05:20 am, ozanonen
58 yorum
text
Belirli bir yolum yok ama ayaklarım var.

image

On sekiz yaşımı bitirdiğimde, bir yazımda şöyle yazmışım:

“Erkenden yaşlandım. Sırtıma şimdiden ağrılar saplandı ve şimdiden deli gibi sigara tüketiyorum… Âşık oldum. Nefret ettim. Bir günümün yirmi sekiz saat olması gerektiğine karar verdim. Pornografik rüyalar değil istediğim; tüm yeteneğimi çalabilecek kadar etkili bir tene sarılıp da uyumak istiyorum.”

Üzerinden bir beş yıl daha yemişim.

Her şey bir yana,

İşin ne?” diye soranlara “Benim işim insan tanımak ve bazı insanlardan özenle kaçmak” dediğimde, kendilerini hangi sınıfa koyduğumu merak eden insanların hastasıyım.

Belirli bir yolum yok, ama, ayaklarım var.
Günahlarıma hayranım.

İş bitiriyorum.

Kafam halâ iyi;
anlıyor musunuz?

My workplace is my mind.

Bir gün herkes, intihar edemiyor olmanın intihar etmekten çok daha zor bir şey olduğunu anlayacak.

Ozan Önen | 27 Temmuz 2007, Herhangi bir yer
Fotoğraftaki şahıs: O.Ö. | Yer: ODTÜ Mimarlık Bölümü Çatısı

imageimage 


01:24 am, ozanonen
92 yorum
text
susan adam

harflerin sessiz olanları varsa, susmayı bir konuşma biçimi haline getirmişler de vardır.

beni gerçekten üzen şeyler, metropol hayatına özenip de, küçük şehir dedikodusuna maruz kalanların saf dertlerine benzer.

büyük şehrin kalp-kıran koğuşlarıysa, insanların kendi odalarıdır. odasına çekilip de çok şeyden kurtulduğunu düşünen biri için asıl dertler, kafasını kaldırıp da gökyüzüne gözünü dikmediği, sokaklara dökülmediği, dağlara çıkmadığı, denizlere açılmadığı için başlar.

devrimler bu yüzden gecikir.
doğal seleksiyon bu yüzden kemirir.

başkalarının senin için söylediklerinden ziyade, kendi kafanın içinde kendi kendine konuşmaların seni yer bitirir.

kendi sesini bile duymak istemediğin kadar kendinle konuştuğun o anlardan birinde, bir başkasını zaten duymak istemediğini düşünüp daha da yalnızlaşmışken, dünyaya duyurmak istediğin bir dünya lâfın çoktan birikmiştir.

kendisini sevmediği anlarda, bir başkasına da sevimsiz gelebileceğini düşünerek susmayı tercih eden birinin en sevilesi anı işte tam da bu anıdır.

bu yüzden, birileri bazen, kafanda tam da büyük gürültüler koparken, sana sen istemeden yanaşıp “nasılsın?” diye soruverir.

bir el omzuna dokunur belki ve bir kedi tam da o sırada bir ağaca sürtünür.

yalnız olduğunu sanmaktayken yalnız kalamıyor olmanın doğası bir parça da böyle işler.

“nasılsın?” sorusu hem aradığın şeydir, hem de şiddetle kaçtığın. çünkü derdini hatırlamak sana acı verir, derdini saklamaksa daha büyük acı.

ve bu yüzden birileri derdini sorar; sense içinde büyük gürültüler koparken o “nasılsın?”ları hep geçiştirirsin.

biraz daha inatlaştıktan sonra, belki bir dem anlatırsın. bakarsın ki teselli cümleleri art arda dizilir.

göz göze olduğun o kedi ağaca tırmanır.

aslında istediğin bu değildir: teselli değil, saf samimiyettir aradığın ve hayata kedi olarak gelmiş olmayı bile böyle anlarda isteyebilirsin.

bazen, sadece, susarak da anlaşabileceğin birini, yanında bu yüzden istersin.

çünkü susmanın doğasında, anlaşılma isteği yatar.

konuşmanın aksine susmak, bazen, en iyi terapi, en iyi dışavurumdur. ama böyle dersem, psikologlar bana kızar çünkü carl jung‘un bilinçdışı diye tabir ettiği yerin dolup taşmasına neden olacağım telâşına kapılırlar.

fakat susan adamlar suskunluğun propogandasını yapma derdi taşımazlar; onlar için, susmuş bir başkasını anlamaya çalışmak daha iyi bir ilâçtır.

suskunluğun, bünyende sağlam bir bağışıklık yaratır ve artık, “nasılsın?“lara karşı cevabın aynılaşır:

“idare eder. ya sen, nasılsın?”

bile bile sıradanlaşmayı ve konuşmaları sıradanlaştırmayı seçmek, refleksif olarak bünyende gelişir.

biraz daha hırçınlaşır, biraz daha yabanileşirsin. artık o kedi bile senden ürküp kaçar.

dışarıdan bakıldığında üçüncü çoğullara böyle görünürsün: kuyruğun çıkmış, kulakların dikleşmiştir.

sevdiklerini düşündüklerin, en çok üzdüklerin olur. aslında düşündüğün, onların seni üzüyor olduklarıdır.

ve susan adam olursun.

*

küçükken, yaşadığım yerde bir susan adam vardı.

adam suskundu. yani, o çevrede böyle ün yapmıştı. böyle adamlar her yerdedirler ve hepinizin hayatında onlardan en az bir tane vardır.

mahallenin delisi kıvamında tanınan bu adam, herkes onun hakkında saçmasapan konuşurken bile susardı.

varlığı bir tehdit, bir tedirginlik nedeni olarak algılanır, sevilmezdi.

çünkü toplum, insanların konuşa konuşa, hayvanların koklaşa koklaşa anlaşması gerektiği yönünde hemfikirdi.

aristo‘dan bu yana da halen böyle, yarın da bu böyle olacak ve insan diye tabir edilen hayvanların rasyonel sayılanı, rasyonel bir kararla bir gün aniden susma hakkını da elbette ki kullanacak.

mahalle halkı, bu adamlar için deli demeye devam edecek ve o mahallede bu durum karşısında soru sorma hakkını kullanan çocuklar da olacak…

çocuk aklımla, çevremdekilere “bu adam neden konuşmuyor?” diye sorduğumda, “zamanında birini çok sevmiş“le başlayan açıklamalar dinliyordum ve mahallenin tüm o dedikodulu ortamındaki bir sekiz-dokuz yaş saflığıyla kendime şöyle soruyordum:

“birini zamanında çok sevmiş adam, hiç susar mı?”

*
 
çok sonraları, bir gazete geçti elime ve gazetedeki o haber şöyle diyordu: bisiklet alınmayınca küstü, yirmi üç yıldır konuşmuyor.

bursa‘da, mustafakemalpaşa‘nın bir köyünde, yedi yaşındaki bir çocuk, bisiklet almayan ailesine ve tüm akrabalarına günün birinde küsüyor.

aradan yirmi üç yıl geçiyor, çocuk, artık otuzuna giriyor ve bu sert suskunluğu halen devam ediyor. 

bu bir hastalık değil diyor haberi yorumlayan psikoloğun biri, çünkü bu suskunluk, tercih edilmiş bir suskun olma hali.

çünkü o çocuk, örneğin okuluna gittiğinde konuşuyormuş arkadaşlarıyla ya da öğretmenleriyle.

ama köyüne dönüp evine geldiğinde, ailedeki ve köydeki hiçkimseyle konuşmuyormuş.

bazı insanlar, siyah giyinerek konuşurlar çünkü. bazı insanlar, yemek yaparak.
bazıları dans ederek. bazıları gitarlarını tercümanları ilân ederler, kimileri de söyledikleri şarkıları.

ve bazıları da susarak kendi varlığını kabul ettiriyor topluma asırlardır.

şimdi anlıyorum ki birini ya da bir şeyi çok sevmiş adam susabilir.

susmak için, illâ ki de birini çok sevmiş olmak gerekmez ve susan adam, bir bakıma, konuşan adamdır da aynı zamanda.

peki böyle bir varoluşun dışavurumunun şiddeti richter ölçeğine göre 7’nin üzerinde midir?

belki de bunu en iyi beethoven gibiler bilir, belki de bunu en iyi rimbaud’lar anlar.

beethoven da çevresindeki hiçkimseyle aylarca konuşmazmış çünkü.

beethoven, üstelik sonradan sağır da oldu. hem de hiçbir sesi duyamayacak kadar sağır ve fiilen de kendi seçmiyle dilsiz.

ama işte, beethoven‘ı tanıyoruz bugün, hepimiz.

çünkü o beethoven da senfoni besteleyen bir beethoven‘dı. üstelik, piyanosunun bacaklarını, buldunduğu zemine titreşimleri iletebilmesi için keserek ve bu sayede yalnızca titreşimleri hissederek…

yirimisine gelene kadar yazdığı şiirlerle önce fransa‘nın, ardından da tüm dünyanın tanıdığı arthur rimbaud ne yapmıştı peki?

rimbaud, öylesine susmuştu ki dudaklarını yutmuştu; 20 yaşından 37’sine gelene kadar geçen süredeyse tek bir satır bile yazmamıştı.

o, belki beethoven gibi piyanosunun bacaklarını kesmedi ama, afrika dönüşünde marsilya‘daki o hastanede, kendi bacağı kesilirken bile susmuştu.

bu öylesine büyük bir suskunluktur ki, rimbaud‘yu seven her okur ve yazar, bugün bile bu suskunluğun ardındaki anlamı aramakla meşgul.

çünkü yüz yıllardır duyuyor herkes, o susan adamı.

belki bir bisikleti çok sevdiği için, belki bir ülkeyi, belki de bir kadını.

“bir şeyleri zamanında çok sevmiş adam, hiç susar mı?”

susar… ve o susarken, aslında herkes onu dinler. 

Ozan Önen | 22 Temmuz 2010, Perşembe
imageimage 


04:54 am, ozanonen
232 yorum
text
"Seni seviyorum"a karşılık "Ben de seni" demek istemeyenler için, alternatif "Ben de seni"ler.

image

Seni seviyorum. Sen de beni sevme.

Bir portakal ağacının hayatı boyunca yetiştirdiği 18.000 portakaldan sonuncusu ol ve C vitamini olarak girdiğin vücuttan büyük bir fikir olarak çık; Esatir-i Yunaniye seni de yazsın.

Benim için… Bir zeytin fidanı dik, zamanla ‘ölmez ağacı’ olur adı; en az 3.000 yıl yaşar ve yaşadığı zaman boyunca da hiçkimseyi öldürmez. 

Benim için bir cümleden ibaret olacağına, işçiliğiyle göz kamaştıran bir anafikir ol.

Eski balıkçılardan dinlediğin bir efsaneyi hatırla ve suyun altında burun buruna geldiğin bir orfozun gözlerine bakıp “Neden öyle büyük büyük bakıyor?” derken, suyun altında bir denizkızı gördüğü için öyle bakıyor olabileceğini düşün.

Kaz Dağı‘nın eteklerinde sakız reçeli, mor kekik, kuru incir, zeytinyağı, limon kekiği ve adaçayı satarak ailesini geçindiren ve okul masraflarını dahi kendisi çıkartan 12 yaşındaki bir çocuk ol.

Bir çocuk ol ve kafiyelere uyma.

Sigara tütününden deniz atı yap.

Senden daha iri cüsseli bir adamla güreş tut.

Adı “Sefil” olan mutlu bir fil çiz. 

Hava kararsın.

Assos antik kentine, “tarihi eser kaçakçısı” şüphesiyle tutuklanabileceğine aldırmadan, kapıları kapandıktan sonra tel örgülerinin altından sürünerek kaçak gir.

Tüm Athena Tapınağı senin olsun.

Hayatının en güzel manzarasına karşı o gece kırmızı şarap iç; yıldızlar altında Zeus‘a bir dal sigara kurban et.

Bir kitapçıya uğra ve daha önce okuduğun ve sevdiğin ve bu yüzden bir arkadaşına da okusun diye ödünç verdiğin bir kitabı, sana geri dönmeyeceğini bildiğin için yeniden satın al.

Bu kitabı bir başkası istiyorsa da, onun gözlerine baka baka o kitabı ver ona ki alnında kocaman kocaman harflerle ENAYİ yazsın.

Enayi ol çünkü bilgelik enayilikten doğar.

Enayiliğinle gurur duy; şark kurnazları için hayatın kontenjanı hiç dolmaz.

Gecekondularla onur duy.

Çünkü bugün saraylarda oturanların yaşaması için verilen her savaşta, o evlerde yaşayanların dedeleri öldüler. 

Gecekondularla onur duy çünkü gururla gösterilen şu apartmanlar denizinde, gecekonduların bahçelerinde halen en az üç kavak, beş erik ağacı, bir o kadar da sebze meyve ve çiçek sürüsü var. 

Köpeklerininse tasması yok.

Bir köpek ol, Diyojen seni kıskansın.

Doğunun hükümdarlarının kendilerine niçin “zil-ullah-ı rûy-i zemînyani “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” dedirttiklerini düşün ve sen kendine böyle dedirtmeye çalışsaydın, seni nasıl da taşlayarak öldüreceklerini;

bir cümlenin nasıl da ölümcül bir gücü olabildiğini ve her cümlenin, coğrafyasına ve makamına göre değişen anlamlar içerdiğini.

Sen de beni sevme.

Demine, devranına  de.

Deniz Ayvazovski olsun, dalgaların boyu birkaç metre olmasına rağmen “Üşürüz” diyen arkadaşlarına baka baka suya gir.

“Hasta olursun” desinler, hasta olmazsın.

Fırtına vakti, dalgaların üzerinden uçuşan kelebeklerden ol.

Ametistler boynunu, dumanlı kuvarslar avuç içlerini öpsün. 

Lapis lazuli taşından bir kolye ucu yap, belki milyon yıl sonra bir arkeolog, senin için “bu insanın Uzak Doğu‘yla bir bağlantısı olabilir” şeklinde yanlış bir tahmin yürütsün.  

Urfa Göbeklitepe‘deki dilek ağacının dibinde hayatının en demli çayını iç; çay sevmiyorsan, hayatında ilk defa mırra tat.

Troya‘nın kayıp heykeli Palladion sen ol ama seni hiçkimse çalmasın.

Kollarını kanatıp da birbirlerinin kanlarını emerek kan kardeş olanların makamını, kardeşlik için yakılan şarkıların meyanını iliklerine kadar hisset.

İspanyolların her “Olé!” deyişlerinde aslında “Allah” diye bağırdıklarını biliyorsan, yolun Endülüs coğrafyasına mutlaka düşsün;

bir akşamüstü çiçekler ve kadınlar arasında flamenko izliyorken, topukları yere vuran o İspanyol ‘gypsy’, seni hiç anlamadığın ama çok iyi tanıdığın bir dilde çağırsın kendine.

Hiç tanışmamış olsalar da tanışmadan birbirini tanıyan insanların, birbirlerine ait anlamları binlerce yıldır kendilerinde barındırdıklarını gör.

Bazıları köle olarak doğar” diyen Aristo‘nun, vasiyetnamesinde “kölesinin serbest bırakılmasını” isteyişindeki o gülünç hikâyeyi düşün;

23 bıçak darbesiyle öldürülen Sezar‘ın ardından, “Sezar’ı sevmediğimden değil, Roma’yı çok sevdiğimden” diye bağıran Brütüs‘ün telâşını.

Beni çok sevme. Bir kitap yaz; son cümlesi “gök gürültüsü” olsun. 

Marsilya kentini kuran bir Foçalı ol; Roma kentini kuran Antandroslu bir Troya kaçağı.

Omnia mea mecum porto” yazılı bir dövmen olsun; okuduğun o çok sevdiğin kitapta adına en çok üzüldüğün karakterin adını taşıyan bir de teknen;

Samoslu Epiküros‘u ve tüm bahçe filozoflarını kıskandıracak kadar güzel bir de bahçen.

Şaraplık ve sofralık üzüm, erik, zeytin, iğde, nar, ayva, antepfıstığı, incir, şeftali, satsuma, limon, sakız, buhur yetişsin o yeşile çalan bahçede; o bahçenin orta yerinde de korkuluk diye diktiğin bir faltaşı, bir Priapos heykeli olsun.

Çünkü Priapos‘un kocaman penisi, ölüme meydan okumaktır.

Baharın rüzgârları, bahçenin kokularını karşı adalara taşısın.

Ada halkı senin bahçenin kokuları nedeniyle mis kokan adaları için “Moshos” desinler.

Salatanda roka mutlaka olsun. Bahçenin zeytinlerinden taşbaskıyla elde ettiğin erken hasat zeytinyağına doyur salatayı.

Rakıyı fazlaca kaçırıyorsan, eskilerin “kinara” dedikleri enginar, bahçenden eksik olmasın.

Bir sevgilin olsun ya da olmasın; sen de beni sevme.

Afrika kadar sömürüldükten sonra bile, ben de dahil hiçkimseye borcun olmasın.

Bırak da saçların bugün dağınık kalsın.

Bugün, güzel kalçalar sana da ilham versin.

“Benden ne istersin?” diyen Büyük İskender‘e, “Gölge etme, başka da ihsan istemem” dediği için; İskender‘e “İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim” dedirten bir fıçı filozofuna dönüşsün ruhun.

Simurg‘u arayan kuşları Kaf Dağı‘nın ardına götüren bir Hüthüt ol; bir şehzadenin başına konmuş güzeller güzeli bir Hümâ; yedi vadili ahir zamanda, kalbur samanda keyif çat ki seni masallardaki tembel ağustos böcekleri bile kıskansın.

Hiç tanışmayacağın ve tanımadığın insanlar, en olmayacak duandan sonra bile gizlice “amin” desinler.

Kristof Kolomb‘un haritalarını ele geçirdiği zaman, Piri Reis‘in gözlerinin nasıl da parladığını hayal et ve gözlerin hep öyle parıldasın çünkü gözleri parlayan insanın yaşı olmaz.

Sana güleryüzüyle para üstünü uzatan kasiyere, sen bir buçuk defa gülümse.

En az yüz kiloluk bir yayın balığının, o tuhaf bıyıklarıyla, bir Osmanlı beyefendisi gibi sular altında sergüzeşte dalmışken, tavladığı dişi yayın balıklarının yaptığı tatlı nazı düşün.

Achilleus‘un ordularının üzerine yürüyen Skamandros nehri gibi ak.

Titanların savaşına karışma, bırak da ne bok yerlerse yesinler.

Şu yıldızlı gökkubbede, güneşten ve aydan sonra en çok parlayan sen ol;

Afrodit‘ten al adını; sana Venüs yıldızı desinler; çobanlar seni “çoban yıldızı” diye sevsinler, akşamcılar “akşam yıldızı” diye; sabah namazına kalkan hacılarsa “sabah yıldızı”.

Beni sen de sevme.

Düğününü İda‘da yap ama Eris‘i bile davet et.

Gerçek olamıyorsan bile, pek de güzel uydurulmuş bir yalan ol.

Atinalı bir “metiokos” yani bir liman haytası olacaksan da, ellerin ayakların yine de bakımlı olsun.

Bakımlı eller ve ayaklar, fonksiyonelliğe meydan okumaktır.

Orospuysan, işini severek ve hakkını vererek yap; orospuluğun orospusu ol; Perikles‘in karısı Aspasiaİskender‘in anası Olympia dahil tüm ‘heteir‘ler seni kıskansın.

Hepaistos‘tan daha fazla çalış.

Sokrates’ten daha çok düşün.

Tembellik hakkını yine de sen savun.

Yediğin zeytinin çekirdeğini avcuna tükürürken, tufandan sağ kurtulan bir güvercinin onu tükürüp de zeytin ağaçlarını tüm devrana nasıl da peydah ettiğini tasavvur et.

21. yüzyılın Oscar Wilde‘ı sen ol, havandan geçilmesin; ölürsen, mezar taşında ruj izleri eksik olmasın.

Sırf güzel şiirler yazıyor diye mor kahküllü, bal gülüşlü, arı Sappho olmaya çalışma; bu defa, Lesbos‘lu şair güzelim Sappho‘nun güzeller güzeli manzarası olmaya çalış.

“Üç güzeller yarışması“ndaki altın elmayı, “üretim hatası var” diye Hermes’le Zeus’a geri yolla.

Güzelliğin hükmünü Paris‘e bırakma, güzelliğin hükmünü veren sen ol.

İskenderiyeli Hypatia‘dan daha güzel olmaya çalışacağına, ondan daha bilge olmaya çalış.

Aşk ya da bilgelik uğruna dağları delmene gerek yok; dağlarda birkaç gün geçirmen ve kendini kendine doğru adımlaman kâfi.

Sevdiğinin zannı altında ol, pirinin kalbinde.

Pirin aşığın olsun.

Gökkubben pirin.

Sen de beni sevme; ben seni severim.

Sen bugünlük keyfine bak.

Karnın acıkırsa da hayatında ilk kez meyveleri dalındayken tat.

Tıka basa yemek yeme ama rüyanda şu pırıl pırıl dolunayı kurabiye gibi yediğini gör; deniz seviyesinin 39 kilometre üstündeyken bile dünya senin olsun; Babil Kulesi bile zevke gelip yeniden kurulsun.

Boğaz‘ın suları üç kere çekilip, beş kere kudursun.

Şişmanlıktan çatlıyorsan da heykelini Rubens yontsun.

Bir kedi ol, gezdiğin tüm çatıların kiremitleri çıtır çıtır şarkılar söylesin.

Binlerce yalan uğruna yaşayacağına, seni sen yapan bir tek gerçek uğruna öl.

Fırında yemek yap çünkü fırın mutluluktur.

Masanda canlı çiçekler mutlaka olsun çünkü çiçeğin canlısını sevmek aşk-ı ekberdir.

Paraların ön yüzüne resmini yontacakları kadar ünlü değilsen, Efes paralarındaki arı figürü kadar ünlü ol.

Kızılırmak‘ın antik adı “Alyscamps“ın döne dolaşa nasıl olur da Paris Champs Elysee’nin “Elize“sine evrilebildiğini düşün.

Eğer okumamışsam, bana Sabahattin Ali‘nin Kürk Mantolu Madonna’sını hediye et.

