıldızlar karması arjantin babayı aldı! ve tüm arkadaşlarım dünya kupası’nı kim alır bahisleri oynarken, onlara banko arjantin alır dediğim için resmen utandım! insan içine çıkamaz oldum. futbol bilgimle eğlendiler. arjantin‘in kupadan elendiği gün kendimi bir bara attım ve bir arjantin dolusu birayı teselli niyetine bir dikişte yuvarladım. anlarsın sevgilim, bu işler böyle ince işlerdir. yunan tanrıları da içmemizi istiyordu ve ortam son derece müsaitti. gök mavi, yer beyaz diye inliyordu tüm tribünler, bilmediğimiz ama tanıdığımız o dilde. yani… aslında hepimiz arjantinliydik, o kıytırık çim zemin dahil. farkındaysan, yine dilden bahsettim. ama, bazen öyle şeyler oluyor ki, insanlarla istediğin kadar aynı dili konuştuğunu düşün, seni değil ismet inönü, diego armando maradona bile kurtaramıyor.

- sıkıldım.

- yıldızlardan bahsettim.

- futbolculardan ve siyasilerden bahsediyorsun.

- analoji yapıyordum. açık açık felsefe ve edebiyat mı yapsaydım?

- olamaz mıydı? ne güzel montaigne‘den bahsederken birden maradona‘ya atladın…

- maradona her konuda montaigne‘in eline verir.

- neyi?

- topu.

- ya bişi’ diyeyim mi? senin felsefeye falan kapasiten yetmez! tarzında sorun var. su katılmamış bir su aygırı gibi konuşuyorsun, bazen ilişkimizi sorguluyorum.

- o halde, sana iyi haber: yatak odası’nda felsefe başucu kitabımdır, marquis de sade.

- senden başka bir şey de beklemiyordum zaten. 

- ben de senden beklemiyorum ama sen sunuyorsun dediğim gibi.

- ahahahahahaha! başka?

- başka… mesela aristo‘yu da iyi bilirim… zaten aristo da bilir, tam şu kıyıdan tüm dünya görünür. bak şimdi düşün, mesela irtifa 237 metre, karşımızda da midilli adası, burası da assos olsun. yani aristo‘nun mekânı…

- yani?

- yani… atalarımızın mezarları üzerinde son derece ayıp şeylerin zamanı. ortam ve hava şartları, son defa müsait. bir-üç-iki-beş-yedi! içimden sayıyorum… söğüt ve domaniç çevresinde kurulan bir kayıboyu kadar müsaitiz büyümeye…

- biraz daha net konuşur musun?

- diyorum ki… şimdi o güzelim formanı çıkar; o 10 numaranın hakkını gümbür gümbür verelim! ganj nehri kadar fikri hür, vicdanı hürüz ve biraz da lâtin; şu enfes kalçaların dahil. maradona görse kıskanır…

- amatör olarak dansla ilgileniyorum demiştim.

- ben de amatör olarak seninle ilgileniyorum.

- teşekkür ederim.

- edeceksin, ama henüz değil.

harcanmış türk gençliği - bap III: senin politikanın bittiği yerde, benim poetikam başlıyor.

- hadi bana ayıp şeyler fısılda…

- ne kadar maaş alıyorsun?

- of, aptallaşma! bu da nerden çıktı?

- birine aldığı maaşı sormak ayıptır derler.

- ben halâ öğrenciyim!

- sanmam. woody allen‘a göre üniversite kantinlerinin tipik bir ürünüsün ama bu tabi ki şaka; sevgilimi kafaya almam ben.

- sen hastasın!

- ne duymak istiyorsun ki?

- assos‘a geri dönelim, anlat orayı bana, orada aramızda geçecekleri… saçmasapan şeylerden bahsetme. cidden sıkılıyorum…

- hmmm… tamam… bak şimdi… assos‘tayız ve ıtırlı bahçede, bahnameyi yazıyoruz. saçlar samur, kasıklar demir… üstelik arı gibi de çalışkanız, şu kırmızı kiraz dudaklarımız dahil…

- başka?

- bu öpücükler bize vız geliyor, tırıs gidiyor…

- ya sonra?

- sonra… dudakların dudaklarımı çivilerken bir yunan jeti geçiyor üstümüzden; aniden. malum ege kıyıları… ve assos-midilli dolaylarındayız… yani türk-yunan dostluğunun yalan olduğu yerde. romantizmini bozmak istemem sevgilim ama havada it dalaşı sürüyor ve sevişirken atalarımız bizimle gurur duysun ve ordumuza da moral olsun diye ünlü bir türk büyüğü gibi konuşasım geliyor.

- ah… değişik fantazilerine bayılıyorum işte. ne diyorsun peki? hadi söyle… benimle daha sert konuşsana biraz. cengiz han gibi konuş!

- cengiz han, türk değil; ama türkler, moğol olabilir.

- moğollar‘ı boşver şimdi. meselâ yunan tanrıları gibi konuş! aristo gibi!

- aristo tanrı değil; filozof. ayrıca yunan değil, makedon. hattâ, tarihin en ünlü makedon‘u büyük iskender‘in de hocası oluyor.

- off!

- tamam… dinle… bir türk büyüğü gibi konuşuyorum ve havada it dalaşı sürerken “nerede o eski jetgiller?” diyorum. eski jetgiller’i hatırlayıp kıblemizi şaşırıyoruz ve bayram değil seyran değil; ben bunu niye söyledim? aldırmıyoruz… fabrika ayarlarımıza geri dönüyoruz; gülüşüp devam ediyoruz, koklaşıp. ve seni enişten gibi de öpüyorum!

- oha!

- ne var? siz kadınların en büyük fantazilerinden biri de bu ve buna benzer durumlar. yalan mı?

- ama ben sevişirken espri yapan erkeklerden hoşlanmam. böyle yersiz densizliklerden de!