Eğer delirmemişsem, beni delirt.

Zaferlerini zeytin, defne ya da mersin yapraklarıyla yaptığın çelenkleri saçlarının hemen üzerine koyarak kutla; aralarına birkaç ölü arı serpiştir ama arıları öldürme.

Sana deli diyene, sen divaneyim de.

Lykia Yolu’nu yürüyeceğim” deme, hiç değilse bu yaz, bu defa yürü o yolu.

Oğuz Atay‘ın Tutunamayanlar‘ını artık bitir.

Kitap yazamıyorsan bile, bir kitap yazsaydın, adını ne koyabileceğini düşün ve bir kenara not et; kulübe hoş geleceksin, çünkü artık bir kitap yazmaya başlamış olacaksın.

Sen de beni sevme,
n’olursun…

Helle'nin de boğulduğu yer Hellespont‘un en dar yeri Sestos ve Abydos arasında boğulan Hero ve Leandros için yas tut mesela; Kala-i Sultaniyye sana eşlik eder; görürsün.

Ben muhtemelen aynı yeri yüzerek geçmeye çalışacağım, bir mayıs akşamına doğru.

Beklerim.

Bu dünyanın tüm çatışması ve kederi, rind ile zâhid arasındaki haldedir;

Dionysos (Bacchus) olamayacağını biliyorsan, adı Bakkahi‘lerden, yani Bakha'lardan, yani İbbaki‘lerden, yani Zembekikos‘lardan gelen bir Zeybek ol;

Evohe!” diye bağır, harmandalına gönlünü ver;

zeybeklerin başlarındaki çiçekli yazmaların, aslında, antik dünyada Bakkahi’lerden kalma çiçek çelenkleri ve asma yaprakları olduğunu bil ve zeybekleri sev.

Ege'yi sev.

Harmandalını sev.

Harmandalı oynayan zeybeklerin, kollarını her havaya kaldırıp yere çöktüklerinde, aslında, şaraplık üzümleri toplayıp sepetlere koyduklarını ve yeniden ayağa kalktıklarında da o üzümleri şarap olsunlar diye ezerek kendinden geçen Dionysos alaylarına karıştıklarını gör.

Madde ve mâna ayrımında Dionysiak şölenlere ruhunu ve bedenini kaptır.

Dionysos'un aşkına;
 
yer gibi kertil, toprak gibi savrul; 
mey gibi ak, sel gibi vur!

Âteş-i ıskest ke’nder ney fütâd, cûşiş-i ışkest ke’nder mey fütâd”ı ezberlemene gerek yok; anlamını bilmen yeter.

At nalı şeklindeki bir şölen masasının etrafında yaptıkları “aşk” konuşmasına, “Bugün neyi övelim?” diye başladıkları için bile, Platon‘un Şölen isimli diyaloğunu okumayı her dem sürdür.

Milâttan önce 585 yılının 28 Mayıs‘ında güneş tutulması olacağını önceden hesap eden adam, Miletli Thales, “her şey sudur” diyorsa; vardır elbette bir bildiği daha;

madem böyle, bu su metaforunun bir ucundan tut ve suyun altında yıkanıyorken, kendinin de tamamen su olduğunu düşün; epey rahatlatıyor.

Bunu da ben söylüyorum sana, Thales değil.

Duşun altında değil de denizin ortasındaysan; suyun yüzeyine sırt üstü yat ve gökkubbeye bakıyorken, boşlukta uçuyor olduğunu düşün; gülümseyeceksin…

Su gibi olursan eğer, kalbinle düşünecek, beyninle seveceksin.

Gün gelecek, felsefeyle ileri derecede ilgilenen herkesin “bilge” olmadığını anlayacaksın;

kocaman profesörlerin bile birer zavallı olabileceğini.

Sayılara mutlak bir inançla bağlı olan ve bugünkü birçok tarikatın da kökeninin dayandığı Pisagor efendiyi düşün:

Dik kenarları 1 birim olan bir dik üçgenin hipotenüs uzunluğunun rasyonel bir sayı olmadığını kanıtlayan öğrencisi Metanpontumlu Hippasus‘u, sırf bu yüzden bir kaşık suda boğmadı mı?  

Pisagor bir katildi ve filozoflar da dahil her insan, bir kaşık suda boğma heveslisi yaratıklardır.

Fakat bazıları da vardır ki felsefelerinin tutarlılığı uğruna, Empedokles gibi de Etna kraterinin ağzından atarlar kendilerini.

Yanardağların ağzına geldiğin vakit, Empedokles‘i ve bizi düşün.

Santorini Adası'na bir gün düşerse yolun, halen dumanı tüten Nea Kameni volkanına bakıp, Firostefani sırtlarına kurularak kayıp kent Atlantis'i ve bizi düşün.

Arabeskler ve tılsımlar aklının bir köşesindeyken, bana en büyük yazarların ve filozofların gözleriyle bak.

Nebrisler giyindiğin zamanlardaysa en yükseklere kurul; senin makamın için “post nişin” desinler.

En yükseklerdeyken çamurun dibinin parlak olduğunu unutma çünkü makamının yüksekliğine bu yakışır.

Apollon'dan gözünü alamadığında dahi, Dionysos alaylarında saf tut.

Bozkırın yalnızlığına, ormanların kalabalığına aldanma; aslında her ikisi de senin etrafın.

Labrisini toprağa gömsen bile nereye gömdüğünü unutma.

Sen de beni sevme, ben seni severim.

Yeri gelir, sana şiirlerden börekler açarım. Pers topraklarına kadar uzanıp Sohrab‘tan bir iki satır bile okurum; Hayyam efendi dahi bizi kıskanır.

Bakarsın bir akordeon sesi duyulur bir yerlerden.

Ne zaman bir akordeon sesi duysam, durur dinlerim.

Beni durdurmak için akordeon çal.

Sen de beni sevme, ben seni severim.

Günlerden cuma ve ne dediğimi bilmiyorum; zürafalar yine gümbür gümbür bulut yiyor.

Karşına şair Pindaros‘un evi gibi dikilmezsem de benim adım cihanda sulh değil!

Ne zaman bir gemi görsem, yeni Troya'yı kurmak için denizlere açılmayı kafasına koyan bir Aeneas olurum.

Ne zaman bir gemi görsem, Harar‘a kaçmayı kafasına koyan acemi bir Rimbaud olurum.

Acemi sözcüğünün, “Acem“den gelip gelmediğini de düşünmeden edemem.

Kafamın içinden, üstünde dev balinaların yüzdüğü, kiklopların cirit attığı dev portolon haritalar çizer, riskli rotalar belirlerim.

Portolon sözcüğünün etimolojik kökeninin, Portekizli denizcilerden gelip gelmediği takılır aklıma bu defa.

O gün bir buçuk hayalperestsem eğer, Afrika haritasını fillerin kulağına benzetirim.

Yeri gelir, Kserkes gibi de kabaran denizleri kırbaçlarım.

Yeri gelir, “gibi” olmam, “ta kendisi” olurum;

İthaka‘ya varamayan gemilerin tayfası, cennetten kovulanların elması.

Sen de beni sevme, ben seni severim.

Bu gidişle yemediğim halt kalmaz.

Uçurtmaya “uçutturma” bile derim.

Köprüler kurulur, köprüler yıkılır.

Kara yakılar yakan, tılsımlı bakılar bakan yaşlı bir ’şaman’a dönüşürüm.

Köprücük kemiklerim derinleşir; belimdeki venüs gamzeleri belirginleşir.

Sen de beni sevme, ben seni severim. 

Çünkü sevgide demokratlık diye bir şey yoktur.

Sevme halinde ayar, sevme halinde ölçü yoktur.

Mintarafillah, ortasını bulamadık diye, Aristoteles efendi bize kızar.

Sırf bu yüzden, “Demokrasi” diye diye kıçını yırtan, gözleri döne döne dört dörtlük bir “tiran“a dönüşen o adama seve seve meydan okurum.

Köle ahlâkı“yla değil de “efendi ahlâkı“yla meydan oku sen de ve bu sistemde senin efendin olmuşların efendisi olmadan da bu hayatı terk etme.

Emin ol ki yapayalnızsın bu savaşta.

Emin ol ki yapayalnızım bu savaşta.

Yalnız savaşında sana başarılar dilerim. 

Yalnız savaşımda kendime başarılar dilerim.

Başarı dileklerim bize mikron mikron güç veriyorsa, artık yalnız değiliz ve kazanacağız.

Hazırlıklar başlasın çünkü kazanacağız ve çok kalabalık yalnızlarız.

Kazanacağız çünkü devrim başıbozukluk ister.

Efesli Herakleitos bile devrimle değişir.

Zafer çelengini ben örerim mersin yapraklarından.

Balkanlar‘dan Himalayalar‘a kadar uzanan 15 yaşında bir İskender olurum.

Sen yeter ki beni de sevme.

Ben seni sevmeler diktasını ilân ederim.

Diktatörlük günlerinde, git okulunu falan as örneğin. Okulun yoksa da işinden istifa et.

İşin de yoksa bu durumu sanata dök; işin sanatın olsun, seni sevmek de benim sanatım.

Yorulursan, ayaklarına ben yaparım en güzel masajları.

Dithyrambos, bağbozumu şenliklerini başlatır.

Merak etme; parasız da kalmayız; parasız kalacaksak da aç ve keyifsiz kalmayız; denizlerin balıkları ve ormanların meyveleri halen canlı ve leziz.

Bağlarda, güvercin yumurtası büyüklüğündeki üzüm taneleri halen bozulmuş değil.

Plajlar halen yatılabilecek ve cırcır böcekleriyle panik ataklar yaşayabileceğimiz kadar geniş…

Ben seni böyle de severim ve panlar, kendi çıkardıkları sirinks seslerinden panik içinde kaçışır.

Ağustos böcekleri, cırcır böcekleri ve çekirgeler, kendi çıkardıkları cır sesinden uçuşur.

Ateş böcekleri üçer beşer deniz fenerine dönüşür.

Biz o aralar hiç oralı olmayız ve üstümüzü gece örter.

Bakarsın, bir yerlerden bir lir sesi duyulur.

Ben ne zaman bir lir sesi duysam, durur dinlerim.

Ben ne zaman bir şeyi durup da dinlesem, ona aşık olurum.

Parmaklarım hem liri, hem de seni sever.

“Git, bir işe yara” diyenlerden de olamam.

“Git, bir şişe şarap aç” derim; daha iyi.

En nihayetinde, kitabımızda “in vino feritas" yazdığı için, "in vino veritas" yazılı durur bizim bağımızın bahçemizin kapısında;

sen beni sevmesen de olur, çünkü benim için güzel olan, “salt fonksiyonel olmayan“dır.

Benim için güzel olan, “yüzde elli tahmin edilebilir ama yüzde elli öngörülemeyen olan“ın adıdır.

Şaraplık üzümün bile güzel tanesi, mücadeleyi sevenidir. Azıcık güneş görmek için, en soğuk iklimde bile kendisini hırpalayanıdır.

Benim için güzel ol; bir fırtınanın başlatıcısı bir kelebek. 

Ben süt beyaz omuzlarının üzerine ‘cupidon‘lar bile kondururum.

Uğruna daktiller dökerim, sen bir işe yaramasan da olur.

Çünkü sevgide işlevsellik yoktur ve benim işim güzeli sevmektir.

Aşkta Hitler, sokakta Shakespeare, yatakta Hector‘um.

Senin için beş para etmesem de olur, çünkü seni seviyorum. 

Pes sühan kütâh bâyed vesselâm”:

”Ben de seni” deme; bana aniden bir şeyler söyle.


Ozan Önen  | 2. 11. 2012Cuma - Çankaya, Ankara

imageimage 

 


03:43 am, ozanonen
35 yorum
text
Die Nacht der Langen Messer*

image

Kanlı ellerini yıkadı. Lavabonun beyazına suyla birlikte akan kanı izledi; aynadaki uykusuz suratını. Aynada kendisiyle göz gözeyken, kocaman sırıttı. Komik değildi. Ama hoşuna gitti. Hoşuna giden şey, halen, hayat dolu bir suratının olup olmadığını kontrol edebilecek kadar hayat dolu oluşuydu ve ellerine akan su ılıktı. Şehir hayatında, suyun varlığı değil ama, ılık suyun varlığı, medeniyetin varlığına işarettir.

Hayat, o birkaç metrekarede ona göre konforluydu. Biraz daha bakıp aynaya, saçlarını dağıttı, karıştırdı; saçlarını öyle daha çok sevdi. Evde öyle dolaşacaktı. Kansız ellerini beyaz havlusuyla kuruladı. Havlusu güzel kokuyordu. Taze. Kuru. Kıtır kıtır havlular. Havlusu hep öyle olmalıydı. Havlusu hep öyleydi. Bir katil olabilirdi. Bir tetikçi. Bir kasap. Ama ıslak bir havluya hayır. 

*

Ellerini kurularken, elleriyle öldürdüğü herkesi düşündü; kendisini araması gerekirken hiç aramayanları. O suratları düşündüğü zaman, panik atağı tutuyordu hep; hay aksi. Kalbi, her zamankinden biraz daha hızlı atmaya başladı. Nefes açlığı çekti, banyosundan çıkıp, kuru elleriyle bir dal sigara yaktı. Sigarasından birkaç nefes çekti. İyi ki de öldürmüştü hepsini. Rahatladı.

Salonunda volta atmaya başladı. Dışarıyı izledi.  Akşam çöküyordu. Sokak soğuk kokuyordu. Buz soğuk, kuru soğuk, en pis soğuk nasıl oluyorsa öyle soğuk. O biçim soğuk, bu biçim soğuk. Soğuk. Telefonu çaldı, hiç oralı olmadı. Konuşmak istedikleriyle konuşamıyor olanlar, yalnız kaldıklarında başka birileriyle de konuşmak istemezler çünkü. Arayan kişinin konuşmak istemediği kişilerden olduğunu düşünmüştü. Camdan yansıyan haline bakıp, akşamın güzelliğini kendi suratına paralel düşündü. Daha da rahatladı. Biraz daha, biraz daha. Bir katil olabilirdi. Bir tetikçi. Bir kasap. Kıtır kıtır havluları olan.

Orada dikilmiş, akşamı ve kendisini izlerken, Oscar'ı kazandığını fakat reddettiğini bile düşündü. Hatta, ödülü reddetme konuşmasını yapar gibi oldu. Sustu ve yine sırıttı. Delilik nefis bir şeydi. Once Upon A Time In America, ne uzun filmdi ve başlangıç sahnesindeki o telefon sesi ne kadar da akıllıca oturtulmuştu filmin içine. Aklına uzun süredir sinemaya gitmediği geldi. Vizyondaki filmlerden bihaberdi, filmleri sinemada izlemenin güzelliği halen orada bir yerlerde, ona yakındı ama sinemaya gitmek yerine, geceyi evde yalnız geçirmeye daha yakın olduğunu hissetti. Çünkü hakkında hiçbir fikre sahip olmadığı bir filme maruz kalmaktansa, hayal gücüne istediği gibi hükmetmek o an daha güzel geldi ruhuna.

Akşam demek böyle bir şeydi. Yorgunluk çökse bile ipler elindeydi. Günün sonuydu fakat gün geceleyin başlardı. Bu hal hoşuna gitti. Rahatladı. Bir katil olabilirdi. Bir tetikçi. Bir kasap. Üzerine kar taneleri düşen.

Dışarıdaki parkın içinden yükselen çocuk sesleri, akşam trafiğinin klakson seslerine karıştı. Bir sigara daha, bir sigara daha. Hava kararana değin, bazen camdan yansıyan yüzüne, bazen de turuncuya-mora çalan gökyüzüne baktı durdu. Evinde tavan aydınlatması yoktu. Genellikle yerden aydınlatma veya masa lâmbası kullanırdı, sarıya çalan.

Asla tam beyaz ışık değil. Beyaz ışığa hayır. Karlı loş gecelere evet.

Işığı yakmadı. Trafikteki araçların kırmızı fren lâmbalarının yanmaya başlayıp da odanın içine vurması içini ısıttı. Ona göre bu çok güzel bir görüntüydü. Böyle şeyler olduğu vakit gözleri ışıldardı. Böyle şeyleri gören halinin daha yakışıklı göründüğünü düşünürdü. Ama kimin umrunda olur böyle güzel şeyler. Bu haliyle her kadını tavlayabilirdi ama bu halini gören yalnızca kendisiydi. Bir katildi, evet; bir tetikçiydi, elbette; bir kasaptı, hem de dibine kadar.

Fakat o an onu güzelleştiren şey, fren lâmbalarındaki ‘güzel’den anlamasıydı: Plansız ve buna rağmen meşru bir sevme haliyle.

Köküne kadar frensiz. Balkanlar’dan itibaren karlı.

İnce belli, zarif, kırılgan bir cam bardakta, demlisinden bir çay istedi canı. Evde tek başınayken, çaydanlıkla arası iyi değildi. Bu yüzden, gidip, ‘kettle'a biraz su koydu. Suyun kaynama sesi yavaş yavaş yükseldi; suyun kaynama sesinin bir şeyleri açıp bir şeyleri kapatan bir şey olduğunu düşündü. Bir şeyleri sonlandırıp, yeni bir şeyleri başlatan. İngilizler'in “Bir yerde çay varsa orada umut vardır” sözünü anımsadı. Gerçekten de, sanki film arası gibiydi suyun kaynama sesi. Veyahut, orta çağı kapatıp da yeni çağa atlatan türden bir zil sesi. Öyle de oldu. Çay bardağı yeni çağı başlattı.

Gidip, yedi gün ve yirmi dört saat boyunca sadece hardbop jazz çalan o radyo istasyonunu açtı. Canı jazz çekmişti. Zaten, dinlediği tek radyo istasyonu da buydu. Hardbop jazzda vokal yoktu çünkü, bol piyano ve saksafon sesi birlikteliği, ölüyü bile şarap içmiş güzele çevirirdi. Boş konuşan kadınlar, dırdır eden herifler yoktu hard bop jazzda. Evinde televizyon da yoktu. Fakat evinde niçin televizyon olmadığı konusu hiçbir yerde konu olmadı. 

Bu defa, akşamın kızılına yükselen jazz melodileri içini ısıttı. Poşet çayın üzerine, kaynayan suyu döktü. Tüten dumanı ne de güzeldi.

Bir sigara daha yaktı ve birkaç adım, sanki hafif hafif dans etmeye başlayacakmış gibi yürüdü. Keyfi yerine gelmişti. Kendini beğenmiş herifin teki değildi ama ‘flâneur'lüğüne toz kondurmazdı. Üstündeki bu 'flâneur'lük, çay bardağı gibi ince belliydi.

Bir katil olabilirdi. Bir tetikçi. Bir kasap. Ama akşama tutulmuş bir âşık olmak nefisti. Balzac, nasıl ki penceresinden gördüğü manzarayı, 3.000 gün boyunca farklı farklı şekillerde anlattıysa, sanki o da, o balkon kapısının dibinde, dünyaya o kadar gün boyunca Balzac'tan bile hastalıklı şekilde bakabilirdi.

Hazırlık yapıyordu. Hep hazırlık halindeydi. Bir yerlere, bir şeylere, birilerine hazırlık hali… Acelesi de yoktu doğrusu. Hep acele eden hep geç kalırdı çünkü. Sahneye çıkmadan önce içilen o son sigara, o evin içinde, ta kendisiydi. Yeni cinayetlere hazırlanıyordu. Yeni gecelere. Bir demli çaya daha. Birkaç kar tanesine daha.

Çaydan bir yudum alıp, çalışma masasının başına oturdu. Tüm cinayet aletleri ve tüm cinayet şebekesi masasındaydı.

Masasının kıyısında duran, John Fante'nin Toza Sor’undan rastgele bir sayfa açıp sesli sesli okumaya başladı: “Penceremden çıkıp Bunker Hill’in tepesine tırmandım. Tam burnuma göre bir geceydi: Burunlara şölen; yıldızların kokusu, çiçeklerin kokusu, Bunker Hill’i kaplayan uykuya dalmış tozun kokusu… Kent bir noel ağacı gibi ışıl ışıl yayılmıştı altımda: Kırmızı, mavi, yeşil… Selam size eski evler, selam size kafelerde şarkı söyleyen hamburgerler, sana da selam Bing Crosby. Bu gece farklı olacak, şefkat gösterecek bana…”  

Kitabı kapatıp, sigarayı söndürdü. Küllükteki izmaritlere ve küllere bakıp onların o asimetrik duruşunu estetik buldu. Çayından bir yudum daha… Yerinden kalkıp, izmarit dolu küllüğü şık bir hareketle çöpe boşalttı. Küllüğü yerine koyarken, çalışma masasının üzerindeki mor afrika menekşesinin ayva tüylü yapraklarını okşadı. Menekşenin hayatı onun ellerindeydi. Bu ne kadar da garipti. Onu biraz daha okşadı. Sevgili sırtına dokunur gibi. Bir parmak ucu ekvatoru.

Kar yağıyordu lap lapa, fırtına fırtına, tipi tipi kar. Aniden aniden, hiç beklenmeyen bir yabancı gibi, ama sanki, “40 yıldır tanıyormuşum gibi seni” gibi de tanıdık bir kar. Şimdi ne soğuk olur gece, evsizler ne yapacak, sokak hayvanları donmaz mı diye soran birinin olmadığı bir kar. Lapa lapa, tipi tipi, fırtına fırtına kar. 

Akşamın sustalı halini örtüp, yerini pamuklara sarılmış geceye bıraktıran kar.

Dışarıya bakakalmış, geceye düşmeye devam ederken, 45. yaşına girdi, bembeyaz saçlarla, kırt kırt eden adımlarla. Gecenin içine solumaya devam ederken, çok sevdiği herkes öbür dünyayı boyladı. Ailesinden geriye hiçkimse kalmadı. Ne korkunç olur böyle şeyler, ne korkunç bir 45’lik bu hayat.

Hızını alamayıp, 17. yaşına girdi. Birileriyle ilk kez sevişti. En güzel atlardan daha güzel soluyordu. Dudaklarından çıkan buğuyla, şehrin tüm camlarını kaplayabilir, üzerlerine de sıcak parmak uçlarıyla “
Punk is dead but I’m here" yazabilirdi. Karın kaslarından damlayan ter bile güzeldi.

Kar yağıyordu sert. Toprağı kokluyordu; vahşi bir erkek leoparın dişi leoparı koklaması gibi. Dişisini, kıçından burnuna kadar, hiçbir yerine dokunmadan koklaması gibi.

Kendi mezarının üstündeki toprağı koklarken, toprağı, avuç içlerinde ezdi. Kara toprağa mor menekşe çok yakışırdı. Karlı, morlu, menekşeli kara toprak. 

Kokusunda eski bir sevgili dolaşırdı öyle toprağın.

Bu gece, herkesi gömmenin sıra gecesiydi. Mor Afrika menekşeli gece. Üzerine kar yağan zaman. Eski dostlar için şaşaalı bir cinayet, eski sevgililler için yüce bir terör: Uzun Bıçaklar Gecesi. Eski sevgilileri ve eski dostları öldürmek için, sezonun son indirim gecesi.

Bir katil olabilirdi. Bir tetikçi. Bir kasap. Fakat, kar tanelerinin konyakla volta attığı gecelerde, ancak tek bir şey olunabileceğini bilirdi: Kendi halinde biri. Belki de, o da belki de, tırt bir şair.  

Uzun Bıçaklar Gecesi’nde, lapa lapa, fırtına fırtına, tipi tipi, kıtır kıtır kar yağarken.

Ozan Önen  |
17. 11. 2012, Cumartesi - Çankaya, Ankara &
11. 12. 2013, Çarşamba - Kuruçeşme, İstanbul

imageimage 

* Die Nacht der Langen Messer: Almanca’da “Uzun Bıçaklar Gecesi”. Almanya tarihinde,”Röhm-Putsch / Röhm Darbesi” olarak da bilinir. Bir diğer adı “Sinekkuşu Operasyonu”dur. 30 Haziran 1934’ü, 1 Temmuz 1934’e bağlayan gecedir. Adolf Hitler’in, pek çok üst düzey SA elemanının öldürülmesini emrettiği ve Nazi  Ordusu’nun başındaki en az 85 üstdüzey kişinin SS subayları tarafından katledildiği gecedir. Hitler’in, ordunun güvenini kazanmak ve yanıbaşında bulunup da arkasından iş çevirme olasılığı bulunan kişileri bertaraf etmek için böyle bir emir verdiği ileri sürülmektedir. Operasyondan sonra Hitler, ordu üzerinde tam otorite kurmayı başarmış, önce Avrupa sonra da dünyanın fethi için güçlü bir Alman Ordusu yaratma hazırlıklarına hız vermiştir. Bu gece, tarihçiler tarafından, bir dönüm noktası olarak kabul edilir.

Fotoğraftaki şahıs: Dublörüm | Sınırsız hardbop jazz: jazzradio.com/hardbop


08:34 pm, ozanonen
101 yorum
text
bir zamanlar, zürafalar bulut yiyordu.

image

bir zamanlar, çorabımın teki diye bir şey yoktu ve çorabın icadından sonra çorabımın teki dert oldu.

bir zamanlar, televizyon diye bir şey de yoktu elbette ama bu ve bunun gibi şeylerin icadından sonra, bunların yokluğu üzerine konuşmak da epey popüler oldu ve insanlar buna yunanca'daki özlemek fiilinden türettikleri adıyla, nostalgia dediler.

bir zamanlar, sen yoktun.

bir zamanlar, ben yoktum ve t-rexler mamutlarla güreşirler, urvogeller ağızlarında boa yılanlarıyla kanat çırparlarken güneşlenirlerdi.

bir zamanlar zürafalar bulut yiyordu ve zebralar piyasada henüz yoktu.

bir zamanlar bir tavşanın değeri on kakao meyvesine denkti ve kağıt banknotlar henüz tedavülde değildi.

bir zamanlar, adamın teki yoktu ve adamın icadından sonra ben adamın teki oldum.

*

bir zamanlar, adamın ikincisi, fransa'da bir gün, seine nehri'nin kıyısında resim yapıyordu ve adamın üçüncüsü, bir ispanyol, tesadüfen, hiç tanımadığı bu adamın ikincisini, kıyıdan köşeden sessizce izlemeye koyuldu çünkü yapmakta olduğu o resmi çok beğenmişti.

izleyen adam, izlenen adama, resmini henüz tamamlamadan yaklaştı ve ona "pardon bayım, resme imzanızı da attığınız takdirde, bu resminizi ben satın alabilir miyim?" diye sordu.

resmi yapan adam bu sözler üzerine köpürdü; "bu resim henüz tamamlanmadı ve tamamlanmış olsa bile sizin gibi birine asla satılık değil" dedi ve resmi satın almak isteyen adamın suratına bile bakmadan onu olay yerinden apar topar kovdu ve resmini yapmaya devam etti.

resmi satın almak isteyen adamsa bu duruma çok şaşırdı ve bu anısını daha sonra başka insanlarla da paylaştı ve onu dinleyenler de bu duruma çok şaşırdılar.

çünkü resmi satın almak isteyen adam, o resmin bittiğini düşünmüş ve resmi yapmakta olan adamın bu tepkisine rağmen "ama bu resim bitmiş" diye ısrarda bulunmuştu.

resmi yapan adamsa, cebinde beş kuruş parası olmamasına rağmen resmini bu adama satmayı hiç düşünmedi ve karşısındaki adama "sen kimsin ki bu resmin bittiğini söylüyorsun ısrarla?" diye sorduğundaysa, resmi satın almak isteyen adam dayanamamış ve ismini söyleyivermişti:

"ben pablo picasso'yum.

resmi yapan o adamın ikincisi, picasso olduğunu söyleyen adamın üçüncüsünün bu söylediğine elbette ki inanmamıştı fakat o adam harbiden de pablo picasso'ydu.

picasso
'ya "git başımdan" diyen o ressamın yaptığı o resim bittiğinde, resmin altında yer alan imzadaysa şu isim ve soyisim yer alıyordu:

fikret muallâ

fikret muallâ, picasso'nun suratına bile bakmadı ama zaten baksaydı da onu tanıyamazdı ve tanıyamadı da.

muallâ'nın yalnızca isminden ve yeteneğinden haberdar olduğu picasso, fikret muallâ'yı atölyesine davet edip bir resmini hediye etmek istediyse de fikret muallâ'nın kafası her daim karışıktı.

bir zamanlar, bir adamın adı pablo picasso'ydu ve dünyamız onu büyük bir ressam olarak tanıdı.

fikret muallâ çok büyük bir ressamdı ve resim yaparken ona picasso bile dokunamadı.

bu dünyadan fikret muallâ diye bir adam geçti ve ölümünün ardından, picasso, onun bir tablosunu satın aldı fakat fikret muallâ’nın kemikleri, paris kimsesizler mezarlığı'na gömüldü.

fikret muallâ, ölümünden sonra da göçmen oldu ve kemikleri, yıllar sonra, istanbul karacaahmet mezarlığı'na taşındı.

*

bir zamanlar, yan masamdaki adamın dördüncüsü henüz yoktu ve dikkat ettim; herif resmen pablo picasso'ydu ve yan masamda okey çeviriyordu.

oturduğum yerden adama doğru eğilip, "pardon bayım, siz picasso musunuz?" diye soruverdim.

adam bana baktı ve sonra da "deli misin, yoksa kafan mı güzel?" diye karşılık verdi ve suratıma bir daha bakmadan okey ıstakasına konsantre oldu ve beni atölyesine falan da davet etmedi hiç.

bir zamanlar, yan masamda okey çeviren adamın dördüncüsü yoktu ve onun picasso'nun reenkarne olmuş hali olduğunu sanmamdan sonra, ben bu yazıyı yazmaya karar verdim.

*

bir zamanlar, böyle bir öykü de yoktu ve bu öykü tamamlanmış bir yazı olsaydı bile, bu yazının altımda imzam olmuş olsaydı bile, bu yazı kendisini picasso sananlar için değil; bu yazı kendisini picasso sandığımdan dolayı beni deli zannedenler için hiç değil; bu yazı, kendisinin fikret muallâ olduğunu bilen akıllı deliler için olurdu.

çünkü böylelerinin kemikleri, genellikle, kimsesizler mezarlığı gibi yerlere gömülürdü.

böyleleri, toprağından, evinden, en sevdiklerinden uzakta ölürdü.

böyleleri, kendi hallerindeki delilik, dünya hallerindeki saçmalık içinde erirlerken verirlerdi en güzel eserlerini ve o en son nefeslerini.

çok sonraları,

böylelerine yazılırdı en güzel yazılar;
böylelerine yapılırdı şarkıların,
heykellerin,
resimlerin,
filmlerin
ve hatta böreklerin bile
en
gü-
zel-
le-
ri.

*

bir zamanlar, sen yoktun.

bir zamanlar, ben yoktum ve t-rexler mamutlarla güreşirler, urvogeller ağızlarında boa yılanlarıyla kanat çırparlarken güneşlenirlerdi.

bir zamanlar zürafalar bulut yiyordu ve zebralar piyasada henüz yoktu.

bir zamanlar bir tavşanın değeri on kakao meyvesine denkti ve kağıt banknotlar henüz tedavülde değildi.

bir zamanlar, adamın teki yoktu ve adamın icadından sonra ben adamın teki oldum.

ozan önen  | 7. 11. 2011, pazartesi

imageimage 

zürafanın bulut yediği illüstrasyon: giraffes are known to eat clouds / the illustrated world - simon alenius

not: picasso’nun fikret muallâ ile arasında geçtiği rivayet edilen bu şehir efsanesi, aslında şehir efsanesi değilmiş ve bu anının gerçekliği, taha toros beyefendi tarafından, pablo picasso'nun sekreterinden doğrulatılmış. haliyle, öykümde bahsi geçen olay, yüzde yüz gerçektir diyeceğim ama felsefeci kimliğim beni içeriden yine de dürtecek: "gerçek nedir?"


12:45 am, ozanonen
66 yorum
text
rüyamda bir rüya gördüm, rüyamın içinde tatlı bir rüya.

image

kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum. kedi oldum, peşine takıldım. radyoaktif dalga oldum, ciğerlerine süzüldüm. güvercin tüyü oldum, havada uçuştum. toprak oldum, yüzünü örttüm. rüyamda bir rüya gördüm; rüyamın içinde tatlı bir rüya; kuyruğundan halen yakalayamıyorum ama şampuan kokulu kafasından geçenler kadar, dilinin ucuna takılan o şarkıları da unutamam. çünkü mayıs ayı kadar güzeldi o:

iki yana dağılmış iki yaka, kuğu sütü tazesi bir boyun, bıçak keskini zekâsını gösteren pırıl gözler ve her konuşmasının altında yatan o ince gülümsemeli haller: hem ciddi, hem de tüm evrenle kafa bulan o la star anti star haller. kemikli parmakları düzeltmezdi o dağınık saçlarını hem. öyle de rahattı o, öyle de kendi halinde bir sadelik içinde izlerdi dünyayı ama, yine de oturduğu her yer, onun varlığıyla bir megaron görkemiyle selâmlardı kalabalıkları. ince ince izler, ince ince konuşurdu ve konuştuğunda, kalabalıklar onu dinlemek için suskunlaşırdı. bir süre sonra izlenen o olurdu. çünkü mayıs ayı kadar güzeldi o.

kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum. ne buruk iştir şu unutamamak meselesi. diyelim ki belli bir anda, başka başka bir zamanda ve alâkasız bir mekânda onu unutmak mefhumuna kapılmışız ve diyelim ki hiçbir zaman uğramayacak gibi de seyreltmişiz onun hatırasını kafamızın içindeki mahir laboratuvarlarda ve diyelim ki hiçbir zaman hatırlamamak üzerine de yeminler üzerine yeminler etmişiz ki bence bu büyük mesele.

sormazlar mı "hiç olur mu öyle şey?" diye? olmaz elbette öyle şey, olamaz elbette unutmanın yemin etmelisi, çünkü zihne bir kez ilkbahar indi mi, bizi varlığıyla afallatan tüm mayıs gibi adamlar ve kadınlar, yokluklarıyla kalbe bıçak gibi saplanırlar. "artık unut onu" diyenlerin seni teselliye havale eden tüm sözleri, onu hatırlamanla birlikte şamar üstüne şamar yer. allame-i cihan olsan, fenafillâh olsan kaç yazar? yutkunmaktan başka ne iş yaparsın sen? kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum. çünkü mayıs ayı kadar güzeldi o.

gün gelir, amerikan başkanı değişir. gün gelir, fenerbahçe küme düşer. gün gelir, borsa bir iner bir çıkar. felâket üzerine felâket gelir, cinayet üzerine cinayet işlenir, bir kriz biter öbürü başlar. memleketin hali, onun bunun kaşı gözü derken, bakmışsın, başka biri olup çıkmışsın ve yıllar geçiyor. sokakta görsen yolunu değiştireceğin türden biriyle ayna karşısında her gün göz göze geliyorsun artık. dahası, sokakta aslında karşılaşmaktan o kadar da hoşnut olmadığın bir halkla burun buruna yaşamaya alışmışsın; çünkü sen gibi diğerleri de aynalarla kandırıyor kendini ve herkes istemediği mecburiyetler içinde birbirini yiyor zorunlu bir iştah haliyle.

iyi de… tüm bunlardan sana ne? seni en çok sen yapmış, seni en çok sen gibi sevmiş, seni en çok dumura uğratmış, seni en samimi kahkahalara boğmuş, sana en sahici gözyaşlarını döktürmüş onu, tüm bunlar gibi algılaman mümkün müdür hiç? en güzel günlerimdi dediğin o günlerin hatırasını kutlamayacaksın da ne yapacaksın şimdi? kaç kalibrelik cesaretin olursa olsun, aklından geçirirken dehşete kapıldığın şeyi yapmak üzereyken buluverirsin kendini ve gün gelir, -amerikan başkanı ne yapar bilemem ama- senin gardın bir gökdelenin tepesinden bir jet motoru gibi yere çakılır.

"ben aslında şu hayat karşısında haksızlığa uğruyorum, ben aslında bunları hiç hak etmiyorum" diye de kendi kendine mırıldanıp dururken sen, hak, hukuk ve "adaletin bu mu dünya?" sözleri bir masala dönüşür ve sadece sen değil, galaksinin büyük coğrafyaları, hatta bir çölün ortasındaki bedevi çadırında dünyanın en güçlüsü olduğunu sanarak sittin sene yaşamış bir diktatör bile, bu masallarla uyutulduğunu bilmeden nefes alıp vermiştir bugüne değin ve sen halen, onun hatırasının seni gelip de naif dokunuşlarla buluvermesini takıyorsundur kafaya. öyle mi?

hiç olur mu öyle şey, hiç olur mu unutmanın yemin etmelisi? senin sevgin coğrafi keşiflerden daha büyük, senin sevgin diktatörlerin yıkılışından daha görkemliyken? insanlar başka insanları köpeklerden beter parçalarken, sen inadına unutmayacaksın o en değerlini. kendi varlığın ve geçmişin yüzünden tir tir titremeden, cesaretin tüm sözlük anlamının da hakkını vererek kendini aslında hiç de iyi hissettirmediğini düşündüğün o ince hatırayı, bugün çocuğun gibi seveceksin ve bu yüzden bir değil birkaç defa daha duyacaksın bu sözümü: kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum. çünkü mayıs ayı kadar güzeldi o!

bakarsın mayıs ayı tarihin en güzel mayıs ayı olur bu yıl. bakarsın ki o gelemez geri ama sen gidersin onun yanına. çünkü insanoğlu yalnızca gömmüyor, gömerken unuttuğunu sanmak gibi büyük bir salaklık da yapıyor. sanki kendisi toprak altına hiç uğramayacakmış gibi… arada bir de kazıyor şu insanoğlu. şu kara toprağı yani. ve bayağı, bildiğin kazma ve kürekle. ve bazen de minik fırçalarla. ve arkeologların kazdıkları bu antik kentlerde buldukları tarihi parçalar arasında seni en çok çarpan neydi? hatırlıyor musun?

hatırlamıyorsun tabi! çünkü arkeolojiyle hiç ilgilenmedin, belki üç beş sergi, beş altı müze gezdin bugüne değin ama arkeoloji insanlıkla bu kadar ilgiliyken ve sen seni hiç ilgilendirmeyen ve hiç ilgilendirmeyecek olan tonla şeyle kafanı bu kadar doldurmuşken, arkeoloji tutup da seninle ilgilenecek değildi.

fakat ilgilendi.

yutkunarak sakladığın, boğazına düğüm düğüm takılan cümlelelerin birikiyor bol bol ve şimdi tüm o cümleleri tükürmenin vakti geldi çünkü kara toprak ve arkeoloji ilişkisi böyle buyuruyor. sana, şu toprak altında, en çok buldukları parçalardan birinin adını söylüyorum bu yüzden:

pişmiş topraktan veya camdan yapılmış gözyaşı şişeleri buluyor arkeologlar bol bol; unguentarium denilen keramikler bunlar ve bana kalırsa bir antik kent kazısından çıkartılabilecek en çarpıcı parçalardır unguentariumlar. bana birisi "insan nedir?" diye soracak olursa, ona bu yüzden şöyle derim: "insan, gözyaşlarını saklamak için şişeler üreten tek canlıdır."

geçmişinin kaç yıl olduğunu hesap bile edemediğin bu büyük insanlık, sen unuttuğunu sanadur, en çok da unutamadıklarının ardından döktüğü gözyaşlarını saklamak için şişeler üretiyor binlerce yıldır. büyük bir incelikle, kendilerinden başka hiçkimsenin bilmesine ihtiyaç duymadıkları büyük bir saygıyla, nezaketle, ustalıkla, özenle ve yürekleri sızlayarak.

fakat sen unutmuşsun. hem de sırf yaşam hali böyle gerektirdiği için, ‘an’ını yaşama sloganına bir anlık dalgınlıkla da olsa inanabildiğin için. öyle mi? insanlık tarihindeki yerini bir düşün, reklamları değil ve bir değil birkaç defa daha duy bu sözümü: kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum. çünkü mayıs ayı kadar güzeldi o!

ne tuhaf iştir şu kendi özüne darılma hadisesi, “bazen kendime darılıyorum” demelerin… bugün, kaçırdığın aklını kutsadığın gün olmayacaksa, peki hangi gün sen kendin gibisindir bundan böyle? bugün, yitirdiklerini özlemeden attığın her adım, seni hangi yola götürüyor peki? daha iyi bir karakterin mi oluyor böyle yapınca? kariyer mi yapıyorsun unutarak? peki ya çocuk yapmaya yarıyor mu bu unutma özelliğin? peki ya bu unutma özelliğin, hakkında edilmiş tonla çirkin sözün üstüne cilâ mıdır?

bugün aynalarla aran gerçekten iyi olmamalı ve bugün hiçbir slogana kanmamalı şu şıpsevdi inanç mekanizman. çünkü en çok da bugün adil olacaksın kendine ve başkalarına karşı ve geçmişine sahip çıktıkça anını daha da güzel yaşayacaksın.

hiç olmazsa bir deneyeceksin bunu.

tiffany
'de kahvaltı etmeyeceksin belki ama, kendi halinde durup duran bir şeyi belki de bugün değiştireceksin baştan sona.

mesela kendini; kendine doğru.

çünkü bugün tüm iklim şartları bize mayısı hatırlatmak için dizayn edilmiş gibi seferber olacak. çünkü biz böyle olmasını istiyoruz ve bugün paşa gönlümüz iktidarda. kar bile yağsa, mayıs gelmeli bugün aklımıza. çünkü unutmanın cehaletin en büyük silahı olduğunu hatırlıyoruz bir yerlerden ve unutmak, kendine adil davranmama halinin en işbilir jokeri üstelik. unutmak kadar unuttuğunu sanmak da nerden baksan kötücül ve kendinden başka herkese giden yolda da seni adaletli biri olmaktan alıkoyuyor bu. unuttukça öldürmezsin o sevdiklerini belki ama, unuttukça kendinden yersin; burası su götürmez gerçekler sınıfına dahil oluyor işte.

ve bugün, kalbine bıçak gibi saplanan herkesi ve her şeyi mayıs gibi sevmen şart. hiçbir dini ya da milli bayramı kutlamadığın gibi kutlamalısın bu anını, kendi kendini bunca zamandır kandırdığın için. hiçbir dans, hiçbir festival, hiçbir parti, hiçbir jest seni o sevgiden mahrum kılacak kadar çekici gelmemeli bugün sana. bu anını şölene çeviremeyeceksen, bu halinden bir devrim çıkartamayacaksan, kalbine bir mikrogram bile işlememiş olayları mı dert edip sevmeye çalışacaksın kendini ve başkalarını, bugününü ve yarınını? neyi değiştirebileceksin senin kendi baharın arap baharı'ndan daha ferah olamadığı zaman?

söylesene, derdin nedir senin?

derdini soruyorum çünkü bize dert ettikçe küçüleceğimizi söylüyorlar. dert etmememiz gerektiğini, bunun da norm olduğunu. morfinlenmiş kafalarla ‘an’ı yaşamamız gerektiğni. fakat biliyor musun, derdini söylemezsen dert eden olursun asıl. işte o zaman sahiden büyük gelir o ökçeler ayağına. derdi olmayan büyüyemez ki hiç; hep birkaç beden eksik kalır hayatın ritminden geriye doğru. şu anının değil, hiçbir anının güzel kafasını yaşayamazsın unuttuğunu sanan sahte işbirlikçi o halinle. büyümek için derdini ortaya koyup, kendi benliğine, kendi kimliğine, geçmişine ve gelecek günlerine sahip olmanın vakti gelmedi mi? carl jung, sigmund freud falan olup, bilince, bilinçaltına ve bilinçdışına dair ciltler dolusu eser yazsan kaç yazar? senin en kıymetli hazinendir o unutamadıkların. yoksa, bir balık hafızasına sahip olma çabasından ibaret olmaz mıydı şu hayatın amacı? öyleyse niçin kendi kafalarımızı balyozlamıyoruz hep birlikte?

madem ki bu kafalar balyozu sevmiyor, o halde burada yazılı cümleleri unutmaman şart. çünkü mayısı her hatırladığında, yolunu erik ağaçları kesecek ve sen erik yeşili çimenler üzerinde çıplak ayaklarla koşar gibi sarılacaksın ‘o’nun hatırasına. çünkü mayıs sızacak koynundan içeri, ferah ferah öpecek alnındaki her ince çizgiyi, kişisel tarihinin belleği olarak yüzünde asılı duran o her ince çizgiyi. yıllar geçtikçe güzelleşenlerden olduğunu fark edeceksin günler gelip seni öptükçe. unutamadıklarının tatlı ve ılık nefesini ensende hissedeceksin, en zor anlarında gelip seni yüreklendirecek olan da onlar olacak.

bu hayat, tatlı bir rüya gibi akacak ve sen kuyruğunu yine yakalayamayacaksın.

hepimiz uykumuzda ölürüz biraz diyeceksin, uykuya dalmaya yakın bir daha uyanmayacak olmayı düşünmekse, bir düşten daha fazlası, biraz daha ölmektir diyecek mantığın sonra.

yaşanan her an aslında biraz daha ölmektir ve bu yüzden “rüyamda bir rüya gördüm” diyerek uyanacaksın yeni güne; “rüyamın içinde tatlı bir rüya”.