- ben de o erkeklerden değilim zaten. hattâ sevişirken gülme krizine girmek, isteyebileceğim son şeydir. hayal gücüme sınır da koymam ama şunu söyleyebilirim ki bazı hayvanoğlu hayvan arkadaşlarım, sevişme esnasında pipilerine isim takarak sevgilileriyle konuşturuyorlarmış. ve bunu ortalık yerde ayı gibi de anlatıp gülüyorlar.

- ahahahahahaha! nasıl yani?

- şöyle ki, meselâ osman diyor ona. sonra da sevgilisine dönüp bundan böyle osman’la muhattap olacaksın diyerek, elindeki osman‘a seslendirme yapıyor şebek. gençliğin durumu vahim…

- ahahahahahaha!

- gülme! komikten ziyade dramatik bu. hatta trajedi klâsmanını zorlar gibime geliyor. ve hani sen sevişirken gülüşmelerden hoşlanmazdın? trajediye gülünür mü hiç?

- ahahahahahaha!

- resmen şuh kahkahalar patlatıyorsun. sen sevişirken gülüşmeleri sevmezsin belki ama bu hardcore gülüşlerin sonunda ceddimiz bir derin nefes daha alıyor. çünkü toprakları emin ellerde, ter, gözyaşı ve huşu içinde sulanıyor. otların arasında, bir tuhaf mizah ile seviyorum seni…

- evet, beni sevdiğini sürekli söyle, ben bundan hiç sıkılmam…

- sıkılman mümkün değil, çünkü senin politikanın bittiği yerde, benim poetikam başlıyor.

- ah!

- oh!

- hadi devam et…

- yetmez ama evet diyorsun?

- evet!

- tamam… assos‘tayız yine… etrafta zeytin ağaçları bol. ardımız tanrıların dağı ida, yani kaz dağları. amazonlar‘dan sonra oksijenin en bol olduğu ikinci bölgedeyiz. otların arasında. zeytinliklerin altında. kumsala çok yakınız… kumsal diyorsam da aslında çakılı bol. buraların tek sevemediğim yanı da bu. deniz, hayvan gibi karşımızda ve akşam olmak üzere. güneş portakal gibi de batıyor. ve suratımızı yalayan ılık rüzgârlar bize karşı kıyıların kokularını getiriyor. şu güzel omzuna bir uğurböceği konuyor, irkiliyorsun. çünkü senin böcek tayfasıyla aran iyi değil. doğrusunu söylemek gerekirse ben de sevmem böcekgilleri, ama yine de uğurböceğinin bir zararı olmadığını biliyoruz. beyaz omzundan alıveriyorum onu bir parmak ucu sevişiyle. parmağımı döndürdükçe, o da sanki aynı noktada kalmak ister gibi adımlıyor parmağımın ekvator çizgisini. tavşanın yanı sıra böcek de bizi izliyor, ama enişten ortalarda yok.

- şu enişteyi artık aradan çıkar ve devam et lütfen… sonra?

- bunu söylemenin sırası hiç değil biliyorum sevgilim ama başlayan her şey bitiyor diyor bir filozof; bu ne kadar acıklı, ne kadar da ruh hastası bir tespittir böyle. düşünsene; başlayan her şey bitiyor diyor adam.

- bitecekse de şimdi bitmesin ama. sırası değil.

- sahiden de, başlayan her şey bitiyor ama. baksana: uğur böceği bile parmağımda durmuyor sabit ve ben bu tür sözlerin gerçekliğine halen alışamadım.

- ama şu an yine konsantrasyonumu bozuyorsun. omuzlarımdaydın?

- isteğin üzerine felsefeden bahsediyordum.

- hayır, böceklerden bahsetmeye başladın.

- tamam, yolluyorum gregor samsa‘nın akrabasını hemen: iç iç böceğim diyerek bir cunda meyhanesinin yolunu gösteriyorum kırmızı hayvana: iki kırmızı kanat, birkaç siyah benek senin depresyonun da; erteliyorsun…

- sen o böcekle mi konuşuyorsun?

- evet. ve okşuyorum ayva tüylerini gecenin. seni böyle de sevebilirim çünkü ben. yani düşün ki bir sabah uyandın ve kendini böcek olarak buldun. ama ben halen aynı benim. ne yapardım sence? düşündüm de, eğer sevgilim bir böceğe de dönüşse, onu o böcek formu haliyle de sevebilirim ben, üstelik böcekgillerle aram iyi olmamasına rağmen. çünkü kafalar kafası kafam bana bunu emrediyor. çünkü senin politikanın bittiği yerde, benim poetikam başlıyor; içimde kürk mantolu bir maradona yaşıyor; beyin kıvrımlarımın arasındaki otlarda bir deus ex machine besliyorum ve sevgilim, senin bundan gerçekten de haberin yok…

- anlamadım?

- belki sen, diyelim ki adım osman olsaydı beni sevmezdin ama ben seni bir böcek olsaydın bile sevebilirdim diyorum. yani senin küçük dertlerin benim büyük sevmeme engel değil.

- işte bunu sevdim. bana beni terk etmeyeceğine dair söz verir misin?

- hayır.

- neden?

- sana seni ancak hayal kırıklığına uğratmayacağıma dair söz verebilirim. yani, meselâ ki bir erkeğin her şeyinden ama her şeyinden çok hoşlanıyorsun, onu çok seviyorsun, her şey mükemmel gidiyor. fakat o da ne? bir de bakıyorsun ki, sevgilin junior gerçekten de muazzam derece de ‘junior‘mış. o anki hayal kırıklığını düşün. işte öyle bir hayal kırıklığına uğratmayacağım seni hiç. sözse söz.

- ahahahahahaha! seni seviyorum!

- kafka‘yı sev, beni değil.

harcanmış türk gençliği - bap IV: hâfız’ın yeri

- benim karnım acıktı.

- çünkü dakika doksan ve lâfla yürüyen peynir gemilerinden oluşan donanma, sabaha karşı assos kıyılarına demirledi. eve gidersek aç kalırsın, çünkü dolapta sadece peynir var. peynir sever misin?

- senin aklın halen assos‘ta mı kaldı?

- aklımı bilemem ama kalbim ege‘de kaldı. assos‘ta olsaydık sahilde patates közleyip yerdik. biranın yanında da nefis olurdu. mmhm… ama bak aklıma ne geldi. ezine peyniri‘nin iyisi de o tarafta. hattâ hâfız’ın yeri diye bir yer var orada, böyle derme çatma, bildiğin kulübe gibi. harabelerden aşağılarda, 3000 yıllık kadırga limanı taraflarına yakın, bir başına bir yer. bira-patatesten ziyade çok manyak rakı-balık yapılabilirdi öncesinde. yaşlı bir amca işletiyor ve böyle o kulübe gibi meyhanenin arka tarafı eşşek kadar da büyükçe bir bahçe. oradaki amca, en taze yeşillikleri, kavunu karpuzu falan o bahçeden taze taze koparıp getiriyor önüne… mezeleri de girit mezeleri, cunda‘yı aratmıyor. ve peynirimiz de önümüzde olursa, dünyaya diz çöktürecek kafaya ulaşabiliriz. hem düşündüm de; sabahlayarak yaşayanlar olarak ortak ve anlamlı bir olayımız olsaydı, aha şuraya yazıyorum, tüm dünyaya diz çöktürürdük. herkes uyurken hem de.

- kusura bakma ama ben hâfız’ın yeri isimli bir yerde yemek yemem.

- niyeymiş o?

- hâfız’ın yeri diye meyhane mi olur ya? olsa da ben gitmem.

- assos
‘ta öyle bir meyhane var ve karnın acıkınca arka bahçedeki otları bile yersin.

-
yemem.

-
iyi o zaman, sahilde patates yiyeceğiz assos‘a gidersek.

-
aslında daha romantik olabilirdi. peki o adam nasıl biri?

-
kim?

- hâfız‘ın yeri’ninhâfızı.

-
bu hâfız meselesine neden bu kadar takıldın anlamadım ama madem öyle, dinle: aslında ben assos‘a defalarca gittiysem bile bu bahsettiğim mekâna ilk defa, üniversiteden arkadaşlarımla birlikte birkaç yıl önce gittim. yaz sonlarıydı ve eski okul arkadaşlarımdan birinin maksimum 18 metrelik tekne kiralayabilmemize yarayan kaptanlık lisansı da vardı ve amacımız böyle 10-15 metrelik bir tekne kiralayıp üç dört kişi ayvalık-cunda hattından denize açılarak tüm edremit körfezi limanlarını tekneyle turladıktan sonra bozcaada‘daki şarap ve bağbozumu festivali‘ne gitmekti. sadece ayvalık açıklarında bile 23-24 tane irili ufaklı ada olduğunu da düşünürsen, çok sağlam bir anı defterine sahip olacağımız da kesin gibiydi…

- yanınızda kızlar da var mıydı?

- ya ne alâkası var şimdi? ayrıca politically correct konuş biraz! kız değil, kadın.

- haha, bunu bana sen mi öğretiyorsun? yesinler. sen soruma cevap ver!

- yani böyle bir iki gün takılacaktık denizde tekneyle ve sonrasında da bozcaada‘da şaraplanacaktık mevsimin en güzel zamanında. bilmek istiyorsan da söyleyeyim: saplar ordusuyduk! hatta yamyamlar gibidik. içimize sinen bir tekne bulamadık, fiyatlar da abartılıydı, kiralık tekneler de kafamıza göre değildi. sabah da çok erken saatlerdi… ama işte sonra, aklımıza birden bisiklet olayı geldi; biz de ayvalık’tan bisiklet kiralayıp yola çıkalım dedik; hem macera olur, hem paramız da mis gibi cebimizde kalır; tüm paramızı da bozcada’da şaraba ve yemeğe yatırırız. biz de, ayvalık’tan bisikletlere atladığımız gibi irili ufaklı minik durakları atlatıp ören’e gün sonunda ancak varabildik. bir gece oradaki sahilde sabahladık. sonra, sabah olurken ören üzerinden akçay, güre, altınoluk, küçükkuyu ve derken sonunda assos’a vardık ama ne varmak! vardığımızda resmen ölüyorduk! resmen iki gün sürdü yolculuk. şu an düşünüyorum da, resmen delilikmiş yaptığımız. mola vere vere gitsek bile hayatımın en uzun ve yorucu bisiklet yolculuğuydu. ve yolda elli defa geri dönmeyi düşündüysek bile macera kafası sonuçta macera kafasıdır ve sonunu görmen gerekir. çünkü o son sandığın yerde yeni yeni şeyler başlar. maceranın en güzel yanı da budur. işte bu hâfız‘ın yeri dediğim yerin önünde durduk en son, çünkü resmen bacaklarımızı hissetmiyorduk artık. o kadar yorulmuş ve toz içinde kalmıştık ki assos harabeleri‘ne çıkma işini ertesi güne bıraktık oy birliğiyle. ilk yaptığımız şey de kendimizi direkt olarak suya atmak oldu orada. hava da kararıyordu ve karnımız da çok acıkmıştı ve hem kurulanmak, hem de yemek yemek, hem de geceyi geçirmek için hemen o kıyıdaki bu meyhaneye girelim dedik… sonra birden, yerin adının hâfız‘ın yeri olduğunu gördük. etrafta da zeytin ağaçlarından başka hiçbir şey yoktu ve çok da açtık. yani bizim yerimizde sen olsan ağaç kabuğu mu yerdin, hâfız‘ın yeri‘ne mi girerdin?

-
ben balık tutardım.