"kalbime bıçak gibi saplandı ve halen çıkartamıyorum" diyeceksin; çünkü onun üzerine attığın birkaç kürek toprak, yıllar sonra bugün gelip canını acıtacak.

bir gözyaşı şişense muhtemelen hiçbir zaman olmayacak ama şişeler şişelere değecek, erik ağaçları yine çiçek açacak ve "mayıs ayı kadar güzeldi o" diyecek o güzel dudakların.

işte o vakit sevdiklerinin la star anti star'ı sen olacaksın ve mutluluğun mimarisi senin hayatını dekore etmek için çalışacak.

çünkü uzun süreden sonra ilk defa bugün kendin olacaksın ve belki de şaşkın olacak sonrası.

ozan önen  | 30. 10. 2011, pazar

imageimage 

kullanılan görsel: reptiles by maurits cornelis escher, 1943
video-şarkı: isminde barındırdığı tüm ironiye rağmen forget her by jeff buckley. aslında bu şarkının stüdyo versiyonu olmayan forget her - live at cbgb’s isimli versiyonunu dinlemenizi isterdim fakat, hayat her zaman paşa gönlümüze boyun eğmiyor.


11:23 pm, ozanonen
47 yorum
text
amatör ve bir hayli mesut

image

bugün, otuzlarının ortasında görünen bir kadın ve beş yaşlarındaki oğlu, olta atmış, limandaki kayalıklarda oturuyorlardı. oltayı öylesine bir çekti kadın; bir yandan da oğluyla konuşuyordu; baktım ki balık var ucunda oltanın ve fark etmemişler; usulca ve "pardon ama ayağıma bastınız" der gibi bir ciddiyetle yaklaşıp "balık tuttunuz" dedim.

kadın şaşkınlıkla oltanın ucuna bakarak, bir anda ayağa kalkıp çığlık attı:
"gördünüz mü? balık tuttuk!"
diye bağırdı.

küçük kara bir balık tutmuşlardı, hayatlarında ilk defa balık tuttuklarını söyleyip "tamamen rastlantı!" diyordu kadın, “acemi şansı!” diye bağırıyordu üstelik; “biz sadece bir deneyelim diye…”

çocuk, balığa bakıp gülüyor; kadınsa gülerken bir iki damla gözyaşına karşı koymuyor, bir yandan da suç işlemiş biri gibi bana bakarak bu ince mutluluğuna onay bekliyordu: piçliğe hiç lüzum yoktu; efendice gülümsedim.

gözlerini gözlerimden ayırmadan"resmen balık tuttuk, baksanıza zıplıyor!" dedi; bir hayli sevinmişti kadın.

güneş gözlüğümü gözlerime indirip ses vermeden izledim.

çünkü bazen dış sesler, yeni hikâyeleri başlattığı gibi o hikâyeleri aniden bitirebiliyor da: bitsin istemedim.

birkaç metre yakınlarına ama biraz da onlara yabancı kalmak istermiş gibi oturdum. fakat yüzüme oturmuş gülümseme, üçünü birden izlemeye başladı.

biraz zaman geçince, umurlarında olmayan tanıdık bir yabancıya dönüştüm.

balığı tutmaları falan değil ama, kadının bu kadar mutlu mesut hali hoşuma gitti. küçük kara balıksa, iri bir kayanın üzerinde güvercin taklalar atıyordu.

kadınsa güzel kahkahalarına devam ediyor, ama çocuğa da balığa kıyamadığını anlatıyordu sakin sessiz.

çocuk da zaten "hadi bırakalım" diye tutturdu.

bugün, mavi gezegende çok acayip şeyler oldu elbet, ama bir çocuğun akıl defterine de ilk kez balık tutmanın sevinci böyle yazıldı.

ardından da onu suya geri bırakmanın çocuk yüzlü bilgeliği.

balığı oltanın kancasından zar zor çıkartıp maviliğe bırakıverdi kadın… ellerinden bir avuç serçeyi gökyüzüne bırakır gibi.

o küçük balık ünlü biri de değildi ama yeniden yüzmeye başlayan balığı, annesi ve oğlu birlikte alkışladılar.

amatör ve bir hayli mesuttular.

içimden üçünü de alkışladım, çünkü ilk kez küçük kara bir balığı alkışlayan birilerini gördüm. 

bir sigara yakıp, olay yerini ufak ufak terk ettim; akıl defterime, bir ilki daha yazmıştım çünkü: amatör ve bir hayli mesut insanların defterleri.

o defterleri karıştırırken, "balığı bıraktınız" demediğimi fark ettim çünkü ayaklarımdan dudaklarıma kadar müziktim o gün ve bu müziğin ucuna bir balık gibi takılmış bir soru, aniden gelip zihnime yerleşti:

ben o balığın hafızasına nasıl işlendim?

ozan önen  | 14. 07. 2011, perşembe
bir dolunay gecesi, dağların denize dik uzandığı yer

imageimage 

illüstrasyon: star wars pop art by eelus


08:57 pm, ozanonen
48 yorum
text
yeni başlayanlar için çiçek yemek: mart kediden yaktırır, çiçek falan yedirtir.

dilimin ucuna takılan şarkı nakaratlarından biri değil fakat sürekli sayıklıyorum:

çiçek yemek… çiçek yemek… çiçek yemek… takıldı kaldı, bir türlü düşmüyor dilimden; içimden-dışımdan günlerdir “çiçek yemek” diye diye dolaşıyorum. 

gabriel garcía márquez‘in gardenya yapraklarının üzerine şiirler yazan roman kahramanı florentina ben değilim ama geçtiğimiz gün, bir kafede, henüz yeşillenmemiş bir akasya ağacına nazır bir masada bir başıma oturmuş bir şeyler yazıp çizerken, sesli biçimde "çiçek yemek" dediğimi fark ettim; aynı anda, "bir bira daha?" diye sormaya gelen kafe çalışanının bu dediğimi duyduğunu ve hiçbir şey demeden gülümseyip yanımdan geçtiğini fark edince bir parça delirmiş hissettim kendimi; yani, yakalandım ona.

image

aslında bu herkese zaman zaman oluyor: anlamlı ya da anlamsız kendi kendine konuşurken bir başkasına yakalanıyorsun ve o an, o kişinin senin deli olduğunu düşündüğünü düşünerek, bir parça da utanıyorsun bu mikro-deli halden.

geçtiğimiz yıl şöyle de bir not düşmüşüm bir kenara: bir arının parmağımın ucuna konması; arıyı, “sktirlan!” diye refleksif bir tepkiyle parmağımdan sallamam ve tüm kafe ahalisinin bana bakışı.

yine aynı kafede, bu defa da “çiçek yemek” diye sayıklayan adam olarak kayda geçirildim.

fakat yapacak bir şey yok, aklımdan da çıkmıyor çünkü. habire mırıldanıyorum: çiçek yemek…

amatör olarak çiçekle besleniyorum

çiçek yemek, aklıma neden bu kadar takıldı, aslında biliyorum: bahçesi geniş, ağacı-çiçeği bol, bitki örtüsü gür bir evde büyüdüm ben; çocukluğumda, akasya ağaçları çiçek açtığı vakit, akasyaları koklaya koklaya etraflarında dolaşır, dikenleri yüzünden kolay tırmanılabilir ağaçlar kategorisinde olmayan bu ağacın çiçeklerini, çiçek yemek konusundaki yandaşlarımla birlikte bir şekilde toplar ve bir güzel yerdik. abartmıyorum; yediğim tüm meyvelerin yanısıra, kilolarca akasya çiçeği yemiş olabilirim.

gözü ağaçlardan ayrılmayan arkadaşlarımla birlikte, beyaz çiçekli yalancı akasya (robinia pseudoacacia) haricinde, etrafı baştan sona harikulade kokularıyla donatan sarı-beyaz çiçekli hanımeli (lonicera periclymenum) bitkisinin de başına üşüşür; dallarından kopardığımız çiçeklerinin dibindeki balımsı sıvıyı eme eme sağda solda volta atardık.

trompet çiçeği
(campsis radicans) ya da acem borusu olarak da bilinen sarmaşığın turuncu çiçeklerinin dibindeki balımsı tatlı sıvı da, hanımeli ve akasya çiçekleri gibi çocukluğumun popüler çiçek tatlarından bir başkasıydı. trompet çiçeği, çocuk milletinin “düdük” olarak da kullanmaya çalıştığı bir çiçekti.

aynı şekilde, gece sefası (mirabilis jalapa) isimli bitkinin de rengarenk çiçeklerini toplar, diplerindeki sıvıyı emerek çıkartmaya çalışır, sonra, boncuk büyüklüğündeki sert ve siyah tohumlarını avuçlarımızda-ceplerimizde biriktirirdik. bunu neden yapardık bilmem, ama yapardık.

annemden-babamdan, bu cangılın içindeki maceralarım esnasında, bir konuda net bir uyarı aldığımı hatırlıyorum: "zakkumdan uzak dur, çünkü o zehirli."

on yaşlarıma gelene kadar, tadabildiğim tüm çiçekleri bir şekilde tadıp lezzetli olanlarını buldum diyebilirim, lâkin, zakkumdan, aldığım uyarıların sonucunda hep uzak durdum; bir çocuk eylemi olarak çiçek yemek, böylece, kötü sonla bitmemiş oldu.

yine de, yemek için olmasa bile, zehirli bir bitkiyle oynamak bana ilginç bir keyif veriyordu: zakkum bitkilerinin gövdelerini çizdiğimde içinden süt gibi damlayan o beyaz sıvı, bana her zaman çocukluğumu hatırlatır.

profesyonel olarak çiçek zehriyle ilgileniyorum

çiçek yeme alışkanlığımı terk ettikten yıllar sonra, lise son sınıfa geldiğimde; “çiçek yemek” eylemini bir kez daha hatırladığım gibi, anne ve babamın uyarıları sonucunda çocukluğumun çiçek menüsünde olmayan çiçeği zakkum’u (nerium oleander) daha yakından tanıdım.

okulum aydın fen lisesi, milli eğitim bakanlığı tarafından, izmir fen lisesi ile birlikte türkiye'deki iki pilot liseden biri olarak seçilmişti ve liseden mezun olabilmek için, bitirme ödevi isimli bilimsel bir proje sunmamız biz tüm öğrenciler için okul yönetimi tarafından “zorunlu” hale getirilmişti.

bu uygulama, daha sonra, tüm fen liselerine yayıldı. ben de, bitirme ödevim olarak, lisede aynı odayı üç yıl boyunca paylaştığım asil bütün ve mehmet dönmez isimli iki dostumla birlikte, zakkum bitkisi üzerine çalıştım.

bitkilere zarar veren hayvanlara uygulanan kimyasal zehirlere alternatif olarak, zakkum bitki özütünden elde edilen ve doğaya zararsız bir tür biyolojik bitki ekstraktı geliştirmek için, toksiloji uzmanı prof. dr. ferda akar'ın rehberliğinde bir yıl boyunca çalıştık.

aydın fen lisesi'ndeki iki biyoloji öğretmenimden biri, melahat küpeli, milli eğitim bakanlığı lise biyoloji kitabı'nın yazarıydı. bir diğer biyoloji öğretmenim hülya olgun da, eşi üniversitede sürüngenler üzerine çalışan bir profesör olan ve lise-üniversite koordinasyonunu kullanarak bizi daha o zamanlarda üniversite formasyonuna tabi tutan, alanında çok başarılı bir başka biyoloji öğretmenimizdi.

alanında bu kadar iddialı isimler bir arada olunca, siz de ister istemez, henüz on yedi-on sekiz yaşlarınızda olsanız bile, basbayağı üniversite ayarında bir tür bitirme tezi hazırlamak durumunda kalıyorsunuz.

bu nedenden dolayı, bu esnada, zakkum bitkisinin yapraklarını ve çiçeklerini yanlışlıkla yiyen ve bu yüzden zehirlenip ölmüş yüzlerce insan ve hayvan vakasına dair yerli ve yabancı dildeki birçok bilimsel ve tarihi kaynağı okuma şansım oldu.

okuduğum bilimsel makalelerden hatırladığım kadarıyla, zakkumun 15-20 gramı bir atı, 1-1,5 gramı da bir koyunu öldürebilecek zehirli güce haiz.

zeytinyağıyla ezilmiş zakkum yaprağı kullanarak, pire ilacı üretmeniz bile mümkün.

hayvanlar, zehirli bitkileri genellikle bir şekilde tanıdıklarından sık sık yemezler; ama, zaman zaman açlık-dalgınlık-hava sıcaklığı vb. etkenler sebebiyle zehirli bitkileri de yiyebiliyorlar.

buna, karnı ağrıyan ve sindirim zorluğu çeken ve bu yüzden bitki yiyen köpekler de dahil. dahası, zakkumdan zehirlenip ölmüş bir hayvanın etini yiyen insanların da zehirlenerek öldüğüne dair bilimsel veriler de oldukça yaygın.

hatta, zakkum demetleri yakıldığı vakit çıkan duman bile, insanı zehirlemek için yeterli olabiliyor: zakkumun zehrine maruz kalmış kişinin dil ve yutağı hissizleşiyor, nefes yolları tıkanıyor; ardından yaşanan şok ve felç ve akabinde nabız yavaşlamasıyla ve nefes darlığıyla birlikte gelen el ve dudak morarmasıyla, kişi, 2-3 saat içerisinde zehirlenerek ölebiliyor.

sadece zehirli bitkilerin tüketimiyle değil, zakkum gibi çiçeklerin polenleriyle beslenen arıların yaptığı “deli bal" denilen balın da 50 gramı dahi insanı zehirlemeye yetiyor. dünyada, deli baldan zehirlenme oranının en yüksek olduğu ülkenin türkiye olduğunu da hatırlatmakta fayda var.

bilimsel kaynaklar haricinde; tarihi ve dini kaynaklara göre; II. haçlı seferi'nde, fransa kralı VII. louis’nin komutasındaki haçlı ordusu askerlerinden çoğunun, antalya civarında bir buçuk ay sıkışıp kaldıkları vakit, açlıktan zakkum yiyip zehirlenerek öldüklerini okuduğumu hatırlıyorum. (m.s. 1148, antalya)

dinler tarihinde de zakkuma yapılan çeşitli göndermeler mevcut: kuran'da zakkum, saffat suresi'nde cehennem çiçeği olarak betimlenmiştir ve zakkumun, cehennemdekilerin gıdası olduğu söylenir.

dilbilimde zakkum konusuna eğilecek olursak; dilimizde sık kullanılan “zehir-zıkkım” ikilemesindeki ve “zıkkımın kökü” deyişindeki “zıkkım” sözcüğünün de,  “zakkum” sözcüğüyle eşanlamlı olarak kullnılan bir sözcük olduğunu not edebiliriz.

yani, çiçek yemek, masum gibi dursa bile, tüm güzel şeylerin doğasında olduğu gibi, zehirli yanlar da taşıyabiliyor. çiçek yemek, tarihi fena halde değiştirebilir demek istiyorum dostlarım. hem iyi, hem de kötü biçimde… ne diyordu le petit prince?

"milyonlarca yıldır çiçeklerin dikenleri var. ve milyonlarca yıldır koyunlar çiçekleri yiyorlar."

çiçek içmek

zehirli bitkileri felsefe tarihinden bir örnekle ilişkilendirecek olursam da şunu söyleyebilirim: tarihin bilindik ilk siyasi cinayetinde kullanılan öldürme aracı, yine bir bitki zehridir. felsefenin kurucusu olarak kabul edilen, antik yunan'ın ünlü filozofu socrates, 500’ler meclisi tarafından, düşünceleri nedeniyle ölüme mahkum edilmiştir. kendi elleriyle intihar etmek suretiyle idama mahkum edilen (m.ö. 399, atina) socrates, baldıran zehri içirilerek öldürülmüştür.

zehirli bitkilerin arasından socrates'in adımlarını takip ederek felsefeye doğru yürüyorsak, işte şimdi tam da buradan yola çıkarak, felsefi bir karşı çıkış yapmak niyetindeyim:

türkiye cumhuriyeti radyo ve televizyon üst kurulu (rtük), ekranlarda, halkın sağlığını korumak ve çocukları sigaraya özendiren görselleri saklamak amacıyla, örneğin dizilerde ve sinema filmlerinde görünen “sigara” görselinin üzerine “blur”, “buzlu mozaik”, ya da “çiçek” koyarak, sansür uyguluyor; tv kanallarına bu sansür yöntemini dayatıyor.

açıkçası, bu uygulamayı net biçimde faşizm olarak nitelendiriyorum.

çünkü, bir sanat eserine sanatçısından başka hiçkimsenin müdahil olma hakkı yoktur. bu hususta "ama sigara sağlığa zararlı" diye başlayan açıklamaların hiçbirini, kabul etmiyorum. devlet bu yöntemle, sanat eserinin içeriğine ve biçemine resmen müdahil olmaktadır. bu, açıkçası, komedi eserlerine konu olabilecek denli salakça ve şaşılası bir uygulama.

rtük’ün bu sansür savını uygulamak zorunda kalan tv kanallarından cnbc-e, bu sansüre karşı şöyle bir tavır geliştirmiş: sigara görselinin üzerini “çiçekle örtmek”.

ilk bakışta, dayatılan sansüre karşı postmodern bir karşı-çıkış olarak görülebilecek bu uyguluma biçimi, ne yazık ki, sansürü meşrulaştırmaktan öte bir durum yaratamıyor.

belki söz konusu tv kanalı, bu sansürü, sansüre karşı bir meydan okuma-kendilerince bir tür dikkat çekici karşı çıkış olarak sunuyor olsa bile, tüm tv kanalları olarak örgütlü ve geniş çaplı bir eylemden kaçınarak, hem izleyicisinin hem de iktidarın nabzına göre şerbet veriyor aslında: izleyici, "sansürle ne güzel dalga geçmişler" yollu bir vicdan mastürbasyonuna doğru yol alırken, iktidarın devlet içindeki denetleyici organları da "sansürü ne güzel uygulamışlar" diye sansürün biçimine alkış tutuyor ve böylece, bu faşizm uygulaması, gülüp geçtiğimiz bir detay haline geliyor. örnek mi?

"o çiçek görüntüleri, buzlamadan daha hoş olmuş.  (…) başbakan’ın da sigara konusunda katı bir duruşu var."

bunu söyleyen kim? zahid akman'dan sonra rtük başkanı olan davut dursun. (kaynak: hürriyet gazetesi)

devam edelim. örneğin, 1993 yapımı, 7 oscar ödüllü schindler’s list (schindler’in listesi) filimini ele alalım: yönetmenliğini steven spielberg'in yaptığı filmin konusu, II. dünya savaşı sırasında naziler'in uygulamış olduğu soykırımdan ve faşizmden kurtarılan insanların öyküsü.

schindler’s list, sinema tarihinin başyapıtlarından biri ve başlı başına faşizme karşı çıkan bir sanat eseri.

ve siz, halkın sağlığını ben korurum bahanesiyle, filmin içine ederek, sanat eserine kendinizden bir parça katıp sanatçının göstermek istediğinden çalarak, yani kısacası faşizm uygulayarak, faşizme karşı direnişin sembollerinden olmuş bir filmin, bir sanat eserinin üzerini örtüyorsunuz.

üstelik, zehirli ve sağlığa zararlı yanlarını da bu yazıda uzun uzun saydığım “çiçek”le bu “örtme” işi gerçekleştirildiğinden, bunu son derece hoş bulduğunuzu da ifade ediyorsunuz.

image

sanat eserlerinin sansürlenmelerini hoş karşılayanlara şu soru yöneltilebilir: niçin çocukları çiçek yemeye, çiçek içmeye özendiriyorsunuz?

sizin akıl yürütmelerinizden yola çıkarak soruyorum: halihazırda, filmlerin ortasında eşek gibi sırıtan bu çiçek görseli, sigaradan da dikkat çekici bir hale getirilip söz konusu film sahnelerinin odağı olmaktayken, bu filmlerden etkilenen çocuklar da gidip bahçedeki zakkumları ağızlarına sokup yemeye-içmeye çalışmazlar mı?

yine benzer çevrelerin sansür gereksinimi etrafındaki akıl yürütmelerinden yola çıkarak soruyorum:

zakkumun hem kendisi, hem de dumanı zehirliyken ve üstelik zakkum yiyerek ya da zakkum dumanına maruz kalarak yaşanan zehirlenmenin iki üç saat içinde öldürücü etkisi de bilimsel olarak ortadayken ve ülkemizde zakkum bitkisinin son derece yaygın ve bulunabilir olduğu da ortadayken, zakkum yüzünden ölen bir çocuk olursa, bunun hesabını vermeye hazır mısınız?

kusura bakmayın ama, akıl sağlığıma zararlı bir düşünce pratiği bu ve bırakın da kendi sağlığımı ben kendim koruyayım; çocukları da bu faşist uygulamaların koruyabileceğini düşünmek, zaten olanaksız.

siz, halkın sağlığını sigaranın zararlı etkilerinden korumak yerine sigara yasağı yasalarını kötüye kullanmayı tercih ediyorsunuz. dahası, bunu yaparken de, amacı faşizmin yıkıcı etkilerini ortaya koymak olan bir sanat eserinin güttüğü insani-estetik kaygılarla da resmen çelişmiş oluyorsunuz.