-
ahahahaha, sen balığı hadi ki tuttun diyelim, onu ayıklayamazsın bile. üstelik bilmediğinden de değil, ellerin kokar diye.

-
abartma, o kadarını yapabilirim. balığı sen tutarsın o zaman, ben de gerisini hallederim.

-
ya balığı geçtim, sahilde patates közleyelim desem çalı çırpı bile toplamazsın sen.

- prensesler çalılarla uğraşmaz, o senin işin.

- pozitif ayrımcılık
doğada geçerli değil. doğada olsa olsa doğal seleksiyon olur.

-
sen öyle san. prensesler her yerde prensestir.

-
ya bir şey diyeyim mi, sende ne var biliyor musun? böyle kibar kibar takılıp tüm işi bana yıkıyorsun ama zor bi’ durumda kalsan mesela, dünyanın en varoş kadını da sen olursun o an. o prenseslik makamından da eser kalmaz.

- peki sende ne var biliyor musun?

- ne var?

- beni genelde çok hafife alıyorsun.

-
alâkası yok. sırf adını beğenmedin diye hâfız‘ın yeri’ne gitmem diyorsun, beni de böyle konuşturuyorsun.

-
n’apiim, çok salaş gibi geldi.

- e salaş bir yer zaten. güzelliği de orada. ayrıca şunu dinle, sözümü kesip duruyorsun, sonra konu dallanıp budaklanıyor… işte bu adam, yani hâfızyeri’nin hâfız‘ı, biz de merak edip sorunca, mekânın adının hikâyesini anlattı. zaten bizden başka müşterisi de olmadığından, canı da sıkılıyor gibiydi. biraz bunaklıkla karışık hey adamım biz burada yabancıları sevmeyiz havasına rağmen iyi de bir adama benziyordu. dedi ki, ben imamdım aslında… biz tabi bunu duyar duymaz bir meksika dalgası oluşturduk, nasıl yani bakışlarımızla. meyhane işleten bir imam… işte bu adam, islâm ülke genelinde siyasallaştıkça, inandığı değerlerden soğuyup her şeyi sorgulamaya başlamış. çevresindeki çelişkiler onu çok rahatsız etmiş. sonra bir sürü örnek saydı. genel olarak, son yıllarda paranın el değiştirmesiyle sermaye ilişkilerinin nerelere vardığını ve dünün mağdurlarının bugünün zalimlerine dönüşmüş olmasını içine sindiremediğini ve kendisini o çevreye ait hissetmeyerek başka bir kimlik arayışına yöneldiğini anlattı… ve nihayetinde bir nevi u dönüşü yaşıyor; imamken, assos‘a yerleşip meyhane açmaya karar veriyor ve adını da hâfız‘ın yeri koyuyor, yani, tüm geçmiş günlerine ve eski çevresine inat yapar gibi. bir nevi radikal bir protesto, üstelik kendi hayat tarzını da boykot eden cinsten.

- oha!

- prensesler oha da mı diyor?

- assos‘a gider gitmez, beni hâfız‘ın yeri’ne götürüyorsun!

- tamam, ardından, önceleri barmenken sonradan her şeyden soğuyup da şehrin camisinin imamı olmaya karar vermiş 40’lı yaşlardaki dövmeli gencin kıldırdığı namaza da gitmemiz farz olur mu dersin?

- ahahahahahaha!

- beni seviyorsun, biliyorum.

harcanmış türk gençliği - bap V: patatessiz bir dünya mümkün değil.

-
sence başlayan her şey mi bitiyor ya cidden?

- sanmam, çocuklar duymasın adlı dizi halen devam ediyor.

- ya düzgün cevap ver.

benim de kafamı kurcalayan şey bu zaten. çünkü evren sürekli genişliyor; başlayan her şeyin bittiği, biten şeylerin sonundaysa yeni şeylerin başladığı bir düzen varsa eğer; aklıma da şöyle dev bir görüntü gelir benim: koskocaman bir fanus. ve bu fanusta da bütünsel bağlamda aynı kalmalı gibi her şey; yani her şeyi irili ufaklı değişimlerden meydana gelen ve aslında bir bütün olarak hiç değişmeyen bir düzenden ibaret gibi düşünebilirsin. fakat evren dışarı doğru sürekli genişliyorsa, yani şu anki geçerli teorik fizik önermesi budur, bu durum da bu teze aykırı bir felsefi önerme gibi olur. çünkü, evren sürekli genişliyor denildiği vakit de sanki bir şeyler bu hikâyede ‘fazla’ oluyor fiziksel bağlamda; ve kafamda da materyal tabanlı bir modelleme yapamadığım vakit benimsediğim felsefi değer de güme gidebiliyor. hadi diyelim ki evrendeki bu fiziksel genişlemeye neden olan fazlalıklar, bu bitiyor dediğimiz şeylerin külleri gibiyse eğer, o halde külleri meydana getirmek için her seferinde yanması gereken yeni malzeme nereden geliyor? yana yana her şey kül olmaz mıydı bunca zamandır? bu noktada, enerjinin korunumu yasası da kafamda ayrı bir soru işareti olarak duruyor. bu sürekli genişleyen evren tasarısı beni delirtebilir, gerçekten. genişliyorsa da neyin içine genişlediği sorusu muallâkta çünkü. bu, aslında, ateşi izlemek gibi bir şey işte. ateşten arda kalan korlara, sonra da o küllere saatlerce bakakalıp öylece durabilirim ben; duman çıktı ve kül kaldı geriye, şu alev ve kor sonrası. ve işte bitti bu ateşli hikâye de. peki ya ne oldu? yüzüm ısındı bol bol ve sanırım bunu seviyorum işte. gerisi, aslına bakarsan çok da mühim değil. yani ne felsefe, ne de fizik umrumda değil o değişim sonrasında: çünkü keyfim ikisine de ağır basıyor ve diyorum ki başlayan her şey eninde sonunda bitiyor da olsa, bitmiyor da olsa; benim için bitmiştir o an, o ateş. o şey, benden geçti gitti; yüzüm ısındı ve ben mutlu oldum.