özetle, bu işin ece ayhan'casıyla ifade edecek olursam: filmlerdeki sigara görüntüsü üzerine çiçek falan koymak, faşizmdir abiler.

ünlü yönetmen federico fellini'nin deyişiyle, ”sansür, iktidar tarafından parası ödenen reklamdır.”

sanat anlayışınıza da, şirin sağlık anlayışınıza da çiçeğim girsin dememde bir sakınca var mıdır?

filozof jean paul sartre’ın sigarası, ressam rené magritte’in piposu ve bir başkaldırı aracı olarak felsefe, sanat ve dumanı tüten şeyler: ceci n’est pas une pipe!

tüylerimizi diken diken eden her uygulamasından sonra iktidar, “heykel yıkma”ya, “suçlu olduğu ispatlanmamış gazetecileri hücrelere hapsetmeye” kadar götürebildiği uygulamalarını ve muhafazakârlık bariyerlerini aşıp bağnazlığa vardırdığı düşünce pratiğini meşru kılabilmek için hep şöyle diyor:

"boşuna ağlamayın… bakın, yurtdışında da bu durum böyle!"

ve iktidar kanadı böyle dediği an, "aaa, bak amerika’da da böyleymiş", "bak fransızlar da böyle yapıyorlarmış meğer" diye diye kabullenen ve sizin de bunu bu şekilde kabullenmenizi telkin eden tuhaf bir kitle türüyor; çoğunlukla da başbakanımızın müstehzi gülüşleri eşliğinde.

bir şeye karşı çıkmayagörün, hemen, "sen sus, tanzanya’da da bu işler böyleymiş bak" gibi cümleleri eveleyip geveliyorlar.

bu tavırdan güç alan daha geniş bir kitle, lâik ya da antilâik hiç fark etmez, temeli tamamen “kompleksler”den ve “bağnazlık”tan beslenen ve cahil kalmaktan hoşnut bir düşünce pratiğiyle hareket ediyor.

bir şeyi tartışmayagörün, hemen o dakika "bu böyle olursa dünyaya rezil oluruz" diyorlar. ya da "bu uygulama, yurtdışında da böyle olduğu için bizde de böyle olmalı"yla savunuyorlar, yapmayı ya da yasaklamayı düşündükleri her şeyi.

kendisinden çok, başkasının bakış açısıyla ilgilenen bir tür kitlesel “özsaygı”nın yutturmak istediği yalanlarla karşı karşıyayız yani; ileri demokrasi görünümlü katıksız faşizmin dört koldan saldırdığı günlerdeyiz ve bana kalırsa en masum gibi görünen yasaktan en şiddetli yasağa kadar tüm yasaklarla ve antidemokratik uygulamalarla daha çok ilgili olmamız gereken bir dönemdeyiz.

pas geçmeden, normalleştirilmelerine göz yummadan, hepsine karşı söyleyecek sözümüz olmalı. öyle ya da böyle, bir biçimde belli etmeliyiz rengimizi.

sigara sansürü de, hemen hemen tüm şirinleştirilmiş yasaklar konusunda olduğu gibi, "yurtdışında da bu işler böyle" ayarında savunulan yasakların başını çekiyor ülkemizde.

türkiye cumhuriyeti kültür ve turizm bakanlığı, hatırlanacağı gibi, mustafa kemal atatürk’ün bir fotoğrafının üzerinde oynama yapmış ve mustafa kemal'in elindeki sigara görüntüsünü “photoshop”layarak takvimlerine taşımıştı. bunu savunurken de, yine, hemen hemen her yasağı şirinleştirme operasyonunda olduğu gibi"yurtdışında da bu işler böyle" denilivermiş ve hemen o dakika, örnek argümanlar sıralanmıştı:

"filozof jean paul sartre’ın, 100’üncü doğum yılı nedeniyle hazırlanan posterlerdeki fotoğraflarda yer alan sigarası da fransa’da yok edilmişti. le figaro gazetesi de che guevara’nın meşhur havana purosunun yerine sarı bir çiçek yerleştirmişti. hatta aktör tati’nin anısına düzenlenen bir film festivalinin organizatörleri, tati’nin pipo içen bir pozunu festival afişi olarak kullanmalarına izin verilemeyeceği için piponun yerine photoshopla oyuncak bir değirmen koyup olayı tatlıya bağlamıştı… coco chanel’in de sigarası sansürleniyor, biz de atatürk’ün elindeki sigarayı yok ediverdik… ne var yani, büyütmeyin.”

tabi onlar ve onların yılmaz destekçileri, yasakları savunma mekanizmalarını bu türden argümanlarla geliştirdikçe, biz de dut yemiş bülbüller gibi yasakları kabullenmek zorunluluğuna adeta hapsediliyoruz; üzerine de lâfı anında ağzınıza tıkıp bir de kendilerini “özgürlükçü” ilân etmeleri yok mu? işte bu beni delirtiyor.

örneğin henüz suçu ispatlanmamış bir(çok) gazeteci, sabaha karşı apar topar gözaltına alınıp aylarca tek kişilik hücrede tecrit edilerek hapsediliyor. ve birileri, bu uygulamalara sesimizi çıkartırsak eğer, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmiş olacağımızı açıkça söyleyebiliyor, kendilerini de özgürlüğün yılmaz savunucuları ilân ederek.

onlar için “muhalefet” demek, onlara onay vermesi gereken birtakım hoşnutsuz baş sallayıcılar. yani onlar, muhalefet etmeye kalkmayagörelim; “sen sus, statükocu seni” diyecek, biz de onların yasakçılığına, antidemokratikliğine onay vereceğiz; işte o gün, onların istediği muhalifler olacağız.

yani, bizi de kendileri gibi koyun sanıyorlar. çiçek yediğimiz doğrudur fakat yalanlara karnımız tok.

bu yasakları bu tür argümanlarla savunanlara, tarihi değer taşıyan belgelerin- sanatsal değer taşıyan eserlerin üzerinde bu şekilde oynama yapma hakkını kendisinde görebilen herkese, faşizmi ağzı sulanarak arzulayanlara, yine kendi argümanlarıyla yanıt vermek, bu ironik, mizahi, dallama uygulamaların yarattığı trajikomik havayı yansıtmak adına yerinde olacaktır.

bakın o her yasakta sırtımızı dayadığımız “yurtdışındakiler” bu defa ne demişler?

"fransız parlamentosu kültürel ilişkiler komitesi, reklamlarda, afişlerde ve posterlerde tütün mamulleri ve alkolün kullanılmasını kısıtlayan yasaya ‘kültürel istisnalar’ getirilmesine dair tasarıyı onayladı. tasarının parlamentoda da kabul edilerek yasalaşması bekleniyor. böylece, filozof jean paul sartre, moda tasarımcısı coco chanel ve aktör jacques hulot tati gibi sigara sevdalısı geçmiş zaman fransız ünlüleri, ölümlerinin ardından sigaralarına kavuşmuş oluyorlar. ünlülerin sigara içerken çekilen fotoğrafları sigara reklamlarında olmasa bile, sergi tanıtımlarında, posterlerde ve sanat etkinliklerinde kullanılabilecek.

buyrun, biraz da buradan yakın.

hem bakın, ünlü devrimci ernesto ‘che’ guevara, jean paul sartre'ın büyük aşkı simon de beauvoir'un şaşkın bakışları altında sartre'ın purosunu yakmış.

yurtdışındakiler böyle yapıyorsa, siz de yakın. bir şey olmaz.

ama siz yine de uyanık olun; “çiçek” ve “devrim”, birbirine hiç uzak kavramlar değildir. ya da guevara'nın ağzından şöyle demeli: "bir çiçeği katledebilirsiniz ama baharı asla."

image

sanat tarihine bakacak olursak, "bu bir pipo değildir. (ceci n’est pas une pipe.)" isimli eseriyle büyük yankı uyandıran çağdaş ressam rené magritte'in felsefi yaklaşımının, daha yıllar öncesinde bu tartışmalara ciddi bir yanıt içerdiğini söyleyebiliriz:

magritte, “gösterilmeye çalışılan gerçekçi sanata ne kadar yaklaşılırsa yaklaşılsın, öğenin kendisine yaklaşılamaz”
der.

yani, biz, bir pipo resmiyle tütün içemeyiz. dolayısıyla, "bu bir pipo değildir. (ceci n’est pas une pipe.)" bu, sadece bir pipo resmidir.

image

korkmayın, öldürmez; çünkü sanat, güzeli aramaktır; çünkü felsefe, bilgelik sevgisidir: kötüyü sevdirmekle bir alâka barındırmazlar, bu bağlamda değerlendirilimeleri hata olur.

halkın sağlığını ve/ya devletin bekâsını sanatı sansürleyerek veya heykel yıkarak korumaya çalışacağınıza; halkınıza, sanatı ve/ya felsefeyi sevmeleri yolunda gölge etmeyin, halkınız başka da ihsan istemez.

ama siz isterseniz, çiçek içmekten ve çiçek yemekten pekalâ bahsedebiliriz.

baharın gelişini çiçek yiyerek kutlamak: çatalhöyük’ten mezopotamya’ya, eski mısır’dan osmanlı imparatorluğu’na… çiçek yemek.
 
velhasıl-ı kelâm, mart kediden yaktırıyor; çiçek falan yedirtiyor. ilkbaharın gelişiyle ve kafamın güzelleşmesiyle birlikte, “çiçek yemek” diye diye sayıklamalarım artışa geçiyor. gözlerim radar kesiliyor; her yerde yiyebileceğim çiçekleri arıyorum…

ama gelin görün ki, gül yapraklarından yapılan güllaç ve ayvalık'ın meşhur kabak çiçeği dolması bile, benim için artık sıradan.

canım lavantalı ekmek çekiyor artık… ya da beyaz çiriş çiçekli salata.
hercai menekşeli levrek istiyor canım; ya da bilemedin, ingiliz papatyalı siyah pilav.

bunlar olmuyorsa feyko çiçekli patlıcan olsun bir tabakta, ya da pembe güllü mercimek filizi…

hodan çiçekli kalamar gelsin önüme veyahut peynirle doldurulmuş yukka çiçekleri…

nilüfer çiçekli marul sarma da olur, krizantemli karides de iyi gider; hele şu kağıtta mor yoncalı erik yok mu? tam da erik mevsimine gireceğimize yakın, canım nasıl da çekiyor onu.

gardenyalı güllaç, kekik çiçekli sarı kiraz, pembe adaçayı çiçekli börek, dişotu çiçekleriyle donatılmış kabak tatlısı, beyaz zambaklı muhallebi… tatlı-börek menüsü de tamam işte.

madem böyle, inceldiği yerden kopsun sayın seyirciler: hiç sevemesem bile, bezelye çiçekli kereviz, erguvan çiçekli pırasa bile yenebilir bahar geldiyse…

çünkü bahar, iştah kabartıyor ve ben çiçek yemek istiyorum dostlarım. mart kedisi oldum çıktım.

derken, gözüm bir kitaba ilişiyor; üzerinde "çiçek yemek" yazıyor. canımın çektiği tüm bu çiçekli yemeklerin tarifini muhteşem tasarımlarla anlatan bir kitap bu; şaka yapmıyorum; gerçekten de var böyle bir kitap.

yazarı gönül paksoy.

paksoy, bir yıl boyunca mevsimleri takip ederek, mutfakta kullanabileceği yiyilebilir tüm çiçekleri araştırıp bulmaya çalışmış; kâh çatalhöyük’ten girmiş, kâh mezopotamya’dan çıkmış.  eski mısır’dan osmanlı imparatorluğu mutfaklarına kadar sofralarında çiçek kullanan yemek kültürlerini incelemiş ve bulduğu çiçekleri kullanarak yemek tasarlamaya başlamış ve bu tasarımlarını detaylı tarifler ve harika görseller eşliğinde bir kitaba sığdırıvermiş.

zaten, izlenimlerime göre, paksoy'un en kuvvetli özelliği de tasarımcı kimliği. halihazırda, paksoy'un önceki (ödüllü) kitaplarından yenilebilir boncuklar, new york’taki dünyaca ünlü modern sanat müzesi moma’da (the modern museum of modern art, new york) satılıyormuş. paksoy'un, yine benzer bir konuda, iki ciltten oluşan yemek için tasarımlar/culinary designs isimli bir kitabı da var. özetle; paksoy'u dünya tanıyor diyebiliriz. (dünyadan örnekler servisi'ne duyrulur.) halihazırda, kendisinin kulaktan kulağa yayılan bir ünü olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim ve çiçekleriyle, renkleriyle, lezzetleriyle donattığı oldukça ünlü davetler verdiğini de…

ama, kendisinin benim için dikkat çekici asıl özelliği; çiçek yiyen tek delinin ben olmadığım duygusunu bana uzaklardan hissettirebilmiş olması.

yani, sansürü değil de deliliğimizi normalleştirebilmesi;
üstelik, kitap yazarak.

68’lerin çiçek çocuklarından 2011'in çiçekli devrimler'ine uzandığımız bu günlerde, iyi ki de böyle deliler var ve iyi ki de biliyoruz çiçeklerin tadını.

canı çeken herkese çiçek var, demek istiyorum. tam da mart ayı kediden yaktırmışken.

bize de çiçek yemek üzerine birazcık düşünmek, belki de “çiçek yemek” diye mırıldanmak, biraz da çiçeklerin zehirlisiyle zehirsizini ayırt etmek kalıyor geriye…

elbette, yersen.

ozan önen  | 03. 03. 2011, perşembe 

imageimage 


06:41 pm, ozanonen
51 yorum
text
sütlükafanınkamburu

incelimonkabuğurendesisiyahisaçtellerinvenedegüzelşampuankokuyorkafan.
çileklipudingihiçsevemiyorolsamda,hatrınatümomeyvelişeylerincanınaokurum.
aslınabakarsanhalenonyediyaşımvehalenbirjaguarlapembeköşkeçıkamadım. avuçlarımdaensütündenmısırlarla,okargalarakarşıkorkuluklargibidolaşıyorum.

image

ozan önen  | 10. 01. 2011, pazar-tesi

imageimage 

kullanılan görsel: “nerden bulduğumu hatırlamıyor olduğum ama hatırlatılması halinde kaynak belirtmek istediğim kafası güzel bir illüstrasyon” demiştim; ayşe bayraktar bilgilendirdi: görsel, japon manga sanatçısı shintaro kago’nun güzel kafasından çıkmış. 


09:34 pm, ozanonen
102 yorum
text
kötüydü bu ve bunu yapmamalıydım.

image

ilk önceleri, türkçe kaynaklarda ilk kez oray eğin'in
bir köşe yazısında adının geçtiğini düşündüğüm tao lin isimli genç nabigaeğin'in yazdıklarından sonra fena halde merak edip araştırdım; eğin'in bahsettiğine göre, 1983 doğumlu tao lin, abd edebiyat çevrelerinde şimdiden dahi olarak kabul görüyordu çünkü. sonrasında, dünya yeraltı edebiyatı’nın kült isimlerinden biri haline gelen ve sinemaya da uyarlanan dövüş kulübü adlı eseriyle hemen hemen herkesin tanıyor hale geldiği chuck palahniuk’un resmi internet blogunda, tao lin’den övgüyle bahsedilen bir kritiğe de tesadüfen rastlayınca, bu yazıyı yazmamın elzem olduğuna kanaat getirdim.

tao lin'in you are a little bit happier than i am (şiir, 2006), eeeee eee eeee & bed (öykü, 2007), cognitive-behavioral therapy (şiir, 2008), shoplifting from american apparel (roman, 2009), richard yates (roman, 2010) olmak üzere şu ana kadar yayımlanmış beş kitabı var.

kendi yalnızlığına odaklanarak yazan ve anlatılarını bir tür yeni gerçekçi eksende kaleme alan tao lin'in yazdıklarının türk okurlar için ne denli ilgi çekici ve anlaşılır olabileceğini kestirmek şu an için zor, lâkin, şahsın amerikan gençliğini hop oturtup hop kaldırdığını ve eleştirmenlerin de bir hayli dikkatini çektiğini görmek mümkün.

şiirleriyle, abd'nin küçük iskender'i algısına benzer bir algı yaratan ve cüssesine göre de iyi derecede bir okur kitlesi edinen tao lin, fazlasıyla sarkastik ama buna rağmen duru ve arı bir dil kullanıyor. romanlarında ise eleştirmenleri oldukça şaşırtan ve şeklen deneysel bir tarza sahip. dikkatimi çeken bir diğer detaysa, tao lin'in internet üzerinden hiç de yabana atılamayacak bir tür yayıncı figüre dönüşmüş olması:

sosyal medyanın olanaklarını sonuna kadar kullanan lin, yazılı basında da kendisine oldukça geniş biçimde yer buluyor. yazılarına ve eserlerine erişim için, internette tao lin araması yapabilir, bu genç edebiyatçının tüm sosyal medya alanlarına ve internet üzerinden de eserlerine e-kitap formunda kolaylıkla erişebilirsiniz.

yazdıklarının türkçe çevirisine internet üzerinde henüz hiç rastlamadığım için de, tao lin hakkında internet üzerinde yazılacak bir yazı ekseninde ona ve muhtemel okurlarına yapılabilecek en iyi şeyin, onun bir yazısını ya da şiirini türkçe'ye çevirmektir diye düşündüm ve bu yazım ekseninde, daha önce rastlamadığımı düşündüğüm için, size, türkçe'de ilk defa bir tao lin çevirisi okutmuş olmak istiyordum.

lâkin, tam da bu esnada, iyi de bir okur olduğu belli olan bleached cocoon takma adlı bir edebiyatsever beni dürttü ve dedi ki “sıcak nal, bir edebiyat dergisi ve mart iki bin on’dan beri çıkıyor; genel yayın yönetmeni süreyyya evren ve sıcak nal, komşu yayınları’ndan çıkıyor. öykü ağırlıklı bir dergi ve yeni yazarlarla da çok ilgileniyor. tao lin de yakasından çektiği isimlerden biri ve sıcak nal, mayıs ayından bu yana tao lin çeviriyor. hatta, temmuz-ağustos iki bin on sayısında tao lin’in bir söyleşisi bile var.

bir süredir, farklı uğraşlarım nedeniyle istemeden de olsa, edebiyat dergilerine sırt çevirmiş olduğumdan, cemal süreya'nın bir şiirinden adını alan sıcak nal'ı kaçırmışım. doğrusu, ayıp da etmişim. bu yüzden, cemal süreya üstâdın soyadından attığı y harfini soyadında gururla taşıyan ve yeniyetmelik dönemimde dergilerle fena halde haşır neşirken yazdıklarıyla tanıştığım süreyyya evren'e de selâm ederek, bir tao lin çevirisi de benim ellerimden çıksın diyorum.

tao lin’in hangi şiirini çevirsem diye düşünürken de, tao lin'i tanımama vesile olan oray eğin'in facebook'unda paylaşmış olduğu bir tao lin şiirini çevirmemin anlamlı olacağına kanaat getirdim. dahası, bu bağlamda, çeviri şiir üzerine de biraz çene çalmak niyetindeyim.

çünkü ben çeviri şiirden pek de hoşlanmam. çünkü tüm sözcükler arasından ustalıkla seçilmiş sözcüklerle inşa edilen bir tür elmas işçiliği ürünü olarak şiirin, başka bir dile çevrilmesi oldukça tantanalı bir durumdur ve bana kalırsa çeviri şiir, orijinaline göre her daim bir dem eksiktir. bazen de çevirenin kalemine bağlı olarak orijinalinden bir parça fazladır. bu yüzden, türkçe eserler okumak isteyen okurların tao lin'i nasıl tanıyacakları konusuna kuşkuyla bakıyorum ve tanınmasını istediğim bu yeni ismi, internet üzerinden de olsa biraz da kendi dokunuşlarımla tanıtabilmek istiyorum.

bu yüzden, tao lin'in dünya edebiyat çevrelerinde yaratmış olduğu heyecanı da görmezden gelmemek gerekir diye düşünerek, tanınmasına en çok vesile olmuş şair kimliğini tanıtmadan olmaz diyerek, sevimsiz bir çeviriye de imza atmamak adına, can yücel'in şekspiryane şiir çevirisi fikrine kapıldım ve tao lin'in bir şiirini -biraz da o şiiri kendim yazıyormuşum gibi- kendi çeviri anlayışım ekseninde 'yorumladım'.

tao lin'in, cognitive-behavioral therapy adlı kitabında yer alan that was bad; i shouldn’t have done that isimli şiiri, kendimce çevirmeye çalıştım ve bu yorumlamayı yaparken de en sevdiğim çeviri şiirlerden biri olan shakespeare'in 66. sone'sinin can yücel çevirisini çeviride bir yol gösterici olarak birkaç defa okudum. çünkü can yücel, shakespeare'i bizim gibileştirmişti, onu biraz daha anlaşılır kılmak adına. bu durum, şiir çevirisinde benimsediğim yöntem olmakla beraber, dünyanın tüm şairlerini bu tür çeviriler ekseninde orijinal metinleriyle birlikte -hatta, farklı farklı şairlerin de çevirileriyle yan yana biçimde- okuma şansımızın bir gün tümüyle elimizde olmasını da umut ediyorum.

bahsettiğim tao lin şiirinin çevirisine geçmeden önce, can yücel'in dilinden shakespeare'in 66. sone'sini de burada paylaşmak uygun düşer sanırım:

vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni, 
değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
o kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
değil mi ki kötüler kadı olmuş yemen'e 
vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

bu da, william shakespeare'in kendi kaleminden, 66. sone'nin orijinal hali:

tired with all these, for restful death I cry,
as, to behold desert a beggar born,
and needy nothing trimm’d in jollity,
and purest faith unhappily forsworn,
and guilded honour shamefully misplaced,
and maiden virtue rudely strumpeted,
and right perfection wrongfully disgraced,
and strength by limping sway disabled,
and art made tongue-tied by authority,
and folly doctor-like controlling skill,
and simple truth miscall’d simplicity,
and captive good attending captain ill:
   tired with all these, from these would I be gone,
   save that, to die, I leave my love alone.

tao lin'in sözcüklerini usulüyle çevirebilmek adına ve argosuna da hakim olabilmek için abd'nin ekşi sözlük'ü sayılabilecek urban dictionary'den de yararlandım. yaptığım çevirinin tao lin'in üzerinde hiç de fena durmadığını düşünerek, sizi tao lin'le baş başa bırakıyorum efendim, elbette, biraz da benim dilim giriyor araya:

kötüydü bu ve bunu yapmamalıydım


sırf kafan daha çok karışmasın diye,
sakin yüz ifademi takınmayı sürdüreceğim;
çin işi gözlerim ve bütünüyle dostça bir hâl içinde.
bunalımdan uzak duran birini çeker canım;
canım çeker, seni; eğer halen işe yarar biriysen;
delirmemeliyim, veyahut, bunalıma da girmemeliyim.
- ben neden hiç deli, bunalımlı ya da işe yaramaz değilimdir ki?
bu sabah, evin her yerini silip süpürdüm,
mutfağı ve bilgisayar odasını temizledim.
yazıcı çıktılarından, sana kâğıttan ‘çük’ler bile yaptım!
değişim fırsatı her anın içinde varlığını sürdürür çünkü
ve tüm ‘an’lar yalnızdır.
ve diğer anlardan ayrı olarak,
sınırlı sayıda an daha vardır.
ve değişim fikri,
olumlu veya olumsuz düşünmenin yol açtığı
bir tür -di’li geçmiş zaman yalanı olacaktır.
ellerin yüzünü örtüyor,
vücudun bir heykel gibi uzanıp kıvranıyor;
sana eklenmeye çalıştığım her an.
keşke sadece bir anlığına da olsa,
keyif içinde gözyaşı dökebildiğini görebilse(ydi)m.

tao lin | lost in translation: ozan önen

bu da, üstte çevirdiğim şiirin orijinal metni, tao lin'in ellerinden:

that was bad; i shouldn’t have done that

to prevent you from entering a catatonic state
i am going to maintain a calm facial expression
with crinkly eyes and an overall friendly demeanor
i believe in a human being that is not upset
i believe if you are working i should not be insane
or upset - why am i ever insane or upset and not working?
i vacuumed the entire house this morning
i cleaned the kitchen and the computer room
and i made you a meat helmet with computer paper
the opportunity for change exists in each moment, all moments are alone
and separate from other moments, and there are a limited number of moments
and the idea of change is a delusion of positive or negative thinking
your hands are covering your face
and you body moves like a statue
when i try to manipulate an appendage
if i could just get you to cry tears of joy one more time

tao lin, cognitive-behavioral therapy

ozan önen  | 1 kasım 2010, pazartesi

imageimage 


fotoğraf:
tao lin'in richard yates adlı romanının kapağından bir kesit.


03:21 pm, ozanonen
79 yorum
audio

rindlerin yükselişi (fabrika ayarlarına geri dön)

"bir, yeryüzünde nasıl dağılmıştır / tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar? / iki, daha yavuz bir belge var mıdır ha / gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden?" *

deri ceketimin dirseğine pembe bir ciklet yapışmış; cadde boyunca yürürken, bu pembe sürtüğü sökmeye çalışan o çaresiz bendim. bu gece ayışığı kudurmuş; sokak lâmbalarının yanmadığı yerlerde bile parıldıyorum.

evin uyku kokuyor. hava yorgun tenin kadar renksiz. yorganın dışı kış, zemin kar. mutfak fayansları buz. rüzgârdan korkan sokak lambası titrer perdelerde. köpekler bile yalnız gezmiyor. ıslak saçların sıçan kuyrukları gibi tedirgin. üzerimizde asılı tozlardan bir nebula. kemikli parmakların ağzımda erir." **

shakespeare, cehennem bomboş çünkü tüm şeytanlar burada diyor; halt ediyor ve güzel de diyor ama ben bu cehennem soğuğu havaların bile, denizden suratıma suratıma esen o sert ve serin rüzgârını sevdiğim için, sokağa her şartta kendimi atmasını bilirim. tüm soğuklar aşkına müjdeliyorum: bu gece o sokağa çık çünkü bu gece, rindler yükseliyor.

iyi de, bulunduğun yerde deniz mi yok? mesela, ankara'da ya da eskişehir'de ya da haritalarda gösterilmeye tenezzül dahi edilmemiş bir yerde falan mısın? fark etmez. çünkü hangi cehennemde olursan ol, buradaki amacın yalnızca ve sadece bir parça üşümek; ama, soğuktan donmak asla değil. bu gece, bile bile, evinin sıcağından sokağın buzul soğuğuna sol adımınla çıkacağın gece.

o halde, sırf üşümek için bile olsa, bu gece sokağa çık ve şehir ışıkları arasından seçebilirsen eğer, edebiyat tarihinin abarttığı yıldızlara bak ve defolun başımdan de; defolun de onlara; çünkü, shakespeare’in soneler’ini yazan bendim… bu gece, yıldızlar altında, beşiktaş parkı'ndaki bir bankta bir başına doğum yapan evsiz bir kadın ol.

bu gece, yaka silktiğin bir anne aforizmasına kulak ver ve sokağa çıkmadan önce iyi giyin. yani, kat kat giyin demek istemiyorum anneler gibi; biri görürse ne der diye değil de, sırf kendin için, kendine yakıştır üstündekileri demek istiyorum. mesela, cekedinin tam üstüne nereden aldığını hatırlamadığın fakat çok ucuza kapattığını düşündüğün yekpare bir kızılordu madalyası tak, hiçkimsenin umursamadığı yalnız ve solgun bir sovyet ol; bir sovyet ol; dağıl, parçalan ve bölün; şehrin kalbine işle.

modayı giyinmek değil de örtünmek olarak algılayanların çoğunlukta olduğu bir yerde, modayı nevresim üreticileri belirliyor; tasarımcılar değil. o halde, sen bu gece, inadına, örtünme ama giyin; kendi geceni kendin tasarla; saçların daha bir güzel savrulur öyle; inan. uğruna giyindiklerin için soyunacağına, uğruna soyunabileceklerin için giyin.*** böyle giyindiğin andan itibaren, senin yüzün, işte tam da bu yüzden güzel diyecekler ama sen başkalarını yine de boşvereceksin bu gece.

ankara'da saatler asfaltı buz geçerken, kar altında yürüyeceksin; bir istanbul kuru soğuğunda, boğaz'ın iki yakasına birden yapışıp şehirden borcunu isteyen olacaksın, hem de, hakikaten beş paran olmadığı için. mardin'in, mağrib'in ya da madrid'in ve hatta marakeş'in taş sokaklarından geçip bir new york ışıltısına gönlünü kaptıracaksın belki de. kalbinin doğusundaki bir köy meydanındaki söğütlü bahçelerden süzülüp ege'nin batısındaki bir sahil kasabasının yumuşak ve ılık karnına dokunacaksın; bir limandan, bir diğerine vuracaksın kendini. bir plajda, çıplak ayakların kuma değecek belki de uzun süreler sonra ilk defa.

kimi zaman iki avcunu bir araya getirip hoh diye üfleyeceksin nefesini ellerinin içine; kimi zaman da işaret parmağınla dünyanın tüm sokakları birleşin yazacaksın, bir taksinin buğulu camına.

anlayış yoksunu bir üniversite kampüsünün tam ortasından salına salına yürüyüp geçerken, dedikodular hiç de umrunda olmayacak; şehrinin "i want you!" temalı vitrinlerine aldırmadan kaldırımları arşınlayacaksın;

çünkü bu gece senin için her yer paris. bu gece herkesin evi öğrenci, bu gece tüm bozkırlar amazon.

bu gece, belki de hiç okumamış olmana rağmen sırf linç kültürü sana emrettiği için inatla sevmediğin ve sevmek de istemediğin bir yazarın çok seveceğin bir kitabının en güzel bölümünü okurken, boğaz'ın sularının çekildiğini hayal edeceğin gece… bu gece, sezen aksu'yla fazıl say'ı aynı gramafonun iğnesiyle okşayacağın gece.

dünyanın tanımadığı ama senin yaşıyor olduğun kuzey kıbrıs'ta bir başına oturup içiyor olsan bile; jamaika'da bir muz tarlasında ter içinde gün boyunca çalışmış olsan bile, atina'da akropol'e nazır ışıltılı bir stüdyo dairede yunan kafadarlarınla loş ışığa karışan kahkahalarınla ense yapa yapa felsefeden dem vuruyor olsan bile, yüksekova'nın bir köyünde kalaşnikof sesleri uykunu kaçırıyor olsa bile;

bu gece senin için her yer inadına şanzelize ve benim için, içinde eyfel kulesi olmayan bir paris filmi çekmen şart.

bu gece, sokağa çıkmadan önce duş alırken, sıcak suyun altında derin derin düşünüp birkaç yılın muhasebesini birden yapacağın gece. bu gece suyun altında, kübalı devrimci fidel castro'nun, askeri kamuflajlarını çıkarıp da yatağa düştükten sonra adidas marka eşofmanlarıyla kameralara poz verişindeki çelişkinin seni rahatsız etmiş olmasına aldırmaman gerektiğini fark edeceksin; çünkü, kraldan çok kralcıların kafasına takmaları gereken bir ayrıntı olduğunu fark edeceksin bunun. üstelik, çelişkilerine rağmen insanları biraz daha çok seveceksin; hem de suyun altında bir başınayken.

bu gece biraz daha yakışıklı olacaksın pis turist; bu gece biraz daha güzelleşeceksin. saçın sakalına karışmış, üstün başın derbeder olsa bile; bu gece, tüm vaat edilmiş cennetler senin. bu gece, babil'in asma bahçelerinin etrafında amerikan askerleri dolaşırken bile, devrik liderin sarayının o toprak renkli damından, maveraünnehir'e uzanan ağaçlara masalsı bir tutkuyla baktığın gece… bu gece, ayaklarının altı bağdat.

cebinde beş kuruş bile yokken, bankamatiğe yaklaşıp para çekme kuyruğunda bekleyenlere dünyanın en zengin adamı rolünü yapman farz ve bankamatiğin tuş sesleriyle dalganı geçmen gerek. sokaktaki çomarlar bacaklarına sırnaşırken cebindeki son bozuklukları, karşı kaldırımın dilencisiyle paylaş. paylaş, "onlar aslında bizden daha zenginler" saçmalığına kulak vermeden.

dilencilik makamı, böylesine karlı bir sektör olsaydı eğer, o tuhaf cümleleri kurabilen arkadaşlarının bu kadar açgözlü bir sistemde o basmakalıp hayatlarını terk edip de niçin dilenmeyi göze alamadıklarını bir defa daha düşün ve sırıt; dilenmek etik sayılmasa bile, kapitalist etiği bir defa daha gözden geçir ve dilenmek zorunda bırakılanlar aşkına kendi hayatını sorgula; sokaklar gayet tekin ve hür ve biz son derece güzeliz diye bağır ve şaşırt. bu gece sırf sen zengin değilsin diye zengin düşmanı olma; bu gece, sırf çok paran pulun var diye fakirliğin o mecburi doğasından uzaklaşma.

bu gece, yüzü kirli çocukları daha çok sev.

çünkü yüzü kirli çocuk, sana midye satmaya çalışırken ona burun kıvırdığın için sana fena halde kafası bozulan o mardinli arap delikanlı ve izmir kadifekale'de ondan para bekleyen kalabalık da bir ailesi var; yüzü kirli çocuk, bir ara sokakta, mahkemelerde bulamadığı adaleti sokaklarda ararken bıçağının soğuğunu ensende hissettiren o yağız kürt; dostlarınla, siz sanki dünyanın en mühim sorununu çözdüğünüzü sandığınız bir konuşmanın ortasındayken, o steril arabanızın camına pat pat pat diye vurup size kâğıt mendil uzatıp keyfinizi kaçıran, bir an, herkesi tuhaf bir tedirginliğe ve ikiyüzlü toplumun ikiyüzlülüğünü tam da içinden gözden geçirmene yardımcı olan o sümüklü burnun sahibi ve roman, o yüzü kirli çocuk. yüzü kirli çocuk, "ulan yetmedi mi bu kadar şehit verdiğimiz?" diye bağıran, bağırırken de "hepinizden hesap soracağız!" diye tehditler savuran ve yalnızca duygularıyla hareket eden o kasaba kökenli türk. yüzü kirli çocuk, babasının katillerinden hesap sormasına devlet tarafından izin verilmeyen uğur mumcu'nun gözleri halen güzel güzel bakan çocukları özge ve özgür. yüzü kirli çocuk, atatürk'ün okullarında okumasına izin verilmediği için obama'nın okullarına gitmek zorunda kalan türbanlı kardeşin. yüzü kirli çocuk, yüzmeyi derede öğrenmiş çocuğun ta kendisi ve hepimizden iyi yüzmeyi bilen de o. yüzü kirli çocuk, delik ayakkabısıyla yerde uzanan hrant. yüzü kirli çocuk, ahlak anlayışıyla eğlence anlayışının karmaşasına kurban edilerek beşiktaş'tan atılan pascal nouma; ama, herkesten çok beşiktaşlı olacak olan da yine o. yüzü kirli çocuk, alevi olduğunu sana ifade etmekten neden kaçındığını kendisi bile bilmeyen ama bu duruma mahkum edilmiş dünyalar güzeli bir eski sevgili ve belki de şimdi mülkiye mezunu ve hatta çoluğa çocuğa karışmış olması bile muhtemel. yüzü kirli çocuk, aslında biraz da sensin ve aslına bakarsan, sen de herkes gibi haklısın davanda.

sokaklarda akan hayatın gerçekliğinde hepimiz bir parça prima donna'yız ve hepimiz birilerinin başrolünü bir defalığına da olsa çaldık. bu çalıntı mal hayatın tam da ortasındaki bu gece, hepimiz keşfedilememiş kafka'lar kesileceğiz; geç gelen şöhretin tadını bol bol çıkartacağız; bu gece, hep keşfedilmeyi beklemiştim başlıklı hikâyenin tamamlanıp da seni bir güzel huzura kanatlandıracağı gece olacak bu yüzden; kendi kendine radikalleş bu gece: çünkü, bu gece bütün içkiler şarap ve dünyanın tüm kıtaları arabistan ve şövalye meziyetleriyle donatıldığın bu gecede senin adın la star anti star. bu gece, bir şehirden bir ötekine giderken, uyumayan tek yolcunun ısrarla ve sessizce, derin derin sen olacağı, geçtiği yolları karanlıkta bile sen gibi izleyeceği gece. bu gece, hamidiye zırhlısı gibi, temkinli ama kendinden emin biçimde, kimseler fark etmeden, akdeniz'i ve ege'yi baştan sona geçer gibi sokakları bir iç deniz haline getireceğin gece.

öyleyse bu gece, bir araba camından kendi yüzüne bakarak bile olsa en güzel tiradını patlatacağın gece; bu gece, şaşkın bir surat ifadesinin tam ortasından geçen bir nil nehri gibi konuş; hem nalına, hem mıhına… gürül gürül ak.

bu gece, allah allah sesleriyle öpüş; aşkları, fikirleri ya da inançları uğruna öldürülenler için yere 45 derece açıyla secdeye gel. bu gece, tüm küskün geçmişinle burun buruna, tarihi yeni baştan yazamayacağını bilmene rağmen kendi tarihinin mihrabıyla yüzleşip barış; kişisel tarihine şık ama duru sayfalar eklemenin savaşını başlat ve eski bir dostun, yüzünün tam ortasına küfrettiği halde bile, ilk yumruğu atan asla ve yine de sen olma, onu, deli gibi pataklayabileceğini bildiğin halde;

bu gece, üniversite kapılarından yıllarca alınmayan başörtülü kadınların niçin haklı olabileceklerini düşün, bu gece lâiklerin dindar iktidarın muhafazakar değerlerinden niçin ürktüklerini ve ilk itirazlarında nasıl da allahsız olmakla itham edilip ezberlerle ötekileştirildiklerini idrak etmeye çalış ve itirazlarını her yerde net cümlelerle yükselt. bu gece, müşterek alışkanlıkların ve önyargıların hepimizin hayatını nasıl da monotonlaştırdığını ve dünyanın bir başka yerinde şu an süren hayatın ne denli güzel olabileceğini hisset. bu gece, özgürlüğün yalnızca sokaklarda alkol kullanabilme hakkından veyahut türban sorununu çözmekten ibaret olmadığını ve neyin özgürlüğünün kavgasını verdiğini bir defa daha düşün. bu gece, polisin salt cop sallayıp dayak atmayı hobi haline getirmiş biri olmadığını; molotof kokteyli atıp da yolcu otobüslerini yakan adamların da salt vandal olmadıklarını aynı resmin içinde düşün. bu gece, kaldırım üzerine neredeyse ölüsü bırakılırcasına dayak atılıp bırakılmış travesti dostunu o hale getiren şey her ne ise, o şeylerin hepsine, erkekçe ve kadınca meydan oku. bu gece, yalnızca sigorta primini yatırabilecek lükse sahip olsa bile tüm hayatı boyunca çalışıp didinen bir babanın çocuğuna aldığı o güzel bisikleti hayal et.

bu gece, kara şair ece ayhan'ın melahat geçilmez'indeki melahat'ı düşün. bu gece, mahallenin orospusu sen ol ve namusun modası geçmez isimli kitabın yazarı senken melahat'ın gözleriyle dünyaya bakmak zorunda bırakıldığını tasavvur et; bu gece kampüsün paspal devrimcisi sen ol ve bildiri dağıtırken sana nefretle bakan o gözlerin kalbini nasıl da mermi gibi delip geçtiğini iliklerine kadar hisset; bu gece cami duvarına işemediğin halde şeriatın kestiği parmak seninkisi olsun. bu gece her otel madımak ve sen müslüman mahallesinde salyangoz satmadığın halde kan kardeşlerin tarafından yakılacaksın. bu gece, ali şükrü bey'in vurulacağı gece ve cesedini bir çoban bulacak. bu gece, sabahattin ali'nin bulgaristan sınırında öldürüleceği gece ve gerçek katiller hiçbir zaman bulunamayacak. bu gece, dilini bile bilmediğin bir coğrafyada adını bile bilmediğin bir çocuk, kireç kuyularına gömülecek ve bırak katilini, cesedini bile bulamayacaklar. bu gece, tuttuğun takım en ezeli rakibine beş golü inci gibi dizdiyse dahi, biraz da livorno taraftarı olacağın gece. bu gece, dünya kupası finali'ndeki son penaltıyı kaçırıp da takımını kupadan eden italyan forvet roberto baggio'yu bağrına basacağın gece. bu gece, john fante'nin bir kitabına 1933 berbat bir yıldı ismini takışındaki o rahat sadeliğe hayran olacağın gece.

etrafındaki tüm kalabalığa rağmen, fikret muallâ kadar yalnızsan, nilgün marmara gibi bakışların varsa ve bununla gurur da duyuyorsan, o sokağa bu gece çık; çünkü bu gece her yol roma'ya çıkıyor; bilesin. o roma da italya'da değil, o roma doğu roma, yani istanbul'un ta kendisi bu gece ve içinde binlerce rindi birbirinden ayırıp saklıyor.

sokakta kaybedenlerin, kalbimizin las vegasdoğu roma'da kazanacakları gece, işte tam da, kör göze parmak bu gece.