- her şeye ‘düz’ bakma alışkanlığının hüküm sürdüğü bir düzende, birileri de ‘ters-yüz’ etmek için var olmalı belki de. evrenin genişlemesine neden olacak o ‘fazla’dan parça diyelim ki sensen ve bu yüzden karışıyorsa aklın ateşin başında? yani sen evrende bir kilit taşıysan, buna kim hayır diyebilir ki? herkes kendi evren tasarısının kilit taşı olamaz mı? herkesin bir evreni olamaz mı?

-
olabilir. bu da geldi aklıma ama aklıma gelenlerin benden önce nice insanın aklına geldiğini okudukça da canım sıkıldı. bu hep sana da olmaz mı? hatta kendime dedim ki evren sürekli genişliyor diyenler evrenin neyin içine genişlediğine akıl sır erdiremiyorlar; o halde bunu düşünmek seni eğlendirebilir. sonra da her şey bir yin yang görüntüsü gibi olabilir dedim. her şey yani. yani evren diye bildiğimiz şey yin‘se, paralel evren-ler de yang olabilir ve bunların ikisi de bir bütünü oluşturabilir yin yang gibi, fakat bilinen boyut kavramlarıyla açıklanamayacak biçimde. ama bu ikisi, bilinenin aksine tam olarak “eşit” gibi de gelmiyorlar bana. yani aslında ben yin yang dengesini her daim birbirini dengeleyen iki gücün eşit birlikteliği olarak görmüyorum demek istiyorum şu anki evren tasarısı önermelerinden yola çıakrak. çünkü evren sürekli genişliyorsa, bir diğer tamamlayıcı küçülmeli. bu, aslına bakarasan, kafamın içindeki düşüncelerden manyakça olanı. yani, şu evrenin materyalist bilinenlerine dayanarak yin yang felsefesinin o eşitleyici doğasına meydan okuyan gözlerle bakabilirim, neden mi? çünkü bir gün o yin, tüm yang’ı yutabilir benim evren tasarıma göre. yani her şey kül olabilir. bu da aslında bizi kaosun ritmine taşıyor: öngörülemezlik. ve, herkesin kendisinin, kendi evren tasarısının kilit taşı olabileceğini düşünüyorsak, ben de bir kilit taşı olarak bunu tasarlıyorum işte evrene dair. bir gün her şey kül olacak. ya da alev topu. yani işte, o kocaman fanus yanacak. hatta derim ki intihar da her haliyle bu yüzden meşrudur. ben kilit taşıysam, karar mercii ben olmam gerekir. o halde söyle bana: intihar etseydin kendini beyninden mi vururdun, kalbinden mi?

- neden ölümden bahsediyoruz şimdi?

- ölümden bahsetmiyorum, sonlardan bahsediyorum. intihar da bir son gibi, ama nasıl başladığı da önemli çünkü intiharla da bir başka şey başlamaz mı aslında? başlayan her şey biter mi bilmem ama neyin nasıl başlayıp nasıl bittiği belki de daha önemlidir bu yüzden. bu yüzden sordum bu soruyu da. yani seni tanımak için.

- evet ama ölümden bahsedeceğin aklıma gelmemişti. bilmek istiyorsan da şunu söyleyeyim: ben hayatı seviyorum.

- hangi hayatı?

- anlamadım?

- hangi hayatı?

- işte bu hayatı. öyle bir olasılığı da hiç düşünmedim ve üzerine kafa yormak da istemiyorum intiharın.

- sana bir şey itiraf edebilir miyim peki?

- dinliyorum.

- bence artık buna bir son vermeliyiz.

- neye? hayatımıza mı?

- bir saattir birbirimize rol yapıyoruz; hadi gel artık bitirelim bunu. bugünlük de bu kadar olsun ve normale dönelim. ben bizi öyle de seviyorum.

- ne’den bahsettiğini anlamıyorum.

- ya of uzatma işte, en sevdiğim yanını söylemek zorunda bırakma beni.

- söyle, belki hoşuma gider.

- bu yüzden söylemiyorum zaten.

- ya hadi söyle.

- bilerek aptal rolüne yatıyorsun ve bana sürekli pas attın dakikalardır. sırf konuşayım diye; abuk sabuk, her şeyden. en sevdiğim özelliğin de bilerek aptala yatmasını çok zekice ve o anın ruhuna uygun olarak yapabilecek kadar zeki olman ve bunu sadece kendi keyfin için değil, benim keyfim için de yapıyorsun ve aslında o böcek de, o tavşan da umrumuzda değil. o üçüncü göz, ikimizin yanında ancak meta gibi kalabilir. biz sanırım başkalarının cehenneminden çok uzakta bir yerdeyiz zaten; assos‘taki gibi. hem de şu galaksinin neresinde olursak olalım.

- seni neden seviyorum biliyor musun?

- bunu bilsem bile yine de duymak istediğimi biliyorsun.

- işte bu yüzden seviyorum; sen de bunun farkındasın; yani farkında olmamın farkında. sen bence yazar olsaydın ve o hikâyede beni tam olarak alelâde aptal bir kadın olarak anlatsaydın bile, hikâyenin son bölümünde hakkımı teslim ederdin ve hikâye boyunca sanki ben aptal gibi konuşup sana bol bol hakaret eden şımarıkça bir kadınken, sen beni aptal yerine koyarmış gibi görünmene rağmen bana bir kere bile hakaret etmezdin ve en sonunda da rolleri eşitlerdin. kafandaki iyicil yin, kafandaki kötücül yanga her zaman meydan okuyor. belki de bu yüzden yazmalısın sen.

- bunu yazsaydım kimse bu hikâyemi sonuna kadar okumazdı. düşünsene, ilk bölümlerde aptala yatan bir kadın ve habire çok bilmişlik yapan bir erkek var. az önceki konuşmalarımız, bile bile birbirimize rol yapıp eğlenmek istediğimiz için sadece bize eğlenceli gelir, başkasınaysa ölümüne sıkıcı gelebilir. düşünsene, üçüncü bir göz için ne kadar sıkıcı olurdu böyle bir hikâye. bence o tavşan da, o böcek de çok sıkıldı ikimizden.

- aslında böyle bir hikâye senin evren tasarına da uygun olurdu. tüm hikâyeyi de hikâyenin sonunu görmeyi göze alabilenler için yazmış olurdun; yani son bölüme kadar ısrarla dayanmayı göze alabilenler için. aynen, o bisiklet maceranız gibi bir yazı olurdu bu yazının bütünü de. aynen, ateşe baktıktan sonra korlara ve küllere bakakalan ısınmış bir yüz gibi olurdu okuyanların yüzü de. ve seni özenle okuyanlar senin gizli defterlerinden parçalar okumuşlar hissine kapılırlardı en sonunda ve o en son sanılan yerde bambaşka şeyleri başlatırdın onlarda. bırak da herkes okumasın seni bu yüzden. bırak da herkes için yazmayıver sen. kandır o herkesi. açıp baksınlar yazına ve “bu çocuk ne kadar da uzun yazıyor ya” deyip geçsinler, anlasınlar diye yazmanı istemezdim zaten; sadece düşünmek isteyenler düşünsünler kafanın içinden geçenlerin güzelliğini. ve sen onları yazının içinde, kafanın içindeki o reel ritmin kendi halindeliğiyle sars. kimisi bir daha seni hiç okumaya kalkmasın. sen onları eledikçe ele ve sonunda da seni en çok dinleme arzusu taşıyan kişiye konuşmuş ol sadece. sen ateş ol ve bırak da onlar yaktıklarından daha büyük ateşlerde yanmaya devam ederlerken, sen sadece isteyeni oturt o ateşin başına ve onlar istemese bile sen ısıt onları bu defa. hattâ bir başkası için değil de, belki de, sırf kendi kafanın güzelliği için bile olabilir bu yazdığın hikâyenin tümü. bırak da tüketmesinler seni, ama sen üretebil kafana göre. her şey kül olsun ve hikâyendeki bu karanlık mizah, yazdıklarından keyif almak isteyenleri okşasın sadece. sence bu yeterince özel bir şeye dönüşmez mi?

- en az şu güzel zihnin kadar özel olur, eğer bu güzellikte bakan gözler okuyacaksa beni. öyle bir hikâye yazsaydım, ne yazardım en son cümlesi olarak, biliyor musun?

- merak ediyorum?

- patatessiz bir dünya mümkün değil, derdim.

- assos‘u bu kadar çok mu özledin?

- hayır, tam da tersine assos‘u özlemiyorum çünkü zaten oradayız biz. bak, deniz kıyısından topladığım iri taşlardan kumun üzerine ilkel bir ocak yapıyorum. hem düşünsene, bir ocak ne kadar modern olabilir? işte ancak o kadar modern bir ocağın içine, çalı çırpı topluyorum. sen yardım etmiyorsun çünkü bilerek prenses rolünü çekiyor canın. aslında ben uyuz olurum böylelerine ama bu hikâyede bu benim hoşuma gidiyor sana bile çaktırmadan. veriyorum odunu ateşe, veriyorum alevi çalı çırpıya. zippo’dan yükselen o keskin benzin kokusuna takılıyor aklın, kokluyorsun. kokularla aranda obsesif bir ilişki var çünkü senin ve zaten bu yüzden de koklaşıyoruz yabani hayvanlar gibi, uzun uzun, sadece koklaşıyoruz. ama benim ateşle ilgilenmem gerek. odunu oduna sürterek olmasa bile iyi ateş yakıyorum ve ilkel duygularım böyle anlarda kabarıyor ve sen de bunu seviyorsun. ateş, yüzümüzü ısıtıyor. battaniyeyse senin sırtında. gözlerin patatesleri görünce büyüyor; çünkü karnın aç. siyah naylon poşetten patatesleri çıkartıyorum, biralar zaten soğuk ama biraların olduğu poşeti de bir iki taşın altına sıkıştırıp denizin soğuk suyunda bekletiyorum. sıcak bira içilir mi ya deme diye. ve patatesleri közün üzerine bırakıyorum sonra. sırf en tırt zevklerimizden biri olduğu için kumsalda yıldızlar altında sabahlayarak patates-bira yapmayı tecih edeceğiz bu gece ve aklın halen o bir karış ateşte olacak; birazdan tuz da alsaydık keşke diyeceksin, bense sana denizi göstereceğim: patatesi suyun içine bırak, tuzlu suda soy onu. hem temizlemiş olursun korunu-külünü, hem de elin yanmamış olur. üstelik, yiyebileceğin kıvamda serin ve deniz tuzlu bir patatesin olmuş olur. bir yandan da pısst diye açarım biralarımızı ben; anlarsın sevgilim, bu işler böyle ince işlerdir ve ben tuz bulma ve bira açma işini hallettiğim gibi paket paket sigara da aldım bak. içmesen bile mühim değil, ben aldım ve şimdi de ağzımız burnumuz kararana kadar patates yiyelim diyorum yıldızlar altında, şu çıplak ayaklarımız kumlara değerken, sabaha kadar. her şey hazır. bugün bu dünya, bu galaksi, hatta bu kozmozun tamamı ayaklarımızın altında. canımızın çektiği kadar ilkeliz işte ve bu da bana aynen, karpuz suyunun göbeğine damlaması gibi de romantik geliyor. biliyorsun, ben steril romantizmden hoşlanmam ve bu yüzden de en felsefi ve edebi konuşma bile bana kalırsa patatessiz bir dünya mümkün değil diyerek bitmeli. galaksinin ve kozmozun patatesle ilişkisini bilemem ama bir düşün. ben olmasam olurdu, sen olmasan olurdu, ama ben yine de patatessiz bir dünya düşünemiyorum. bir daha düşün: patates olmasa, fransız devrimi olur muydu sevgilim? senin patatesinin bittiği yerde, fransız devrimi de biter, ama, ben senin için birbirinden fransız devrimler başlatırım. çünkü hayal etmek fena halde beleş ve patates yiyeceğiz bu gece assos kumsallarında sabahlayarak. sence de, bir fransız öpücüğünü hak etmedim mi?