çünkü bu gece, biz parayı ya da parasızlığı değil, mülkü ya da mülksüzlüğü değil; belirgin bir ruh halini paylaşıyoruz. bizi önce sürdüler, sonra da öldürdüklerini sandılar; ama öyle olmadı.

kifayetsiz muhterisler bilsinler ki bu gece yeni bohemyayı inşa ediyoruz; afyonumuz bundan böyle patlamıştır! ‘rind’ler ölmemiştir; bugün, fabrika ayarlarımıza geri dönüyoruz. çünkü bundan böyle, tanışmadan birbirini tanıyanlar bir nefes sıhhate daha yakın; biraz daha yamacında birbirinin.

bu gece, yeni çağın yeni rindleri yükselecek: istanbul, belki üçüncü, belki beşinci boğaz köprüsüne; hatta, ikinci boğaz'ına, sekizinci tepesine kavuşacak günün birinde, ama rindlerin elleri istanbul'un bile ensesinde olacak, asya'dan avrupa'ya; paris’te son tango gibi seveceğiz onu yine de.

biz şarabı ya da üzümü değil, rakıyı ya da anasonu değil; hayyam'dan kalan iki titrek satırı, dilimize dolanan birkaç eski şarkıyı paylaşacağız ve bizi önce sürdüklerini, sonra da öldürdüklerini sanacaklar; ama öyle olmayacak.

tarkovsky, stalker'ı çekerken iki defa kalp krizi geçirdi diyecekler; beethoven, sağır oldu, piyanosunun bacaklarını kesti ve çalmaya devam etti diyecekler; balzac, tasvir yeteneğini geliştirmek için, üç bin gün boyunca penceresinden gördüğü manzarayı üç bin farklı şekilde anlattı diyecekler; goethe, elma kabuğu koklaya koklaya kendisinden geçerken, genç werther’in acıları'nı yazıp edebiyat tarihinde yeni bir sayfa açtı diyecekler; onlar bunları diyecekler ve biz aldırmayacağız; çünkü her boşboğaz konuşmadan sonra, rindler daha da anlamı keskin formlar halinde yükselecek. yine de bir şeyler hep eksik gibi geleceği için bize, zaten tam da bu yüzden yükselerek üretmeye devam edeceğiz; her an, bir öncekini de aşarak.

bu gece, cengiz han'ın ordularından korkmadığımız gece olacak. bu gece, hasan sabbah'ın alamut kalesi'nden dışarı dışarı taşacağımız gece…

marquez'in florentina'sı gardenya yapraklarının üzerine iğne ucuyla şiirler yazacak kadar güzel bir kahraman olarak karşımıza çıkacak; van gogh, kafasını akvaryuma sokup çıkardıktan sonra o resimleri çizecek yine; dostoyevski, idam mangasının önüne çıkarıldıktan sonra yazacak en büyük eserlerini; cemil meriç, gözleriyle değil de aklıyla görecek otuz üç yıl boyunca; tüm amerika, vietnam'a karşı savaş pozisyonu almışken, muhammed ali çıkacak ve boks eldivenlerini çıkarıp benim vietkonglularla görülecek bir hesabım yok diyecek…

rindler, bedel ödediler ve ödeyecekler. isteyerek ya da farkında olmadan. ve o nihai son hepimizin başına gelecek: gülünç bir ölüm.

elvis presley'in bile sahnede değil de tuvalet ihtiyacını giderirken kalpten gittiği şu üç günlük ömürde, belki de hapislere atılacağız, belki hapislerden çıkacağız; suikastlere uğrayıp linç edileceğiz; korkunç kazalardan kurtulup basit ve beklenmedik enkazlar altında kalarak öleceğiz belki de; yaktığımız ateşlerden daha büyük ateşlerde yansak bile, görkemli bir sarayın demir parmaklıkları ardındaki bir kafeste öz kardeşi tarafından öldürülmeyi endişe içinde bekleyip delirmeye yaklaşan o çocuk veliaht olsak bile; yine de dondurmadan zevk almasını en iyi biz bileceğiz; semt pazarından en güzel papaz eriği biz seçeceğiz, kavun kamyonlarından yükselen kokuları takip ederek ulaşacağız gitmek istediğimiz yere: çünkü bu geceden sonra, rindler hızla yükselecek. en güzel kahkahalar, rindlerin mizahından süzülüp akacak; küçük beyoğlu'nda, bir arka sokak meyhanesinden o sokağın tam da koynuna, birkaç tanıdık yüze denk gelmenin bir hayli yüksek olduğu o köşebaşına. bu gece, utanarak ve sıkılarak da olsa, bir dansözün göbeğini daha yakından izleyeceğiz meraklı gözlerimizle. hatta, gelenek sırf öyle diye, ilk defa da olsa, bu bize biraz anlamsız da gelse, iki memesinin arasına bir miktar kağıt para bile sıkıştıracağız ellerimiz titreyerek; ondan bile çekinerek, o bunu istiyor olduğu halde ve üzerimizdeki bakışların da hesabını yaparak. bu gece en sevmediğimizi düşündüğümüz şeyleri bile, en fazla, pizzadan arta kalan sevimsiz ve çelimsiz birer bibere benzeteceğiz… sırf ölümlüyüz diye, her şeyi boşverip de koyvermeyeceğiz; ama mesela, ay çöreği yerken de susamına takmayacağız kafayı.

kışlar yazlara karışacak; baharlar birbirine girecek; dizlerimizde çimen lekesi, ılık bir ilkbahar akşamında, bir festivalin tam ortasından sahneye bakarken, simurg kuşu gibi izleyeceğiz kendi yükselişimizi o dev ekrandan. bazen, sahnedeki olacağız; bazen, sahneye hayran ve dev gözlerle bakan o seyirci. ikisinden de müthiş zevk alacağız; hatta kameralardan o dev ekrana yansıyan öpüşmekte olan o genç çiftin, yanımızdakiyle bizzatihi kendimiz olduğunu bile hayal edeceğiz ve afyonlanmış bir gülümseme yüzümüze oturmuşken, kamera bizim bu ifademizi çekip o dev ekrana yansıtacak; çünkü, o an biz yükseleceğiz rind kardeşim.

sonradan belki de sevgilimiz olacak o kişi konuşurken, sigara tütününden deniz atı yaparak dinleyeceğiz onu bu gece. bu gece, yalnızca gerçeklerle yetinenleri aklımız almayacak kadar gerçekçiyken, profesyonel kötüler makamına karşı direnen o amatör iyiler biz olacağız. bu gece dünya umrumuzda değil bakışları atarken bile, aylardır işsiz gezen dostumuzun bize yemek ısmarlamak istemesiyle yerle bir olacağız.

bu gece, şarap aldığımız o dev süpermarketteki kasiyere çılgın teklifler sunasımız gelecek, rencide etmeden ve herhangi bir tacizde bulunmadan. bu gece, çok sevdiğimiz bir kitabı okuduğunu gördüğümüz bir başkasının kollarına, bir kasa mor afrika menekşesi tutuşturabilme ihtimalimizin olduğu gece. bu gece, tangoyu karşılıksız seveceğimiz, sirtakiye merak salacağımız ama yine de harmandalının hepsinden yiğit duran ahenginden vazgeçemeyeceğimiz gece. bu gece, tanışmadan birbirini tanıyanların, bu belirgin ruh halini paylaşmanın kokusunu yirmi bin fersah öteden tanıyacakları gece…

bu gece, gelmiş geçmiş tüm büyük aşkları düşüneceğin gece: romeo ve juliet'i. ferhad ile şirin'i. mevlana ile şems'i. kerem ile aslı'yı. paris ile helena'yı… hasan ile emine'yi… karpuz ile peyniri. bonnie ve clyde'ı. rakıyla balığı. maria puder ile raif'i. marla singer’la tyler durden'ı… mallory knox ile mickey knox'u… philemon ve baukis'i… adını bile bilmediklerini, ama ne yaşadıklarını ezbere bildiğini düşündüklerini. bu gece, türlü seks fantazinden en ince duygularına kadar, kendini biraz daha keşfedeceğin gece. bu gece, sen sevince aşk, başkası sevdiğinde meşk saydıklarının tümüne daha yakından saygı duyacaksın.

bu gece o sokağa çık çünkü yalnız değilsin; sadece her daim yanında olacak insanlarla henüz tanışmadın. en uzağındaki, seni en koşulsuz, en sorgulamadan seven kişi olabilir. bir kitap içerisinden, seninle konuşmaya çalışıyor olsa bile.

bu gece, yüzü kirli çocuklar arasından geçen yeni bir rind olduğunu hissettiğin andan itibaren, karşına aniden çıkıveren o duvar yazısını, sen de yüzü kirli bir çocuk olduğun için, daha çok seveceksin: long live rock and roll.

bu gece, belki de hiç evlenmeyeceğini düşündüğün ya da belki de niçin evlenmiş olduğunu sorguladığın bir anda, aniden, aslında çok iyi bir baba ya da çok iyi bir anne olabileceğini dibine kadar hissettiğin gece. bu gece, allah'a inanmadığın halde, kaybettiğin dostun için gizlice dua ettiğin gece. bu gece, elizabeth'e meydan okuyup günahlarını seveceğin gece. bu gece, şeyh bedrettin destanı'nı yeni baştan yazacağımız gece. bu gece, kayıp kent atlantis'i keşfedip, heyecanla, eureka diye diye kendimizi sokağa atacağımız gece. bu gece, üniversite edebiyat öğrencisi ömer'in, yaz okuluna gitmeyi bin defa daha tercih edebilecekken eylül'de açılacak üniversite harcını ödeyebilmek uğruna bir yaz günü köyünden kalkıp da istanbul'a gelerek çalışmayı göze aldığı şantiyenin beşinci katından düşüp de, sistemin ellerinde son nefesini verdiği gece; hem de, günlüğü 30 lira için.

bu gece belki de cumartesi ya da pazar ve tüm dostlarımız bir barda toplaşmış bizi beklerken, onları gerçekten iyi bir şey için ekip yoğun bakım ünitesindeki bir hastayı ellerimizle dirilteceğimiz gece. bu gece, pink floyd'un dağılmadan önceki son konserini canlı canlı izleyeceğimiz gece. bu gece, hiçbir milliyetçi ya da aşkın duygu beslemediğimizi düşünsek bile, milli takım'ın dünya kupası'nı kazandığını hayal ederek heyecana kapılacağımız gece. bu gece, dünyanın tüm sokaklarını birleştiren köprüleri galaksi dışındaki ulusları bile kıskandırırcasına inşa edeceğimiz gece. bu gece, yerin yedi kat üzerindeki gökdelenlerin ucuyla yerin yedi kat altına camdan tüneller kazıp dünyanın yedi harikasına birden meydan okuyacağımız gece. bu gece tüm mazharlar fuat, tüm fuatlar özkan, tüm özkanlar mazhar ve her yol, doğunun roma'sı istanbul'a çıkıyor ve istanbul, iki yakası bir araya gelmez bir paris gibi sokaklara düşmüş; ellerin biraz üşümüş.

bu gece, sana açıkça kin ve öfke kusan ama buna rağmen belki de hiç tanışmadığın ve tanışmayacak olduğun o kalpkıranları bile, onlara dahi hiç çaktırmadan gizlice sevebileceğin gece olmuş. çünkü duygular demokrat değil ve rindlerin adaleti en keskin kılıç; çünkü şövalye nezaketi, bu havada halen mümkün ve güzel. bu gece, kim bilir hangi coğrafyada, yaz sıcağının ortasındaysak bile sokaklara dökülüp bir dem üşüyeceğiz. çünkü biz, göze alabilenler olacağız, matador olmanın tehlikeli geleceğini değil de boğa olmanın gururlu geçmişini isteyeceğiz. tüm bunlar olurken, bir teras katında ağustos böceği sesinin şehirde niçin eksik olduğuna takacağız kafayı; birazcık da eski şiraz'ı düşüneceğiz, sina çölü'ndeki yeşil korular bile gelecek aklımıza; bilemedin, eve dönüş yolunda niçin böğürtlen toplayamadığımızın derdine, motorları maviliklere niçin süremediğimizin üzüntüsüne kapılacağız; biz bu gece biraz uzay heparı olacağız; yasımızı sezen’ler tutacak. moda bin defa değişse bile, deri ceketimizin dirseğine o ciklet yine de yapışacak; rock’n roll için elimizdeki kahverengi bira şişesiyle de olsa birkaç gece birden saygı duruşunda bulunacağız. biz bu gece biraz da yavuz çetin olacağız.

rindlerin yükselişi aşkına, kâh şarkta, kâh garpta; kâh yerde, kâh gökte; kâh sulhde, kâh harpte; kâh sahvda, kâh sekrde; kâh garbda kâh gaybta; iki elin kanda da olsa, bu gece, fabrika ayarlarına geri dön ve beni okumadan önce kendi omzundan bir kere öp; belki, şaşkın olur sonrası.

ozan önen  | 24 ekim 2010, pazar
dağların denize dik uzandığı yer
imageimage 


fotoğraftaki şahıs: dublörüm
fondaki şarkı: surf rider / pulp fiction soundtrack

epigraflar:

*     ece ayhan
**   artemis günebakanlı
***  barbaros şansal


10:45 pm, ozanonen
204 yorum
text
rakıyı severim. kadınları da severim. ama rakı içen kadınları, daha çok severim.

image


bu yazıda, beş yaşından yirmisine kadar rakı içemeyip de, yirmisinden sonra rakıyı çok sevmiş bir adamın aklını başından alan şeyler var.

bölüm I: materyalizmin çöküşü

iri puntolarla aklınıza kazıdığınız, insanlık için küçük ama sizin için büyük bazı sahneler vardır. yaşım henüz beşti ve ellerimle masanın kenarına tutunmaya çalışıp parmak uçlarımda durarak, masanın üzerinde olup biteni izlemek için çırpınıyordum: masada rakı vardı. güzel de bir sofraydı. babam rakıyı severdi; annemse kokusundan bile hoşlanmazdı.

1989 yılbaşı gecesiydi ve babam rakısını yuvarlayıp sezen aksu şarkıları dinlerken, ben de babamın içtiği o şeyden içmek istedim. çünkü su katıyordun içine; o şeffaf içecek, bembeyaz oluveriyordu.

üstelik içinde cam gibi de buz küpleri vardı. hem de babam içiyorsa bu şeyi, o gerçekten de iyi bir şey olmalıydı. bu rakılı-rokalı yılbaşı ritüelini izledikçe, “içeceğim” diye tutturdum; babam bu isteğime direnince de çılgınlar gibi ağladım.

ardından babam -gözyaşlarıma dayanamamış olsa gerek- annemden ince belli bir çay bardağı istedi. bardağın içine rakıyı koydu, suyla karıştırdı ve “” dedi.

buz da istiyorum” dedim. çünkü çocuklar isterler. “sen onu bir iç, buzlusunu da içersin. ama…”, dedi; “…bir dikişte içeceksin; bu öyle içilir.

babamın söylediğini yaptım; bir yılbaşı gecesinde, beş yaşımdaki boyumla, bir çay bardağı dolusu rakıyı bir dikişte yuvarladım.

hayatımın ilk fondipinden sonra daha çok ağladığımı hatırlıyorum ve nihayetinde, yirmi yaşıma gelinceye kadar da bir damla rakı bile içemedim. içmeyi denediysem de, “bunun nesini seviyorsunuz?” bakışlarıyla rakı sofrasındaki arkadaşlarımı hep üzdüm.

babam da zaten böyle olsun diye öyle yapmıştı; yani, bir daha hiç rakı içmeyeyim diye. işte o akşam, rakı içme özgürlüğüm oldu benim ve en özgür olduğum zamanlarda içemediğim tek şeyin adı da rakı oluverdi, o geceden sonra.

*

yıllar sonra, odtü’de öğrenciyken, cumhuriyet gazetesi ankara temsilcisi mustafa balbay’la, rakı sofralarına kadar uzanan bir dostluğumuz başladı.

merak edenler için de şunu söylemeliyim: babam, küçüklüğümden bu yana cumhuriyet okurdu ve uğur mumcu, en sevdiği yazardı.
uğur mumcu aramızdan ayrıldıktan sonra, uğur mumcu'nun köşesinde mustafa balbay yazıyordu.

artık, ben de yazılar yazan biriydim. ve yirmi yaşıma girdiğim gün, telefonu elime aldım; diğer elimde de, cumhuriyet gazetesi vardı.

bu yüzden, tereddüt etmeden, gazetenin künyesinde bulunan ankara bürosu numarasını aradım; cumhuriyet gazetesi sekreterlerinden aynur hanım açtı telefonu:

ben…" dedim, "ozan önen… odtü felsefe bölümü öğrencisiyim. odtü genç yazarlar topluluğu diye bir topluluk kurmak istiyorum, yüzlerce yazarla iletişim halindeyim, yüzlerce de imza topladım, ama okuldan halen zorluk çıkartıyorlar. balbay’la da bu durumu paylaşmak, bürokratik engelleri aşmak adına da önerilerini almak istiyorum.

gazeteye ulaşabilmek adına, böyle bir bahane bulmuştum. telefon numaramı aldılar, iki hafta boyunca hiçkimse aramadı.

bir gün, telefonum çaldı ve telefonun diğer ucundaki ses, mustafa balbay'dı. “gel lütfen, görüşelim" dedi. gittim…

her şey, böyle başladı… uğur mumcu artık aramızda değildi, ama onun köşesinde yazmakta olan balbay diye bir adama güvenebileceğimi hissetmiştim ve beni ciddiye alıp görüşmek de istemişti.

peki neden? çünkü karmaya inanmasam bile ona güveniyordum.

çünkü bizim evimizde, karlı bir kış gününden kalan uğur mumcu'nun o kırık gözlüğü, sanki, hiçbir zaman göremeyeceğimiz bir yerde saklı durur, bizi izler sanki hep… bu, çocukluğumdan bu yana da böyledir.

ne zaman memleketin dertlerini unutsam, aklıma uğur mumcu gelir ve toparlanırım.

ve ben, ne zaman kar üstünde bir kırmızı karanfil görsem, gözlerim dolar. halen.

ben, işte o duyguyla, “uğur mumcu’nun gazetesi"ne gitmek istedim. belki de bu duygu, "doğru bir duygu" olduğundan olsa gerek, karma, bazen benim yüzüme böyle güler…

ve balbay'la tanıştıktan bir süre sonra, birbirimizi tanıdıkça, kendisi, benim ankara'daki babam gibi oldu öğrenciliğimde. hatta, babamla tanıştırdım da ikisini; bülent ecevit'i, toprağa yolladığımız o gün…

kısa süre sonra, balbay'la hem cumhuriyet gazetesi için bir şeyler üretmek, hem de ülkenin geleceğine dair tartışmalarda bulunmak için, sık sık buluşmaya başladık. üstelik, odtü'deki öğrenci topluluğumuzu da kurmuştuk. dört yıl boyunca da, cumhuriyet gazetesi için birkaç arkadaşım ve ben, bir şeyler ürettik. zaman zaman, o gazetede yazılarımla da yer aldım.

orada çok şey öğrendim, ama çok da kırıldım. gazeteye karşı da halen eleştirelim ve kırgınlıkla beraber kızgın olduğum isimler de halen gazetedeler ve gazetenin yayın politikası bana hitap etmiyor. ama, konu bu değil ve inanın, bu kırık duygu, yaşadığım ve öğrendiğim onca şeyin yanında mühim de değil. ve bunları konuşmanın da, ne yeri, ne zamanı.

işte biz, balbay'la, bazen cumhuriyet gazetesi ankara bürosu'nda, bazen de hani şu “darbe toplatıları”nın yapıldığı iddia edilen ve ergenekon iddianamesinde de adı sık sık geçen kent otel’de toplanırdık…

ankara'ya uğradığında, ilhan selçuk da olurdu o masada ama “ilhan abi”den hep çekindiğimden olsa gerek, onun karşısındayken ben hep “çay alayım” diyordum; bunun üzerine balbay, “şöyle güzel bir şeyler örgütlesek?" diyordu. ve hepimiz "anlamlı" şekilde gülümsüyor, nazikçe, balbay'ın rakı teklifini geri çeviriyorduk, ilhan abi'nin karşısında rakı içmenin “hafiflik” olacağını düşünerek…

şimdi, olmayan darbenin suçlularını arayanlara buradan şunu söylemek isterim: “örgütlemek” l
âfı, balbay'ın çay ve rakı söylemeden önce kullandığı tabirdi. sekreteri aynur hanım'a da “aynur, oradan bize iki çay örgütlemelerini söyler misin?" derdi örneğin. bu yazıdan da şifreli bir şey çıkarmak isteyen varsa, buyursun, çıkarsın. belki, iddianameye de girer…

ve biliyorsunuz, birkaç gün önce “ilhan abi’yi kaybettik.”

bugüne kadar, ne ergenekon sürecine, ne ilhan selçuk'a, ne de balbay'a dair tek bir satır bile yazmadım; bunun kendimce çok nedeni var, ama bugün şunu yazmak boynumun borcudur:

o masalarda, hiçbir zaman darbe planları yapılmadı, keza militarizm de övülmedi. ben, bu iki adamın ağzından hiçbir zaman antidemokratik söylemler de işitmedim.

diyeceksiniz ki yazıları ortada…

evet, siz ne derseniz deyin; ben o masalarda, cumhuriyet gazetesi'ne dair en sert eleştirilerimi bizzat mustafa balbay'a ve ilhan selçuk'a iletiyordum ve hiçbir zaman da yargılanıp yadırganmadım; aksine, bu iki müthiş zeki adam beni ve bazen de diğer odtülü arkadaşlarımın eleştirilerini yüz yüzeyken dinlemek istediler hep.

ülkenin geleceği hakkında ne düşündüğümüzü, güncel olaylara ve kavramlara dair fikirlerimizi hep merak ettiler ve evet, yirmi yaşlarındaki bir adamı dinleyen iki koskocaman çocuktu balbay ve ilhan abi. benim gözümde…

ve, hiçbir zaman, klavye başından “sallamadım”. gittim, yüz yüze, ne iletmek istiyorsam kendilerine, iletmek, derdimi paylaşmak, fikirlerimi sunmak ve eyleme geçmek adına uğraş verdim.

bu yüzden de, kim ne derse desin, eleştirilerimi yüksek sesle kendilerine yüz yüze iletme şansını bana tanıdıkları için bile, bu iki isim hayatım boyunca çok özel bir yerde tertemiz harflerle durmaya devam edecek.

işte o masalarda, yıllardır rakı içemeyen ben, bir gün, balbay'ın “reddedemeyeceğim bir teklif” yapmasıyla, rakı içmeye başladım. yine kent otel'de. ne tuhaftır ki, rakının kokusunu bile sevmeyen ben, o gün, rakı içmeyi birkaç dakika içinde “kaptım” ve çok da hoşuma gitti her şey.

ve o rakı masasında öğrendiğim ilk şey, rakı masasında konuşulanların o masada kalması gerektiği oldu. bu yüzden, o masalarda konuştuklarımızı açık olarak anlatacağımı hiç sanmıyorum. ama, ilhan abi'yi de uğurladığımıza göre, bu birkaç satırı da, borcumu öder gibi bırakmam gerekiyor sizlere…

siz hiç, işkenceden geçirilen bir adamın, işkenceyle dalga geçtiğini duydunuz mu?

ben, işte o masalarda bunu “gördüm”. ilhan selçuk, böyle bir adamdı. bunu düşündükçe bile tüylerim halen ürperir.

ilhan abi, gerçekten yüreği kocaman bir adamdı. ve şimdi, ay tutulmasının olduğu bu dolunaylı gecede, kadehimi ilhan abi'ye kaldırarak, bu yazıya devam etmek istiyorum; izninizle…

çünkü ilhan abi bir süreliğine aramızda yok.
çünkü balbay, silivri cezaevi'nde, neyle suçlandığını dahi bilmeden, aylardır, büyük bir hukuksuzluğa maruz kalarak içeride yatıyor.

ilhan abi'yi bilemem ama balbay'ın yanında rakı olmadığına eminim: yaşama isteğim, işte böyle sahneler karşısında, daha çok hayat buluyor.

ve, ilhan abi'nin cenazesine balbay şu mesajı yolladı, biliyorsunuz:

dışarıya çıktığımız zaman ‘ilhan abi’yi görecek miyim?’ diye düşünüyordum. elbet bir gün buluşacağız… bu böyle, yarım kalmayacak.

ve evet sevgili balbay, o masada, bu defa, ilhan abi'yle ben de rakı içeceğim. çünkü artık büyüdüm, yirmi altı yaşında eşşek kadar adam oldum ve size rakıyı ben 'örgüt'leyeceğim bu defa…

çünkü siz, bana rakıyı zorla sevdirdiniz ve rakı içmeye başladığım o dönemlerde, rakı içmeyi seven kadınlar da girdi hayatıma. sevgilim olarak ya da değil…

anladım ki sevdiğim tüm kadınlar arasında, ben en çok, rakı içen kadınları seviyormuşum aslında. bu da, karmanın güzel bir armağanı sanırım… değil mi ilhan abi?

kimi materyalistler der ki “rakı içen bir kadının, domates yiyen bir erkekten farkı yoktur” ama ben o “kimileri”nden olamayacak kadar subjektif bir tatlı su materyalisti olmayı tercih ediyorum izninizle; çünkü biliyorum ki bir duble rakı, materyalizm de dahil tüm “-izm”leri mat edebilecek denli güçlü bir güzelliğe sahip; rakı içmeyi seven o kadınlar gibi…

ilhan abi'nin işkenceyle dalga geçerek gülümseyişi gibi. balbay'ın içeriden yolladığı o cenaze mesajı gibi… uğur mumcu'nun bizlere bıraktığı o kırık çerçeveli gözlüğü gibi.

artık eminim ki, rakının başladığı yerde, tüm -izm'ler çöküyor. memleketi nasıl olsa rakı masasında bile kurtaramıyoruz.

ve şimdi de, rakı içen kadınlardan bahsetmek istiyorum. çünkü böyle bir yazıda, sürekli, ölümlerden bahsetmek bize yakışmaz.