- hem kalbinden hem de beyninden öperim seni, yaklaş; sevişmelerden daha zevkli kafalara geçelim. çünkü biliyorsun; yanındayken bile özlüyorum seni halen ve öpmeden de olur ama sonun başlangıcında patatessiz bir dünya mümkün değil.


ozan önen  | 9 ocak 2011, pazar


kullanılan görsel: starry night over the rhone, van gogh


09:34 pm, ozanonen
100 yorum
text
kötüydü bu ve bunu yapmamalıydım.



ilk önceleri, türkçe kaynaklarda ilk kez oray eğin‘in
bir köşe yazısında adının geçtiğini düşündüğüm tao lin isimli genç nabigaeğin‘in yazdıklarından sonra fena halde merak edip araştırdım; eğin‘in bahsettiğine göre, 1983 doğumlu tao lin, abd edebiyat çevrelerinde şimdiden dahi olarak kabul görüyordu çünkü. sonrasında, dünya yeraltı edebiyatı’nın kült isimlerinden biri haline gelen ve sinemaya da uyarlanan dövüş kulübü adlı eseriyle hemen hemen herkesin tanıyor hale geldiği chuck palahniuk’un resmi internet blogunda, tao lin’den övgüyle bahsedilen bir kritiğe de tesadüfen rastlayınca, bu yazıyı yazmamın elzem olduğuna kanaat getirdim.

tao lin‘in you are a little bit happier than i am (şiir, 2006), eeeee eee eeee & bed (öykü, 2007), cognitive-behavioral therapy (şiir, 2008), shoplifting from american apparel (roman, 2009), richard yates (roman, 2010) olmak üzere şu ana kadar yayımlanmış beş kitabı var.

kendi yalnızlığına odaklanarak yazan ve anlatılarını bir tür yeni gerçekçi eksende kaleme alan tao lin‘in yazdıklarının türk okurlar için ne denli ilgi çekici ve anlaşılır olabileceğini kestirmek şu an için zor, lâkin, şahsın amerikan gençliğini hop oturtup hop kaldırdığını ve eleştirmenlerin de bir hayli dikkatini çektiğini görmek mümkün.

şiirleriyle, abd‘nin küçük iskender‘i algısına benzer bir algı yaratan ve cüssesine göre de iyi derecede bir okur kitlesi edinen tao lin, fazlasıyla sarkastik ama buna rağmen duru ve arı bir dil kullanıyor. romanlarında ise eleştirmenleri oldukça şaşırtan ve şeklen deneysel bir tarza sahip. dikkatimi çeken bir diğer detaysa, tao lin‘in internet üzerinden hiç de yabana atılamayacak bir tür yayıncı figüre dönüşmüş olması:

sosyal medyanın olanaklarını sonuna kadar kullanan lin, yazılı basında da kendisine oldukça geniş biçimde yer buluyor. yazılarına ve eserlerine erişim için, internette tao lin araması yapabilir, bu genç edebiyatçının tüm sosyal medya alanlarına ve internet üzerinden de eserlerine e-kitap formunda kolaylıkla erişebilirsiniz.

yazdıklarının türkçe çevirisine internet üzerinde henüz hiç rastlamadığım için de, tao lin hakkında internet üzerinde yazılacak bir yazı ekseninde ona ve muhtemel okurlarına yapılabilecek en iyi şeyin, onun bir yazısını ya da şiirini türkçe‘ye çevirmektir diye düşündüm ve bu yazım ekseninde, daha önce rastlamadığımı düşündüğüm için, size, türkçe‘de ilk defa bir tao lin çevirisi okutmuş olmak istiyordum.

lâkin, tam da bu esnada, iyi de bir okur olduğu belli olan bleached cocoon takma adlı bir edebiyatsever beni dürttü ve dedi ki “sıcak nal, bir edebiyat dergisi ve mart iki bin on’dan beri çıkıyor; genel yayın yönetmeni süreyyya evren ve sıcak nal, komşu yayınları’ndan çıkıyor. öykü ağırlıklı bir dergi ve yeni yazarlarla da çok ilgileniyor. tao lin de yakasından çektiği isimlerden biri ve sıcak nal, mayıs ayından bu yana tao lin çeviriyor. hatta, temmuz-ağustos iki bin on sayısında tao lin’in bir söyleşisi bile var.

bir süredir, farklı uğraşlarım nedeniyle istemeden de olsa, edebiyat dergilerine sırt çevirmiş olduğumdan, cemal süreya‘nın bir şiirinden adını alan sıcak nal‘ı kaçırmışım. doğrusu, ayıp da etmişim. bu yüzden, cemal süreya üstâdın soyadından attığı y harfini soyadında gururla taşıyan ve yeniyetmelik dönemimde dergilerle fena halde haşır neşirken yazdıklarıyla tanıştığım süreyyya evren‘e de selâm ederek, bir tao lin çevirisi de benim ellerimden çıksın diyorum.

tao lin’in hangi şiirini çevirsem diye düşünürken de, tao lin‘i tanımama vesile olan oray eğin‘in facebook‘unda paylaşmış olduğu bir tao lin şiirini çevirmemin anlamlı olacağına kanaat getirdim. dahası, bu bağlamda, çeviri şiir üzerine de biraz çene çalmak niyetindeyim.

çünkü ben çeviri şiirden pek de hoşlanmam. çünkü tüm sözcükler arasından ustalıkla seçilmiş sözcüklerle inşa edilen bir tür elmas işçiliği ürünü olarak şiirin, başka bir dile çevrilmesi oldukça tantanalı bir durumdur ve bana kalırsa çeviri şiir, orijinaline göre her daim bir dem eksiktir. bazen de çevirenin kalemine bağlı olarak orijinalinden bir parça fazladır. bu yüzden, türkçe eserler okumak isteyen okurların tao lin‘i nasıl tanıyacakları konusuna kuşkuyla bakıyorum ve tanınmasını istediğim bu yeni ismi, internet üzerinden de olsa biraz da kendi dokunuşlarımla tanıtabilmek istiyorum.

bu yüzden, tao lin‘in dünya edebiyat çevrelerinde yaratmış olduğu heyecanı da görmezden gelmemek gerekir diye düşünerek, tanınmasına en çok vesile olmuş şair kimliğini tanıtmadan olmaz diyerek, sevimsiz bir çeviriye de imza atmamak adına, can yücel‘in şekspiryane şiir çevirisi fikrine kapıldım ve tao lin‘in bir şiirini -biraz da o şiiri kendim yazıyormuşum gibi- kendi çeviri anlayışım ekseninde ‘yorumladım’.

tao lin‘in, cognitive-behavioral therapy adlı kitabında yer alan that was bad; i shouldn’t have done that isimli şiiri, kendimce çevirmeye çalıştım ve bu yorumlamayı yaparken de en sevdiğim çeviri şiirlerden biri olan shakespeare‘in 66. sone‘sinin can yücel çevirisini çeviride bir yol gösterici olarak birkaç defa okudum. çünkü can yücel, shakespeare‘i bizim gibileştirmişti, onu biraz daha anlaşılır kılmak adına. bu durum, şiir çevirisinde benimsediğim yöntem olmakla beraber, dünyanın tüm şairlerini bu tür çeviriler ekseninde orijinal metinleriyle birlikte -hatta, farklı farklı şairlerin de çevirileriyle yan yana biçimde- okuma şansımızın bir gün tümüyle elimizde olmasını da umut ediyorum.

bahsettiğim tao lin şiirinin çevirisine geçmeden önce, can yücel‘in dilinden shakespeare‘in 66. sone‘sini de burada paylaşmak uygun düşer sanırım:

vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni, 
değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
o kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen'e 
vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

bu da, william shakespeare‘in kendi kaleminden, 66. sone‘nin orijinal hali:

tired with all these, for restful death I cry,
as, to behold desert a beggar born,
and needy nothing trimm’d in jollity,
and purest faith unhappily forsworn,
and guilded honour shamefully misplaced,
and maiden virtue rudely strumpeted,
and right perfection wrongfully disgraced,
and strength by limping sway disabled,
and art made tongue-tied by authority,
and folly doctor-like controlling skill,
and simple truth miscall’d simplicity,
and captive good attending captain ill:
   tired with all these, from these would I be gone,
   save that, to die, I leave my love alone.

tao lin‘in sözcüklerini usulüyle çevirebilmek adına ve argosuna da hakim olabilmek için abd‘nin ekşi sözlük‘ü sayılabilecek urban dictionary‘den de yararlandım. yaptığım çevirinin tao lin‘in üzerinde hiç de fena durmadığını düşünerek, sizi tao lin‘le baş başa bırakıyorum efendim, elbette, biraz da benim dilim giriyor araya:

kötüydü bu ve bunu yapmamalıydım


sırf kafan daha çok karışmasın diye,
sakin yüz ifademi takınmayı sürdüreceğim;
çin işi gözlerim ve bütünüyle dostça bir hâl içinde.
bunalımdan uzak duran birini çeker canım;
canım çeker, seni; eğer halen işe yarar biriysen;
delirmemeliyim, veyahut, bunalıma da girmemeliyim.
- ben neden hiç deli, bunalımlı ya da işe yaramaz değilimdir ki?
bu sabah, evin her yerini silip süpürdüm,
mutfağı ve bilgisayar odasını temizledim.
yazıcı çıktılarından, sana kâğıttan ‘çük’ler bile yaptım!
değişim fırsatı her anın içinde varlığını sürdürür çünkü
ve tüm ‘an’lar yalnızdır.
ve diğer anlardan ayrı olarak,
sınırlı sayıda an daha vardır.
ve değişim fikri,
olumlu veya olumsuz düşünmenin yol açtığı
bir tür -di’li geçmiş zaman yalanı olacaktır.
ellerin yüzünü örtüyor,
vücudun bir heykel gibi uzanıp kıvranıyor;
sana eklenmeye çalıştığım her an.
keşke sadece bir anlığına da olsa,
keyif içinde gözyaşı dökebildiğini görebilse(ydi)m.

tao lin | lost in translation: ozan önen

bu da, üstte çevirdiğim şiirin orijinal metni, tao lin‘in ellerinden:

that was bad; i shouldn’t have done that

to prevent you from entering a catatonic state
i am going to maintain a calm facial expression
with crinkly eyes and an overall friendly demeanor
i believe in a human being that is not upset
i believe if you are working i should not be insane
or upset - why am i ever insane or upset and not working?
i vacuumed the entire house this morning
i cleaned the kitchen and the computer room
and i made you a meat helmet with computer paper
the opportunity for change exists in each moment, all moments are alone
and separate from other moments, and there are a limited number of moments
and the idea of change is a delusion of positive or negative thinking
your hands are covering your face
and you body moves like a statue
when i try to manipulate an appendage
if i could just get you to cry tears of joy one more time

tao lin, cognitive-behavioral therapy

ozan önen  | 1 kasım 2010, pazartesi


fotoğraf:
tao lin‘in richard yates adlı romanının kapağından bir kesit.