çünkü, ölüm hüznünden ziyade yaşam savaşına davet vardır rakıda. rakıda, yedi düvele meydan okuyup da rakı yüzünden aramızdan ayrılan bir sarı zeybeğin dalga geçen huzurlu-hüzünlü bakışları da vardır ve rakı, rakı içen kadınlar gibi de güzel bir erkek içkisidir en nihayetinde…

şimdi, biraz toparlanıp, rakı içen kadınlar defterini açalım diyorum. açalım ki, “-izm"ler biraz daha çöksün ve güzelleşelim.

bölüm II: sevildiğinden asla emin olamazsın

madem ki “içelim, güzelleşelim" dedik, önce, "güzel olan nedir?"le başlayalım…

odtü felsefe bölümü’ndeki “estetik” konulu bir dersin ortasında, dersi anlatan hoca, “estetik olan"dan, "güzel"den bahsederken, şair rilke'den bir alıntı yapmıştı ve ben o sözleri çok sevmiştim:

for beauty is nothing but the beginning of terror which we are barely able to endure, and it amazes us so, because it serenely disdains to destroy us.

rilke’nin güzellik hakkındaki bu güzelim sözlerinin tercümesini dilim döndüğünce şöyle yapabilirim sanırım:

güzellik, aklımızı çelebilecek ölçüde güçlü bir terör olayının başlangıcıdır ama öylesine güçlüdür ki bizi yok etmeye tenezzül dahi etmez.”

ve dersi anlatan hoca, şöyle de bir açıklama yapmıştı: “rilke burada, ‘sublime’ denilen türden bir güzelliği anlatıyor estetik olarak.

sublime kavramının türkçe’de muadili olabilecek bir tek sözcük, aslına bakarsanız yok gibi çünkü ‘sublime’a karşılık birçok sözcük var türkçe’de: alâ, görkemli, muhteşem, asil, şaşaalı, heybetli, nev-i şahsına münhâsır ve tehlike duygusunu sen o güzelliğin dışında olduğun sürece hissettirmeyecek türde bir güzellik.

diyeceğim o ki, rakıyı bilemem ama güzellik ve estetik kriterlerime göre rakı içen bir kadın, “sublime” türdeki o güzelliğin ta kendisi oluyor.

rakı içen bir kadını izlemek de, aslında, 11 eylül’ü tv başından izlemek kadar görkemli ama tehlikeli de değil; çünkü, o kadını izlerken de aslında tv başında gibisindir, ikiz kuleler’in içinde değil…

rilke'nin tanımından yola çıkarak, daha da odaklanarak irdelemek istediğim soruysa şu: kim bu rakı içen kadın?

işte, dilim döndüğünce, verebildiğim yanıtlarım… tercihen, bu bölümü, rakı sofrasında okumanızı öneririm:

rakı içen kadın, kafası bozuk kadındır ama herkesin ortasında, kafasının bozukluğundan dem vurmaz. mutludur ama memnuniyetsizdir o kadın, keza, filozofların ve edebiyatçıların çoğu da memnuniyetsiz olduklarından edebiyat ve felsefe yaparlar; bu kadınlar, dertlidirler ama soğukkanlıdırlar ve bir filozof ya da edebiyatçı değilseler bile, dişi birer filozof edasıyla ve rakı eşliğinde dünyanın en ince duygusunu sana yaşatırlar.

kimileri der ki rakıyı fazla kaçıran erkek saçmalarken, rakıyı fazla kaçıran kadın en fazla aşkını itiraf eder, usturubuyla.

rakı içen kadının en eğri bir sözü bile, senin en doğru sözünden daha doğru olabilir. bir kadınla rakı içilen bir gecede, o kadından duymaya hiç alışık olmadığın uysallıkta ve derinlikte cümleler duyman kaçınılmazdır: iksirlenirsin, efsunlanırsın; tılsımlı olur bakışlar.

çünkü rakı içen bir kadının sıcak ama mesafeli o hâli, hayata dair bilgece sözler sarfetmeye çalışan budalaca bir adamdan daha estetik, daha meşru ve daha doğaldır. üstelik, rakı içen bir kadının sakalları da yoktur!

rakıyı içen kadın gülüyorsa, o gülüşün ardında en az dokuz roman, on dört tane de film repliği yatar. rakıyı içen kadının gülüşünde, bu dünyanın en zararsız mutluluğu vardır çünkü.

büyük gülerler, büyük susarlar.

rakı içen bir kadın karşındaysa, susarak da anlaşabileceğin bir kadın karşındadır ve “eee, niçin konuşmuyorsun?” gibi bir soruyu asla duymaz, asla sormazsın. çünkü o kadınlar, susarak da konuşabilen kadınlardır.

bazen sadece susarak anlaşabileceğimiz insanlar girer hayatımıza ve onlarla konuşuyorsak, bilin ki başka sesleri susturuyoruzdur; hepsi bu.

işte, rakı içen kadın, o sesleri susturduğun kadının adıdır tam olarak.

rakı içen kadın, rakıyı çok sık içmez. ama rakıyı içtiği an, bil ki içme zamanı gelmiştir ve konuştuklarında net konuşurlar.

gün içinde aklına seksle ilgili yirmi sekiz şey gelse bile, rakı içen bir kadına baktığında aklına seks değil, uzaklar gelir. gitmeyi hep istediğin ama gitmeyi her defasında ertelediğin uzaklar gibidir rakı içen bir kadın. aklına türlü duygular gelir böyle anlarda: o kadının sert-sessiz sırlarına vakıf olmayı istersin… eğer biraz şansın da varsa, o sır kutuları sana bir bir açılır ve hiç tanımadığın ama hep yakınında olmak istediğin türlü duyguya muktedir olursun.

ve o kadınlar seni tutarlar: güneşli havalarda nasıl ki siyah camlı gözlüklerin gözlerindeyken izlersen dünyayı, o kadını da rüzg
ârlasaçlarının savrulduğu, radyosunda çok güzel şarkıların çaldığı bir otomobilin penceresinden, sanki hiç bitmesini istemediğin bir yolculuktaymışsın gibi, kafanı o otomobilin penceresinden uzatıp dışarıyı izler gibi, çeneni de avuç içine yerleştirip gizli bir hayranlıkla izlersin: ışığı, gözlerini alır. işte öyle bir güneşe bakmak ihtimaldir, öyle bir güneşten bakmaksa ihtilâl: eğer o kadının gözleriyle ona bakabilirsen, dostum evet, orada gizli bir ihtilâl gerçekleşiyordur. ay gibi de tutulursun.

o tutulmalarda bilirsin ki rakı içen kadının delicesine aşık olduğu ama bu aşkından hiçkimselere bahsetmediği karizmatik şairler vardır; ölesiye aşık olduğu karizmatik şairler, delirmiş yazarlar ve saçları dağınık, kalbi kırık, ağzı bozuk tuhaf rock yıldızları… tüm bu adamlar, o an, o masadan sana da gülümseyerek geçerler.

sonrasında, rakı içen kadının dudaklarından, hiç ummadığın anda, seni altüst eden iki sert-sessiz mısra aniden dökülüverir. tam da karnının üstüne, sağlı sollu kroşeler yemiş gibi kalırsın, ne diyeceğini bilemezsin. çünkü rakı içen kadın biraz da can yücel'dir. rakı içen kadının ağzından dökülen her söz, yollara serpilmiş gül yaprakları kadar kırmızı, erik çiçekleri kadar ferahtır ve o sözler iğde çiçeği kokusu gibi aklını başından alır: çünkü rakı içen kadın, bizzat baharın kendisidir. hanımeli gibi kokarlar, izmir gibi de özlenirler. o kadınlar…

keyfine doyum olmayan bir akşamüstü sonrasında, bir kıyıda köşede, gece sefası gibi açarlar.

o kadınlar, afet-i devrandır.

ve, rakı içen kadının elleri güzeldir.

şimdi, diyeceksiniz ki o nasıl oluyor? benim kriterlerime göre, gerçekten de böyledir bu. ben, o elleri öyle görmeyi severim.

ojeleri tazeyken, rakı bardağını tutuşunda dahi ince bir görkem yatar rakı içen bir kadının. kulağının arkasına, tazesinden bir çiçek o an çok yakışabilir ve genellikle o masada hiçbir zaman kulak arkasına konulacak türden bir çiçek yoktur ama sen bunu hayal edersin işte. hayal etmek, fena halde beleştir çünkü.

çünkü rakıda, ruhlarımızın tüm çingene dekoru saklıdır. ve yirmi altı yaşında bir gün, çok sevdiğin yazarların, şairlerin ve rock yıldızlarının gölgesinde, rakı içen kadınları sevdiğini anlamışsındır.

fuzuli gibi, sevilmektense sevmeyi tercih edersin; çünkü, “sevildiğinden asla emin olamazsın.

bölüm III: cihanda sulh

rakı içen kadın en asil duygunun insanı mıdır bilemem ama rakı içen kadın yaz mevsiminin kadınıdır, kışı sevmez. rakıyı, akşam kavuniçi olmadan evvel içmez. rakı içen kadın, kokoreci ya da midyeyi belki de hiç sevmez ama taratoru, deniz börülcesini, ahtapot salatasını, terleteni, semizotunu ya da haydariyi de yadırgamaz. çünkü rakı içen kadın ege’yi ve akdeniz’i sever; mezeden anlar, yeşillikten de. kalamarı, rokası, peyniri, kavunu, üzümü, hep birlikte o masalarda bir güzel cunda gibi uzanırlar önünde. sakızlı türk kahvesi öncesinde ve sonrasında, “mis ada havası” yayılır öyle bir kadından dışarı, senin birazcık da koynuna doğru.

rakı içen kadın, tarzı değilmiş gibi olsa bile müzeyyen senar'dan şarkılar söyler; zeki müren’e ufak ufak eşlik eder ve o böyleyken, sen aklına uzun süredir gelmeyen duygularına iltifat ediliyormuş gibi hissedersin.

sen, sevdiğin türlü şeyden bahsederken dünyanın en mühim şeylerini anlatır gibi hissederken aslında hiçbir şey anlatmıyorsundur, ama o kadın seni dinler.

kimi zaman, aynı şeyi sen ona yaşatırsın… çünkü arada, ikinize ait bir dil çoktan yaratılmıştır o masada. ve çok sevdiğin şarkılar, o fondan sana sormadan geçerler.

sen, tanımadığı insanlara ilk isimleriyle hitap eden densizleri belki de hiç sevmezsin ama sezen aksu’ya “sezen” diye hitap eder rakı içen kadın ve bu senin fena halde hoşuna gider.

o kadın, leonard cohen’i de sever, tom waits’i de. o kadın, jeff buckley için üzülen kadındır ve rakı içen kadınlar nick cave harbiliğinde, bob dylan kalitesinde, tanju okan gerçekliğinde, frank sinatra kalibresinde adamlara aşık olurlar… jim morrison gibi adamlar, böyle sahnelerde göz göze gelirler seninle, o kadının bakışlarının biraz arkasından. belki de tam da böyle anlarda, arka fonda, jeff buckley'den forget her çalıyordur.

biraz üzülürsün. ama o kadınlar, senden başkasını severlerken bile seni incitmezler. 

ve şarkı söyleyesi varsa öyle bir kadının, susmalısındır. izlemelisindir. dinlemelisindir. rakı içen ve şarkı söyleyen o kadını. çünkü her şarkıda, “sezen” olur rakı içen kadın.

aradan birkaç şarkı, birkaç söz geçer.

rakı içen kadın, rakıyı lıkır lıkır içiyorsa başka bir anlamı oluverir o gecenin, rakıyı ağırdan alıyorsa bambaşka bir anlamı…

rakı içen kadın, adamın aklını alır diyorum, bak;
senin cebinde belki çok paran yoktur, ama o kadının yanındayken sen, bu asla bir sorun değildir.

çünkü bilirsin ki rakı içen kadın, herkesle rakı içmez ve seninle rakı içiyorsa, senin için kalbinde en az yüz elli metrekare daha yer vardır.

ve sen, bunu bildiğin için, o kadına, kalbinin tüm kapılarını beklentisizce açmış, cebindeki tüm anahtarlarıysa hiç bulmamak üzere yutmuşsundur.

işte yuttuğun tüm o anahtarlar mideni sert sert sızlatırken; gözün, buzdolabındaki yarısı içilmiş 35’lik bir rakı şişesine takılıverir.

rakı içen bir kadın hayatına girdiyse, bilirsin ki senin için şu hayattaki en hüzünlü imgelerden biri de, yarısı içilmiş 35’lik rakı şişesi olup çıkıvermiştir.

çünkü bu yalnız anında böyle bir şişe varsa ortada, o sofrada bir kadın yoktur; bilirsin ki orada yalnız başına rakı içen bir erkek yaşıyordur ve o kadının uğruna kadeh kaldıran o erkek bizzat sensindir…

o 35’lik rakı şişesi, biraz da izmir'i sığdırır buzdolabına; çünkü, bir izmir vardır, böyle anlarda, senden içeri. biraz sonra da zaten ayvalık olacaksındır, bilirsin.

rakı, böyle de hüzünlü ve dürüst sözler söyleyen bir arkadaşımızdır ve rakı içen bir kadın, senin rakıyla olan o tuhaf arkadaşlığına artık bir son vermen gerektiğini kendi varlığıyla sana hatırlatan en güzel şeyin adıdır.

çünkü rakı içen bir kadın, cihanda sulhtur: ağdalı değil, nağmeli sever.

üstelik her yudumda, aklına bir de uğur mumcu geliyordur ve yaşın beşi, altıyı, yediyi çoktan geçmiştir.

çok sevip de hiçbir zaman geri döndüremeyeceklerinin en kötü tarafı, onları her hatırladığında, seni tekrar tekrar terk etmeleridir. aniden.

gidenler gitmiş, bir tuhaf hüzün yakana yapışmıştır.


gözlerinden iki damla yaş süzülüverir, boğazın düğümlenir, yutkunursun.
ama yine de, göğsündeki o ince sızıyı taşırken bile gülümsemesini bilirsin sen.

çünkü senin gibilerin yüzüne, en çok da, böyle gülümsemeler yakışır. işte, cam gibi gözlerinle tam da böyle bakıyorken dünyaya büyük büyük,
birkaç damla gözyaşın da bu yazıya son noktayı aniden koyuverir.

çünkü can yücel gibi sen de “içim rakı, dışım su" diyorsundur artık, "bu mahmur cinayette”.

ozan önen - 26 haziran 2010, cumartesi
bir ay tutulması gecesi, dağların denize dik uzandığı yer
fotoğraf: darina çüçülayef

imageimage 


06:20 pm, ozanonen
52 yorum
text
bugün, uçan spagetti canavarı için ne yaptım?

image

sakızlı dondurmam elimde, michael jackson'ın kıyıdaki pastaneden süzülen bad şarkısı eşliğinde limana doğru yürüyordum. malum, mj öleli bir yıl oluyor ve radyolar da dahil hemen hemen her yerde bugün yine jackson parçaları duyuluyor.

aklım bir karış jackson'da, dik duran bir tebeşiri andıran o deniz fenerine doğru ilerlerken, limana giriş yapan tekneleri kameraya alan bir adamın önünden geçtiğimi son anda fark ederek kadraja girmemek için aniden durdum: dondurmamı biraz daha kararlı yaladım ve adamı izlemeye koyuldum.

aklımdan, saniyeler içinde on binlerce soru geçti: “acaba işi ne zaman bitecekti? acaba ben fenere ulaşana kadar dondurmam erir miydi? ama ben fenerin orada dondurmamı yemek istiyordum, şimdi bu adam da nereden çıkmıştı böyle? neden herkes gibi haşırt diye yürüyüp geçmiyordum önünden? ben o adamın çekim estetiğini düşünüyordum ama o neden benim dondurma keyfimi düşünmüyordu? yoksa ben vuvuzela mıydım, ha?

adam, kamerayla çekim yapmaya devam ederken, durduğumu fark edip kafasını kaldırdı ve bana şöyle dedi:

gel kardeşim, geç… durmayacaksın, geçeceksin. sen de bu hayatın parçasısın. sen de geçeceksin, biz seni de çekeceğiz. hem böyle daha güzel olur. bak bu konuşmalar bile olacak…

çok şahane bir kahkaha patlatarak adamın dediğini yaptım ve kameranın önünden  geçtim. ve sanırım, güzel de bir sahne oldu bu.

adamın dediği bir hayli doğruydu; o adam da, ben de, müşterek hayatlarımızın birer parçasıydık ve ben onun o saçmasapan çekiminin figüranı olurken o da benim bu saçmasapan hikâyemin konusu olmuştu.

bu karşılıklı durumu fark ettiğimde dilimin ucundan birkaç doz absürd cümle daha döküldü ve yüzüme kocaman bir gülümseme daha oturdu:

hayat, sadece senin zihninden ibaret değil. hayat, biraz da dayının oğlu batuhan’ın kafası.

evet. ben bugün, bunu gördüm.

keşke, michael jackson da bizi görebilseydi.

aklım bir karış jackson'da, limandan ayrılırken, kıyıdaki pastaneden bu defa da kâzım koyuncu'nun sesi duyuluyordu. 

keşke, kâzım koyuncu da bu anı görebilseydi.

ozan önen, 25 haziran 2010
dağların denize dik uzandığı yer

imageimage 


fotoğraf:
allen abramowitz


05:58 pm, ozanonen
59 yorum
text
erteleme, çünkü hava her gün böyle olmuyor.

image

bazı sabahlar elim ya da ne bileyim bir parmağım falan, ters yatmaktan uyuşmuş oluyor. sabah panikle elim çalışmıyor diye uyanıyorum. çalışan elimle çalışmayan elimi yokluyorum: akıllı bir robot böyle yapar.

ben her sabah böyle uyanır oldum. bu yüzden, intihar etmeyi bile, her şey gibi, yine son güne bıraktım: biraz daha uyku, biraz daha zaman koktum.

elim yine çalışıyor ama dün sabah beşe doğru, galata köprüsü'nün altında, bir evsiz tarafından ölü bulundum: uzun uzun kendime baktım.

adamın, yüzüstü yere kapaklanmış olan bedenimi nasıl da kendisine doğru çevirip ölüp ölmediğimi kontrol ettiğini izledim: elleri nasırlıydı. sakalı uzundu. ceket cebinde naylon poşetler vardı. bana şöyle bir baktı… anladı.

evsizler hemen anlarlar, ölüp ölmediğini: gözüne bakarlar ve senden bir şey istemiyorlarsa, onlardan daha ölüsündür ve sana değer biçerler senden bağımsız.

işte, öyle oldu: alnımı öptü, kanayan dudaklarımı sildi, gazete kağıtlarıyla üstümü örttü.

tam çekilecekken, kenara bırakılmış boş bir çay bardağını devirdi: güvercinler uçuşup yeniden yerlerine kondular; o, benden hiç ürkmemişti ama bir kırık cam sesinden ürktü. ve kuşlar da ondan.

giyotin sehpasına doğru ilerlerken yanlışlıkla cellâdının ayağına basan ve cellâda dönüp “afedersiniz efendim, isteyerek olmadı" diyen kraliçe marie antoinette gibiydi ve kendisi dışında herhangi bir şeye zarar vermekten korktuğunu ben buradan anladım.

ekmeği yoktu, pastası da.

kendisi öldüğünde ardında bırakacaklarını delicesine üzmemek için yaşamaya devam etmeyi göze alan birinin üzüntüsünden büyük üzüntü tanımıyorum artık ama dün sabah beşe doğru, kendi cenazesini düşünüp de hüzünlenen bir adamdan daha sert cümleler kurdum işte ben.

uğruna ölebileceğin insanlar için kendini öldürmekten onları üzmemek adına korktuğunda bilirsin ki aslında onların ölüp gitmeleri seni daha çok ürkütür ve belki de bu yüzden onlardan daha erken gitmek istersin; nereye gidiliyorsa. çünkü, zaman diye bir şey var ve hepimizin katili, biliyorsun. bazen, tony gatlif filmlerini aratmıyor hayat; tüm bunlar, bile bile görülen rüyalar.

oğuz atay, şöyle diyor tutunamayanlar'da: “hayat, düşünceleri tutan bir hapishanedir. insan, can sıkıcı bir saç demetidir, ben de akılsız bir robotum.

ben artık her sabah, böyle uyanır oldum. sonra, gidelim buralardan diye bir şarkıyı sıkça mırıldanır oldum. biraz daha uyku, biraz daha zaman koktum: kalkıp, bir kâğıda erteleme yazdım. çünkü hava her gün böyle olmuyor.

anlarsın: akıllı bir robot böyle yapar.

ozan önen | 22 nisan 2010, terk edilecek bir yer

imageimage 


09:21 am, ozanonen
85 yorum
audio

çok sevip de hiçbir zaman geri döndüremeyeceklerinin en kötü tarafı, onları her hatırladığında, seni tekrar tekrar terk etmeleridir, aniden.

ozan önen (şarkı: roads/portishead)